Kara Tren ve Aziz Efendi

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Bogus
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 864
Joined: Wed Nov 29, 2006 10:00 am
Location: Istanbul
Contact:

Kara Tren ve Aziz Efendi

Post by Bogus »

Kara Tren ve Aziz Efendi

Kara tren gece yarısında yola çıktığında istasyonda ona veda edip el sallayan hiç kimse yoktu. Etrafı dumana boğup tiz düdüğüyle çınlattığında pistonları kazanında yanan ateşi, kabına sığmayan basınçlı dumanı biraz olsun serbest bıraktı. Son vagon da görüş alanından yitip gittiğinde, havada asılı kalan dumandan başka dev makinenin bir zamanlar orada durduğunu ve yolcularını alıp gittiğini kanıtlayan hiçbir şey kalmamıştı. Duman da bir süre sonra gecenin sisine karışıp yitti.

Yedi numaralı vagonda Aziz Efendi kendisinden başka yedi yolcuyla birlikte seyahat ediyordu. Vagonun duvarları ahşapla kaplanmıştı, sağa sola yolcuların tutunması için yerleştirilmiş pirinç çubuklar aydınlatma için konmuş gaz lambalarının aleviyle parlayıp etrafa daha derin bir aydınlık kazandırıyordu. Vagonun yarısı buzlu olan camlarında şeffaf ay-yıldız arması az da olsa berisinde geçip giden dünyanın küçük bir kesitini sunuyordu. Koltuklar bordo renkli boğa derisindendi, zaman ve rutubet rahatlıklarından bir şey kaybettirmemişti ama ihtişamlarını alıp götürmüş, yerine yorgun ve karamsar bir tavır bırakmıştı. Pistonların devinimine, kara trenin gürültüsüne rağmen Aziz Efendi’de diğer yedi yolcu gibi vagonun rutubet yemiş ahşap, eskimiş deri ve havaya karışan yanmış gaz kokusunun arasında kısa sürede uykuya daldı.

Aziz Efendi kendince uyandığında, ya da diğer değişle ruhu bedenini terk ettiğinde merakla etrafına, hala uyumakta olan yolcuların bedenlerine baktı. Her birinin kalbinden yukarıya doğru uzanan, vagonun ahşap kaplı tavanında kaybolan ve muhtemelen bulutların bile yukarısına, cennete uzanan ipleri vardı. Aziz Efendi iplerin kalınlığından, karmaşıklığından, ve renginden yolucuların kalplerinde yatanı anlayabiliyordu.

Sol çaprazında bir kadın ve bir erkek vardı. Onların ipleri birbirine dolanmıştı ama çözülüp gitmeleri an meselesiydi. Tam karşısında, iki ön koltukta anne ve küçük oğlu oturuyordu. Annenin ipi cılızdı ve hemen her yerinden aşınmıştı, neredeyse kopmak üzereydi. Ã?ocuğun ipi ise yepyeni ve kalındı, henüz hiçbir şeye dolanmamıştı ve dümdüz yukarıya doğru uzanıyordu.

Aziz Efendi’nin arkasındaki koltukta ise kendi gibi yaşlı bir adam vardı. Simsiyah ipi eskiydi ve örümcek ağına benziyordu ama küçük çocuğun annesi ile kıyaslandığında henüz kopmaktan çok uzaktı, sanki eskidikçe keçeleşmiş, kalınlaşmış ve kötücül bir şekilde güçlenmişti. Yaşlının yanındaki koltukta ise zarif ve şık kıyafetleri ile iki genç adam vardı. İkisinin de ince bıyıkları badem yağıyla beslenmişti ama bedenleri yıpranmış ve zayıf düşmüştü. Balkan savaşında birlikte savaşmışlardı, ama savaş onlardan çok şey alıp götürmüş, saçları en az on bahar önce ağarmaya başlamıştı. Onların da ipleri birbirine dolanmıştı. Aziz Efendi bir çok yerde tam kopacakken birbirlerini desteklediklerini gördü.

Tren düdüğünü bir kez daha öttürdüğünde Aziz Efendi kadife yeleğinin cebinden kolçaklı saatini çıkardı. Eski saatin gümüş kadranının üzerine bir buharlı tren motifi kakılmıştı. Bunun dışında kadranın üzerinde hiç bir şey yoktu. Akrep ve yelkovan kadranın üzerinde birbirleri ile savaşan iki mitolojik yaratığa benziyordu ama ne oldukları Aziz Efendi’nin içinde bulunduğu dünyada hiçbir tasvire ve isme sahip değildi. Mitolojik yaratıkların savaşı henüz bitmemişti, bu yüzden Aziz Efendi daha zamanın gelmediğine hükmedip saati yeleğinin cebine geri koydu. Saatin gümüş zinciri sonsuzluğun içine dalıp kaybolan bir kuyruklu yıldıza benziyordu.

