Maceranın Devamı...
Posted: Fri May 02, 2008 4:21 pm
Işık. Sessizlik. Ve düşüş…
Hissettiği şey düşüştü ama bir şekilde hiçbir yere çarpmayacağını biliyordu. Çok uzaklardan bir yerden bir ses duydu. O yöne doğru çevirdi başını. Uzaktan gelen birisi vardı, düşüyormuş gibi gözükmüyordu. Yumuşak bir ses zihninin içinde yankılanıyordu.
“Dinle beni. Uyanmalısın.”
Yaklaşanın Daliena olduğunu fark etti. Ona uzanmak için bilinçsizce hareket etti.
“Uyanmalısın prensim, tehlikedesin.”
Bu sırada kız ellerini açarak uzun bir kılıcı prense uzattı. Bu kabzası da dâhil tamamen kristalden yapılmış tuhaf bir kılıçtı. Kabzasında üç nokta şeklinde bir simge vardı.
“Bunu al. Kapıları kapatmalısın. O zaman her şey normale dönecek.”
Kakolukia kristal kılıcı avuçlarına aldı. Kıza baktı.
“Neredeyiz?”
“Var olmayan bir yerdeyiz. şimdi uyanmalısın. Acele etmelisin.”
Ve birden nefes aldığını hissetmeye başladı. Her yeri ağrıyordu. Burnu zonkluyordu. Gözlerini açtığında karanlıkta olduğunu gördü. Vücudundaki yaralar yarı iyileşmiş gibiydi. Ã?evresine baktığında neler olduğunu anımsadı. Dev zombi onu avuçlarında sıkmıştı, sonrası ise karanlıktı… şimdi ise zombinin ayak sesleri ileriden yukarıdaki çukurdan ışık vuran bir yerden geliyordu. Prens git gide kendisini daha iyi hissediyordu.
Sessizce ilerlerken parıldayan bir şey dikkatini çekti. Yerde duruyordu. Yakından baktığında bunun Daliena nın kendisine rüyasında verdiği kristal kılıcın aynısı olduğunu gördü. Kılıcı alıp beline taktı. Daliena burada bir yerde olabilir miydi? Ã?evresine bakındıysa da onu göremedi. Yavaşça ilerleyerek zombinin ne yaptığına bakmak için başını uzattı. Zombi bir başka kurbanını oturmuş yiyordu. Bunun tiksinti ile kendi atı olduğunu gördü. Nasıl buraya gelmişti ki at? Sonra içinde kabaran öfke ile yaralarını hissetmediğini fark etti. Sanki günlerce dinlenmiş kadar iyi hissediyordu. Koşarak aptalca bakınan zombinin dizine atladı. Kolundaki deri paçavraya tutunarak bacaklarını bir akrobat gibi havaya kaldırdı ve devin omuzlarına basarak kendini doğrulttu. Sonra iki kısa adımla devin kulağına tırmandı ve kel kafasının üzerine çıktı. Dev tam ona elini uzatırken çukurdan yukarıya atlamayı becermişti.
Ağacın yanında ağzını açmış Satyr i görebiliyordu şimdi. Satyr ona ok atmak için yayını gerse de kristal kılıcı havaya kaldırdı arından cangıl’ın içine dalarak uzaklaşmaya başladı. Gitmesi gereken yeri biliyordu. Uzun adımları onu harabe tapınağın bahçesine yönlendirdi. Güneş batarken tapınaktan içeri girmişti.
Kapılar odasının yerin yedi kat altında olduğunu duymuştu. Harabe katlardan ilerlemeye başladı. Kimi zaman zıplayamayacağı kadar uzak duvarların kenarından müthiş bir denge gösterisi ile yürüyor, kimi zaman bir sarmaşığa tutunup atlıyor, eski sütunlardan aşağı kayıyor, ya da duvar çıkıntılarına tutunarak bir alt kata iniyordu. Sonunda yedinci kata ulaştığında upuzun bir havuz gördü. İçi timsahlarla doluydu. Timsahların kafasına basarak ilerlemeye başladı. Bazen bileği burkuluyor ve ayağı suyun içine giriyordu. Bazense açılan bir timsah ağzı dengesini bozuyordu. Ama prens karşı tarafa ulaşmayı becerebildi.
Ã?ift kapılar zamanında görkemli olmalıydı ama şimdi pas içindeydi. İttirdiğinde kapının tek kanadı açıldı. İçerideki büyük yuvarlak oda alabildiğince tozluydu. Bir sürü insan boyunda garip çerçeveli ayna benzeri objeler vardı. Ama hepsinin görüntüsü simsiyahtı. Sadece aralarından birisinin garip renk karışımları ile parıldadığını fark etmişti. Ama o aynaya varmadan önce kristal kılıcı çekerek diğer aynaları kırmaya başladı.
Her bir ayna kırıldığında farklı bir çığlık odayı dolduruyordu. Sonunda sadece ışıldayan ayna kalmıştı. Prens bunun başka boyuta açık sabit bir kapı olduğunu biliyordu. Bu boyut ise… Zamanın boyutuydu… Belki de diğerleri içinde en tehlikeli olan bu kapıydı… Kılıcını başının üzerinde çevirip neredeyse dokunurcasına zarif bir şekilde metal çerçeveye değdirdi. O anda ayna titreşti, çığlık atmaya su gibi kıvrılıp bükülmeye başladı. İçeriden büyük siyah bir el uzanarak kılıcı elinden kaptı. Ardından ayna paramparça oldu. Zamanla ilgili son şey olan kılıçta gitmişti. Artık Daliena’nın dediği gibi her şey normale dönmüş müydü?
Bir anda çok yorulduğunu hissetti. Tabii ya, yaralarını iyileştirip ayakta kalmasını sağlayan kılıcın gücü olmalıydı, şimdi prens kılıcı verdiğine göre, yorgunluğa bağışıklık günücü de kaybetmişti. Olduğu yere devrildi…
Saatler sonra uyandığında yorgunluğu hemen, hemen geçmiş gibiydi. Hala kemikleri sızlasa da daha iyi olduğunu kabul etti. şimdi yapması gerekeni yapmıştı ve evine geri dönmeliydi. Huzur ve barış içinde kendisini bekleyen evine…
Bu sefer yukarı çıkarken ağır davrandı. Tüm gücünü harcamak istemiyordu. Tekrar bahçeye vardığında yavaşça geldiği yöne ilerlemeye başladı. Kuşların şakıması bile kulağına bir ilahi gibi geliyordu. Sanki dünyaya huzur dolmuştu…
Satyrin mekânına geldiğinde gülümsemeden edemedi. Burada neredeyse ölüyordu, misyonu yarım kalıyordu…
Ağır bir şekilde yürürken ağaçların arasından çıkan bir ok yanağının yanından vızıldayarak uçtu. Döndüğünde Satyrin şaşkınlıkla baktığın gördü. Onun görüş alanına bakınca kendiside şaşırdı çünkü elinde kılıçlarla orada duruyordu, ama aynı zamanda buradaydı!
Satyr şaşkınlıkla bağırdı.
“Sincaplar birken iki oldular!’”
İki prenste aynı anda bağırdı.
“Kapa çeneni!”
Sonra birbirlerini tartarak daireler çizmeye başladılar. Diğer prens konuştu.
“Sen, ben olamazsın. Böyle bir şey imkânsız!”
“Çok çabuk karar verme. Asıl gerçek ben, benim. Sen değilsin!”
“Sen ki hangi iblissin benim kılığıma bürünen göster gerçek yüzünü?”
Diğer prens üzerine atlayarak yüzünü çekiştirmeye başladı. şimdi yere düşmüş sokak çocukları gibi boğuşuyorlardı. Sonunda diğer prensin görüntüsü titremeye başladı. Kakolukia ayağa kalkarak uzağa sıçradı ve kılıçlarını çekti.
şimdi diğer prenste ayağa kalkmıştı. Yüz hatları değişip duruyordu. Bir yaşlanıyor, bir masum bir çocuk yüzüne dönüşüyordu. Sonunda görüntüsü tamamen değişti. Artık bir kız olmuştu. Gülümsüyordu. Kollarını açmıştı.
“Bana gel prensim. Hepsi bitti.”
Prens birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
“Daliena!”
“Evet, benim, hadi gel bana!”
Ama prensin zihni bunda yanlış bir şeyler olduğunu söylüyordu. Ã?ünkü Daliena daha demin kendisiydi… Zihni bu yanılgıyı ret ediyordu. Bu ne kendisiydi ne de Daliena.
Kılıçlarını kınlarına sokarak sahte bir yumuşaklıkla kız görüntüsüne yürüdü. Tam iki Adım kala kız beklediği gibi kendisine saldırmak isteyince kılıcını çekerek doğrulttu ve kız kendi hızı ile kılıca şişledi kendisini.
Prens kılıcı içinde çevirirken fısıldadı.
“Sen Daliena değilsin!”
Haklıydı. Ölen yaratığın bir zaman gölgesi olduğu yere düşerken orijinal formuna dönen bedeninden belli olmuştu. Siyahımsı derisi büzüşmüştü. Prens kılıcını çıkarttı başının üzerinde birkaç kez salladı ve yavaşça kemerine geri taktı. Hala şaşkınlıkla yayını germiş tutan satyri hiç umursamadan cangıl’ın diğer tarafına ilerlemeye başladı…
Günler ve günler sonra, cangıl bitmişti. Durduğu yerden uzaktaki dağlar gözüküyordu. Dağları aştığı zaman ülkesine varmış olacaktı. Bir başka günler süren yolculuktan sonra şehrin kıyısına vardı. Ama daha önce gitmesi gereken bir yer vardı.
şehrin kenarındaki minik ormanın kıyısında eski kütüklerden bir kulübe inşa edilmişti. İçinde güzeller güzleri bir kız yaşardı. Adı ise Daliena idi…
Prens kapıyı çalmadan içeri girdi ve seslendi.
“Daliena!”
İçeri odadan gelen kız kendisine şaşkınlıkla bakıyordu.
“Siz de kimsiniz?”
Prens afalladı.
“Sen, yani şimdi, beni tanımıyor musun?”
“Hayır, hayatımda sizi hiç görmedim. Adımı nereden biliyorsunuz?”
“Ben… şehirde sizden bahis edildiğini duydum. Resim çizme konusunda müthiş yetenekleriniz varmış, acaba…”
Prens kızı inandırmak için uyduracağı yalanı düşündü.
“Saray için bir resim çizer misiniz?”
Kız birkaç dakika şaşkınlıkla kendisine baktı.
“şimdi hatırladım. Siz prenssiniz. Eğer istediğiniz resimse, elbette çizerim.”
“Güzel, sizi en kısa zaman içinde saraya beklerim.”
Prens ağır adımlarla ilerlerken hayatının devamında Daliena’yı kaybetmektense, zombinin karnında geçirmeye yeğlediğini fark etti. Kapıları kapattığı için her şey normal haline dönmüş ve kız tüm yaşananları unutmuştu...
Misyonu bitmişti. Ama hayatından en önemli şeyi götürmüştü.
Elini alnına koyarak fısıldadı.
“Kadere ne yazıldıysa o yaşanıyor, kimse kaderini değiştiremiyor. Zaman…”
~SON~
Hissettiği şey düşüştü ama bir şekilde hiçbir yere çarpmayacağını biliyordu. Çok uzaklardan bir yerden bir ses duydu. O yöne doğru çevirdi başını. Uzaktan gelen birisi vardı, düşüyormuş gibi gözükmüyordu. Yumuşak bir ses zihninin içinde yankılanıyordu.
“Dinle beni. Uyanmalısın.”
Yaklaşanın Daliena olduğunu fark etti. Ona uzanmak için bilinçsizce hareket etti.
“Uyanmalısın prensim, tehlikedesin.”
Bu sırada kız ellerini açarak uzun bir kılıcı prense uzattı. Bu kabzası da dâhil tamamen kristalden yapılmış tuhaf bir kılıçtı. Kabzasında üç nokta şeklinde bir simge vardı.
“Bunu al. Kapıları kapatmalısın. O zaman her şey normale dönecek.”
Kakolukia kristal kılıcı avuçlarına aldı. Kıza baktı.
“Neredeyiz?”
“Var olmayan bir yerdeyiz. şimdi uyanmalısın. Acele etmelisin.”
Ve birden nefes aldığını hissetmeye başladı. Her yeri ağrıyordu. Burnu zonkluyordu. Gözlerini açtığında karanlıkta olduğunu gördü. Vücudundaki yaralar yarı iyileşmiş gibiydi. Ã?evresine baktığında neler olduğunu anımsadı. Dev zombi onu avuçlarında sıkmıştı, sonrası ise karanlıktı… şimdi ise zombinin ayak sesleri ileriden yukarıdaki çukurdan ışık vuran bir yerden geliyordu. Prens git gide kendisini daha iyi hissediyordu.
Sessizce ilerlerken parıldayan bir şey dikkatini çekti. Yerde duruyordu. Yakından baktığında bunun Daliena nın kendisine rüyasında verdiği kristal kılıcın aynısı olduğunu gördü. Kılıcı alıp beline taktı. Daliena burada bir yerde olabilir miydi? Ã?evresine bakındıysa da onu göremedi. Yavaşça ilerleyerek zombinin ne yaptığına bakmak için başını uzattı. Zombi bir başka kurbanını oturmuş yiyordu. Bunun tiksinti ile kendi atı olduğunu gördü. Nasıl buraya gelmişti ki at? Sonra içinde kabaran öfke ile yaralarını hissetmediğini fark etti. Sanki günlerce dinlenmiş kadar iyi hissediyordu. Koşarak aptalca bakınan zombinin dizine atladı. Kolundaki deri paçavraya tutunarak bacaklarını bir akrobat gibi havaya kaldırdı ve devin omuzlarına basarak kendini doğrulttu. Sonra iki kısa adımla devin kulağına tırmandı ve kel kafasının üzerine çıktı. Dev tam ona elini uzatırken çukurdan yukarıya atlamayı becermişti.
Ağacın yanında ağzını açmış Satyr i görebiliyordu şimdi. Satyr ona ok atmak için yayını gerse de kristal kılıcı havaya kaldırdı arından cangıl’ın içine dalarak uzaklaşmaya başladı. Gitmesi gereken yeri biliyordu. Uzun adımları onu harabe tapınağın bahçesine yönlendirdi. Güneş batarken tapınaktan içeri girmişti.
Kapılar odasının yerin yedi kat altında olduğunu duymuştu. Harabe katlardan ilerlemeye başladı. Kimi zaman zıplayamayacağı kadar uzak duvarların kenarından müthiş bir denge gösterisi ile yürüyor, kimi zaman bir sarmaşığa tutunup atlıyor, eski sütunlardan aşağı kayıyor, ya da duvar çıkıntılarına tutunarak bir alt kata iniyordu. Sonunda yedinci kata ulaştığında upuzun bir havuz gördü. İçi timsahlarla doluydu. Timsahların kafasına basarak ilerlemeye başladı. Bazen bileği burkuluyor ve ayağı suyun içine giriyordu. Bazense açılan bir timsah ağzı dengesini bozuyordu. Ama prens karşı tarafa ulaşmayı becerebildi.
Ã?ift kapılar zamanında görkemli olmalıydı ama şimdi pas içindeydi. İttirdiğinde kapının tek kanadı açıldı. İçerideki büyük yuvarlak oda alabildiğince tozluydu. Bir sürü insan boyunda garip çerçeveli ayna benzeri objeler vardı. Ama hepsinin görüntüsü simsiyahtı. Sadece aralarından birisinin garip renk karışımları ile parıldadığını fark etmişti. Ama o aynaya varmadan önce kristal kılıcı çekerek diğer aynaları kırmaya başladı.
Her bir ayna kırıldığında farklı bir çığlık odayı dolduruyordu. Sonunda sadece ışıldayan ayna kalmıştı. Prens bunun başka boyuta açık sabit bir kapı olduğunu biliyordu. Bu boyut ise… Zamanın boyutuydu… Belki de diğerleri içinde en tehlikeli olan bu kapıydı… Kılıcını başının üzerinde çevirip neredeyse dokunurcasına zarif bir şekilde metal çerçeveye değdirdi. O anda ayna titreşti, çığlık atmaya su gibi kıvrılıp bükülmeye başladı. İçeriden büyük siyah bir el uzanarak kılıcı elinden kaptı. Ardından ayna paramparça oldu. Zamanla ilgili son şey olan kılıçta gitmişti. Artık Daliena’nın dediği gibi her şey normale dönmüş müydü?
Bir anda çok yorulduğunu hissetti. Tabii ya, yaralarını iyileştirip ayakta kalmasını sağlayan kılıcın gücü olmalıydı, şimdi prens kılıcı verdiğine göre, yorgunluğa bağışıklık günücü de kaybetmişti. Olduğu yere devrildi…
Saatler sonra uyandığında yorgunluğu hemen, hemen geçmiş gibiydi. Hala kemikleri sızlasa da daha iyi olduğunu kabul etti. şimdi yapması gerekeni yapmıştı ve evine geri dönmeliydi. Huzur ve barış içinde kendisini bekleyen evine…
Bu sefer yukarı çıkarken ağır davrandı. Tüm gücünü harcamak istemiyordu. Tekrar bahçeye vardığında yavaşça geldiği yöne ilerlemeye başladı. Kuşların şakıması bile kulağına bir ilahi gibi geliyordu. Sanki dünyaya huzur dolmuştu…
Satyrin mekânına geldiğinde gülümsemeden edemedi. Burada neredeyse ölüyordu, misyonu yarım kalıyordu…
Ağır bir şekilde yürürken ağaçların arasından çıkan bir ok yanağının yanından vızıldayarak uçtu. Döndüğünde Satyrin şaşkınlıkla baktığın gördü. Onun görüş alanına bakınca kendiside şaşırdı çünkü elinde kılıçlarla orada duruyordu, ama aynı zamanda buradaydı!
Satyr şaşkınlıkla bağırdı.
“Sincaplar birken iki oldular!’”
İki prenste aynı anda bağırdı.
“Kapa çeneni!”
Sonra birbirlerini tartarak daireler çizmeye başladılar. Diğer prens konuştu.
“Sen, ben olamazsın. Böyle bir şey imkânsız!”
“Çok çabuk karar verme. Asıl gerçek ben, benim. Sen değilsin!”
“Sen ki hangi iblissin benim kılığıma bürünen göster gerçek yüzünü?”
Diğer prens üzerine atlayarak yüzünü çekiştirmeye başladı. şimdi yere düşmüş sokak çocukları gibi boğuşuyorlardı. Sonunda diğer prensin görüntüsü titremeye başladı. Kakolukia ayağa kalkarak uzağa sıçradı ve kılıçlarını çekti.
şimdi diğer prenste ayağa kalkmıştı. Yüz hatları değişip duruyordu. Bir yaşlanıyor, bir masum bir çocuk yüzüne dönüşüyordu. Sonunda görüntüsü tamamen değişti. Artık bir kız olmuştu. Gülümsüyordu. Kollarını açmıştı.
“Bana gel prensim. Hepsi bitti.”
Prens birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
“Daliena!”
“Evet, benim, hadi gel bana!”
Ama prensin zihni bunda yanlış bir şeyler olduğunu söylüyordu. Ã?ünkü Daliena daha demin kendisiydi… Zihni bu yanılgıyı ret ediyordu. Bu ne kendisiydi ne de Daliena.
Kılıçlarını kınlarına sokarak sahte bir yumuşaklıkla kız görüntüsüne yürüdü. Tam iki Adım kala kız beklediği gibi kendisine saldırmak isteyince kılıcını çekerek doğrulttu ve kız kendi hızı ile kılıca şişledi kendisini.
Prens kılıcı içinde çevirirken fısıldadı.
“Sen Daliena değilsin!”
Haklıydı. Ölen yaratığın bir zaman gölgesi olduğu yere düşerken orijinal formuna dönen bedeninden belli olmuştu. Siyahımsı derisi büzüşmüştü. Prens kılıcını çıkarttı başının üzerinde birkaç kez salladı ve yavaşça kemerine geri taktı. Hala şaşkınlıkla yayını germiş tutan satyri hiç umursamadan cangıl’ın diğer tarafına ilerlemeye başladı…
Günler ve günler sonra, cangıl bitmişti. Durduğu yerden uzaktaki dağlar gözüküyordu. Dağları aştığı zaman ülkesine varmış olacaktı. Bir başka günler süren yolculuktan sonra şehrin kıyısına vardı. Ama daha önce gitmesi gereken bir yer vardı.
şehrin kenarındaki minik ormanın kıyısında eski kütüklerden bir kulübe inşa edilmişti. İçinde güzeller güzleri bir kız yaşardı. Adı ise Daliena idi…
Prens kapıyı çalmadan içeri girdi ve seslendi.
“Daliena!”
İçeri odadan gelen kız kendisine şaşkınlıkla bakıyordu.
“Siz de kimsiniz?”
Prens afalladı.
“Sen, yani şimdi, beni tanımıyor musun?”
“Hayır, hayatımda sizi hiç görmedim. Adımı nereden biliyorsunuz?”
“Ben… şehirde sizden bahis edildiğini duydum. Resim çizme konusunda müthiş yetenekleriniz varmış, acaba…”
Prens kızı inandırmak için uyduracağı yalanı düşündü.
“Saray için bir resim çizer misiniz?”
Kız birkaç dakika şaşkınlıkla kendisine baktı.
“şimdi hatırladım. Siz prenssiniz. Eğer istediğiniz resimse, elbette çizerim.”
“Güzel, sizi en kısa zaman içinde saraya beklerim.”
Prens ağır adımlarla ilerlerken hayatının devamında Daliena’yı kaybetmektense, zombinin karnında geçirmeye yeğlediğini fark etti. Kapıları kapattığı için her şey normal haline dönmüş ve kız tüm yaşananları unutmuştu...
Misyonu bitmişti. Ama hayatından en önemli şeyi götürmüştü.
Elini alnına koyarak fısıldadı.
“Kadere ne yazıldıysa o yaşanıyor, kimse kaderini değiştiremiyor. Zaman…”
~SON~