Aziz Efendi arkasına yaslanıp savaşın bitmesini bekleyecekti ama bu sırada vagonun kapısı açıldı ve içeriye kırmızı yün kıyafeti ile küçük, esmer bir kız girdi. Kapı kızın arkasından kapandı ve küçük kız Aziz Efendi’ninkine benzeyen meraklı gözlerle vagonun içine baktı. Aziz Efendi’yi görünce yüzünde muzip bir ifade belirdi ve her yönüyle bir tabuta benzeyen vagonda, insana yaşam veren, ölümü uzaklaştıran, yem yeşil, kıpkırmızı, masmavi sesiyle konuştu.

“Buraya benden önce gelmişsin İhtiyar.”

“Ben olmam gereken yerdeyim, ama senin burada olmana gerek yok.”

“Biliyorum Aziz Efendi, merak etme iki paralık işini bozmayacağım. Sen rahatına bak. Senin gibi ben de yapmam gerekeni yapıp gideceğim.”

Küçük kız konuşması biter bitmez vagonun ahşap zemininde koşmaya başladı. Bu sırada arkasında ince uzun, kıyafetinden sökülen kıpkırmızı bir ip uzanıyordu. İp arkasından kapanan kapıda son buluyor ama Aziz Efendi’nin gümüş zinciri gibi kapının ardında sonsuzluğun içinde kayboluyordu. Kırmızı elbiseli kız önce genç delikanlıların yanından geçti, onların iplerindeki karışıklıkları düzeltip aşınan yerlerini kendi kıyafetinin kırmızı ipiyle onardı. Karalar bağlamış kötücül yaşlı adamı görmezden gelip karşılıklı oturan adam ve kadının yanına gitti.

Rabia Hanımefendi genç kadının yanına geldiğinde kıyafetinden sarkan iplerden birini çekip sökmeye başladı. Yeterince söktüğünde de ipleri bir yumak haline getirip kadının rahmine yerleştirdi. Sonra da kadının adamınkine dolanmış iplerini çözdü. Artık ikisinin de ipleri birbirinden bağımsız, trenin tavanına, bulutların da ötesinde cennete uzanıyordu. Sonra da annenin ve oğlunun yanına gitti. Annenin ipini bir süre inceledikten sonra kendi haline bıraktı, bu sırada ister istemez Aziz Efendi ile göz göze geldi.

Anne için yapabileceği hiçbir şey olmadığını gören Rabia Hanımefendi uzun süre küçük oğlanın ipine baktı. En sonunda arkasından sarkan, trenin vagon kapısında kaybolan ipi çocuğun ipine doladı ve Aziz Efendi’ye dönüp konuştu.

“Bu benim.”

Aziz Efendi merhametle gülümsedi ve cevap verdi. “Peki öyle olsun.”

Rabia Hanımefendi şen bir kahkaha attı ve teşekkür ettiğini gösteren, küçük bir hanım efendiye yaraşan asil bir reverans yaptı. Sonra da bu sefer açmaya bile gerek duymadan vagonun diğer kapısında yitip gitti.

Aziz Efendi bir kez daha gümüş zincirin ucunda asılı kolçaklı saatini yeleğinin kadife cebinden çıkartıp zamanı kontrol etti. Akrep ve Yelkovan’ın savaşı bitmiş, beklediği zaman gelmişti. Yaşlı adam küçük kız gittiğinden beri yanan gaz lambalarını, parlayan pirinç boruları bile gölgede bırakan simsiyah ve bembeyaz halesi ile birlikte ayağa kalktı ve küçük kızın ipini doladığı çocuk hariç herkesin iplerini koparıp cennete saldı.

Tren yavaşlayıp vardığı istasyonda durmaya hazırlanırken Mustafa hariç herkes Aziz Efendi ile birlikte inmeye hazırdı. Mustafa ise tabuta benzeyen, eski deri, rutubetli ahşap ve yanmış gaz kokan vagonda uyumaya devam ediyordu. Uyandığında İstanbul’da bir yalıda, kendisini hasta yatağında iyileşmiş, annesini ise geceleyin uykusunda ölmüş olarak bulacaktı. Nihayet tren durup vagonun kapısı açıldığında Aziz Efendi şaşkın yolcuların inmesine yardım etti. Sonra da Mustafa’ya bakıp sadece kendisinin duyabileceği bir sesle fısıldadı.

“Bir kayığa binip onları nehrin ötesine taşıdığımda her şey çok daha kolaydı…”

Son.

Yorumları da buraya yazabilirsiniz...
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Artemis Entreri
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 1521
Joined: Tue Jun 14, 2005 10:00 am
Location: Ýstanbul
Contact:

Post by Artemis Entreri »

Çok güzel bir yazı Bogus. Kendimle oynadığım sonunu tahmin etme oyununda yenildim. Yani başka türlü biteceğini düşünüyordum. İlham verici bir yazı, tebrikler tekrar.
Been there. Seen that. Got the scars.
Edmond
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 5509
Joined: Mon Jul 03, 2006 10:00 am
Location: Ã?anakkale
Contact:

Post by Edmond »

Kesinlikle çok güzeldi :clap: :clap: :clap: Tasvirlerin muhteşemdi, karakterler tabiri vaizse "Cuk" diye oturan kişilerdi.İlginç ve hoş bir hikayeydi
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.

The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.

I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.

-Freddie Mercury
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests