Gelmekte olan güzün işaretleri hem gökyüzünde hem de toprakta rahatlıkla gözüküyordu. Nem kokan ormanın üzerinde asılı duran sonsuz gökyüzü çelik grisi ile yıkanmıştı. Yakın zamanda mevsimin ilk yağmuru topraklara düşerdi.
Ferre ormanındaki korucu devriyeleri kışı geçirmek için hazırlanıyordu. Kış olduğunda bütün doğa uyur ve korucularda bu mevsimde dinlenirdi. Genelde kışlar çok güzel geçerdi. Ã?oğu kez hepsi bir araya gelir, buldukları güvenli sığınaklar içinde bol miktarda yemekle birlikte sohbet ederlerdi.
Kurt devriyesinin arasından bir kişi kış için yolculuğa çıkmıştı. Henüz sonbahar olmasına rağmen Dellanor’un toprakları kendisine uzak olduğu için gitmişti. Arkadaşları biraz bencilce olduğunu bilseler de, devriyenin çok değerli bir üyesi olan Dellanor’un gidişine üzülmüşlerdi.
Bu yaz, birkaç hafta önce püskürtülen worg sürüsü dışında sakin geçmişti ve şimdi daha da sakin bir kış önlerinde uzanıyordu.
Rural bir gün piposunu tüttürürken Camru’nun yolculuk için hazırlandığını gördü.
“Senin yolculuk nereye Camru?”
“Ne zamandır şu yakınlardaki harabede ne olduğunu merak ediyorum. Hayvanlar o çevrede çok rahatsız. Bir göz atmak için tam zamanı.”
“Tek mi gideceksin?”
“Hayır, yanıma Daylight’i alacağım.”
Yanlarına gelen Ramir bir yandan yüzünü asıyordu.
“Hiç yüzünü asma Ramir, o yıkık şeylerin içinden geçmek yeterince hızlı değilsin. Hem Rural seninle daha fazla rahat edecektir.”
“Biliyorum, biliyorum.”
Böylece Camru yola çıkarak kızın ormanda yerleştiği küçük kıyıya doğru yol almaya başladı. Onu bulduğunda birkaç sincap için palamut topluyordu.
“Daygliht.”
Kız Camru’nun sesini duyunca olduğu ağaçtan aşağıya atladı ve gülümseyerek onun yanına geldi.
“Hoş geldin Camru.”
“Mevsim bayağı hızlı ilerliyor ne dersin?”
“Evet, bu sene kış erken gelecek ve muhtemelen ağır olacak.”
“Neyse benimle bir yolculuğa çıkmanı isteyecektim.”
“Nereye?”
“Hani batı kıyısında bir harabe var. Daha çok bir kuleye benziyor.”
“Tamam hatırladım.”
“Orasının çevresinde birkaç hayvanın bayağı rahatsız olduğunu keşfettim ve ne olduğunu öğrenmek istedim.”
“Çok güzel bir yolculuk olacak.”
Daylight’in eşyalarını toplaması kısa sürdüğünden hemen yola koyuldular ve geceye kadar ormanın patikalarında yarış ettiler. Camru kazanmıştı ama dinlemeyi düşündükleri yere geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Kamp rutinlerinden sonra uyku tulumlarının içine girerek dalların arasından gözüken az yıldızlı gökyüzünü izlemeye başladılar.
“Daylight sana uzun zamandır merak ettiğim bir şeyi soracağım.”
“Tabii.”
“Neden ailenden bu kadar uzaksın? Bir korucusun ormanı ve doğayı sevdiğini biliyorum ama ailen çok yakınında olmasına rağmen onları pek az görüyorsun.”
“Onları seviyorum ama bu çok karışık bir şey. Benimle ilgilenecek vakitleri yok. Daha doğrusu şöyle demek gerekir, babam haricinde evde kimsenin beni umursadığı yok. Eğer ona bir şey olursa muhtemelen bir daha o eve hiç gitmem çünkü zaten beni istemezler.”
“Yanlış düşünüyorsun. Onlar senin ailen.”
“Ama kalbimde onların ailem olmadığını biliyorum. Babam hariç. Babam bir kahraman gibidir, korkusuzdur. Onun yanındayken asla korkmam. Gerekirse beni sinirden köpürmüş on tepe devinin elinden kurtarmak için gözünü kırpmadan silahlarını kuşanıp yola çıkar. Hem çok bilgilidir. Bir zamanlar denizcilik yapmış ve dünyayı gezmiş. Ne sorarsan sor sana verecek bir cevabı vardır. İlk kızı olduğum için beni hep özellikle sevmiştir. Sadece bu kadar değil iyi veya kötü, kaybeden veya kazanan ne olursam olayım beni sadece kızı olduğum için sever, her zaman benimle onur duyar. Korucu olmak istediğimde, mutlu olmam ve kendi yolumu seçmem için her şeyi yapmıştı. Annem buna çok karşı çıkmıştı. Annelerin kızlar için ne istediklerini bilirsin, güzel elbiseler zengin kocalar filan.”
Camru’da kızla beraber gülmeye başlamıştı.
“Evet haklısın. Bende hep merak eder dururdum.”
“şimdiye kadar sorsaydın keşke.”
“Keşke.”
Bir süre daha sessizce gökyüzüne baktılar. Ardından uyudular. Sonraki sabah erkenden yarış olmadan yola koyuldular. Saat öğleni geçtiğinde harabe kulenin olduğu yere yaklaşmışlardı. Gerçekten bu çevrede dolaşan pek az havyan vardı ve onlarında korku dolu olduğunu anladı iki korucu. Temkinle kulenin önüne geldiler.
Yıkılmış ve ilkel işlenmiş bazalt taşlarından yapılmıştı kule. Bir zamanlar boyu ağaçları geçiyordu ama şimdi tüm taşları çevresine yıkılmış, sadece üç insan boyu yüksekliğinde kalmıştı. Yukarı katları belli ki tamamen çökmüştü. Pencereleri cam yerine örümcek ağları ile örtülmüş, giriş kapısının yarısı yıkılmıştı. Ve sanki bir şey vardı. Sanki kuleden insanın kanını donduran bir his yayılıyordu. Daygliht mırıldandı.
“Burasını hiç sevmedim…”
“Ben de… Hadi içeriye göz atalım.”
Beraber aynı rahatlıkla kulenin dik duvarlarından tırmandılar. Bazalt taşlarının üzerinde dururken içeriye sarkıp baktıklarında zeminde uyuyan tepe devini gördüler. İkisi de şaşkınlıktan dengelerini kaybetmek üzereyken, son anda toparlanan Camru kızın elini yakalayarak onu da düzeltti. Seslerini duyacak korkusu ile konuşamadılar bile bir süre. Sonunda Camru fısıldadı.
“Bunun burada ne işi var?”
“Zieros tepesinden gelmiş olmasın?”
“Mümkündür ama burada ne arıyor?”
Ama maalesef tepe devi onları duymuştu bile…
Dev homurdanarak ayağa kalktı ve kendisini uykusunda rahatsız edenleri görebilmek için gözlerini kırpıştırarak iki korucunun durduğu duvarın üzerine baktı. Sonra öfkeyle duvara vurdu. Duvar sallanmış, birkaç taş yerinden düşmüştü ve ikisi de dengelerini zor sağalmışlardı.
Bu sırada Bargier devin dikkatini kendisine çekmek için burnuna pençe ve gagası ile saldırıyordu ama verdiği hasar, bir sineğin insana verdiğiyle aynıydı. Dev onu kovalamak için elini salladı. Ardından iki korucuyu yakalamak için ellerini uzattı.
Camru rahatlıkla havaya sıçramış ve devin parmaklarından birisine tekmeyi yapıştırmıştı. Ama Camru kadar rahat dengesini bulamayan Daylight devin parmakları arasında ezilmeye başlamıştı. Bargier neredeyse çıldırmışçasına devin kafasına saldırıyor, pençelerini boşu boşuna derisine geçirmeye çalışıyordu.
Kızı eline geçiren dev onu parmaklarının arasında sıkmaya başlamıştı. Daylight o sırada bıçağını çıkartmayı başarmış kemikleri çıtırdarken nafile bir şekilde devin ellerine saplamaya çalışıyordu.
Bu sırada Camru en aşağıya kadar inmişti. İki elinde beliren kısa ve hafif kılıçları ile dikkati yukarıda olan devin iki bacak arasından geçti, bu sırada iki kılıcıda devin bacak aralarına derin kesikler açmıştı. Ne olduğunu önce anlamayan dev aşağı baktı, ardından acı içinde uluyarak elindeki kızı yere fırlattı.
Daylight’in düşüşü taşlara tutunabildiği için hafif olmuştu. Bütün kemikleri sızlıyordu ve nefes alması gittikçe daha zor geliyordu.
Bu sırada Camru devin bacaklarına saldırmaya devam ediyordu. Elinden çıkan bir kamayı başparmağına saplamıştı. Devin acıyla böğürmesi belki de ormanın çevresinde on mil duyulmuştu. Bu sırada Daylight kendisini toplamış ve yeniden duvarın üzerine tırmanarak yayına ilk okunu germişti.
Dev Camru’yu ezmek için ayağını kaldırmıştı. Ama korucu hantal ayaktan kolayca yana kaçılarak bir de ek kesikle buna karşılık verdi.
Bu sırada Daylight ilk okunu deve yolladı. Ok hedeflediği hizadan çıkarak devin kulağının üstüne saplanmıştı. Dev yeniden kızı yakalamak için elini uzattı ama kız bu sefer koca elden kurtulmayı başardı.
Camru bu sırada iki kılıcı ile yaralı parmağın olduğu bacağa bir sürü kesik açıyordu. Dev hafifçe aşağı ve diğer elini uzattı ama bu sırada başka bir ok tam omzuna saplanarak dikkatini dağıttı. Bu ara Camru’nun harekete geçmesi için uygundu. Hızla devin arkasına geçti ve rahatlıkla duvarı tırmanmaya başladı. Bu sırada dev şaşkınlıkla küçük adamın nereye gittiğine bakıyordu.
Daygliht’in başka bir oku sağ kolunda önem vermediği bir yara açtı. Camru duvara tırmanmış ve gelmek istediği yere gelmişti. Hızla tersine bir takla attı ve devin omuzlarına kondu hiç beklemeden iki kılıcını birden ensesindeki sinirlere sapladı. Dev birkaç böğürtünün arkasından yüzüstü yere yığıldı.
Bu sırada yıkık kule temellerine kadar sarsılmıştı, ama Daylight ve Camru taşların üzerine yumuşak bir düşüle yuvarlanmışlardı. Birkaç dakika içinde ayağa kalkarak üstlerini silkeliyorlardı. Camru söyleniyordu.
“Bu dev nerden gelmiş buraya. İyice merak etmeye başladım doğrusu…”
Beraber yıkık taşların üzerinden geçtiler. Çok bir zaman geçmeden zeminde aradıkları şeyi buldular. Yüzükoyun yere düşmüş devin bacağının altından gözüken bir kapak…
Devin bacağını itmeyi becerip kapağı açtıklarında sadece aşağıya inen tozlu ve örümcek ağlı merdivenleri gördüler.
“Camru hayvanları rahatsız eden şey sadece dev mi? Sanki buradan pis bir şeylerin kokusunu alıyorum…”
“Haklısın. Bekle önce ben inerim…”
Korucu çevik bir şekilde merdivenden aşağıya indi sonra tekrar yukarı çıktı.
“Aşağıda bir dehliz var. Oldukça karanlık.”
“Sorun değil.”
Arka arkaya aşağıya indiler ve Daygliht, çıkarttığı bir oka gün ışığı gibi parlaması için doğanın gücünü çağırdı. Karanlık ve tozlu bir dehlizdeydiler. Pis koridor kıvrılarak ilerliyordu. Kızın havaya kaldırdığı okun ışığı ile dikkatli adımlarla ilerlemeye başladılar. Sonunda taş bir duvarla karşılaştılar. Camru fısıldadı.
“Bu kadar olmaması gerekir…”
Kulaklarını duvara dayadılar, ikisi de açık seçik duvarın arkasında hava akımının sesini duyabilmişlerdi. Camru ışığın eşliğinde elini taş duvarlarda gezdirdi, ama sonunda yere eğildi. Kaması ile bir yer kanosunu kanırttı, karonun altında bir mekanizmayı harekete geçiren küçük bir kol vardı. Kolu çektiğinde duvar orta taşlarından ikiye ayrılarak girişi açtı.
Camru önde, ışığı pelerinin altına saklayıp sadece yürüyebileceklerini kadarını dışarı bırakan kız arkada bu daha temiz ve bakımlı koridorda ilerlemeye devam ettiler. Zemin ve duvarlar siyahtı. Garip bir yanık kokusu burunlarına kadar geldi.
Dikkatle bir köşeyi döndüler, sonra bir diğerini dönmek üzereyken duydukları ses ile duvara sindiler. Kalın bir adam sesi, mızmız sesli olan diğerine soruyordu.
“Hunga bugün pek sessiz.”
“Hayır daha demin duydum sesini, yemek yiyordu galiba.”
“Ayin için her şey hazır mı?”
“Sadece biraz daha kan gerekecek…”
“Güzel.”
İki adamda yürüyerek uzaklaştığında korcular birbirlerine baktılar. Kafalarında neler olup bittiği hemen belirmişti.
Boş siyah koridorlarda konuşan adamları takip ettiler. Anladıkları kadarıyla buraya yeni yerleşmeye başlamışlardı ve kimsecikler yoktu. Sindikleri köşeden iki siyah cüppeli adamın kapılardan geçtiğini gördüler. Kız fısıldadı.
“Reks düzenbazları burasını yeni tapınakları yapmak istiyor.”
“Boş kuleyi bulunca yerleştiler tabii.”
“Peki, onlara izin verecek miyiz?”
İkisi de cevap vermek yerine karanlıkta ışıldayan dişlerini gösterdiler. Konu Reks olunca kesinlikle tüm korucular aynı hisleri paylaşıyordu. Camru önden gitti ve kapıyı aralayarak içeriye baktılar
Burası geniş ve ılık bir salondu, sağda solda yanan birkaç küçük mum dışında oldukça karanlıktı. Garip koku küçük metal kâselerde yakılan tütsüden geliyordu. Ama yine de içerideki dört adamı görebiliyorlardı. Üçü siyah ciltli kitaplardan mırıltıyla bir dua okuyordu. En yaşlı olan siyah cüppeli adam büyük bir şişeden akıttığı mor kum ile yere belirli bir şekil çiziyordu. Bu bir yuvarlağın içinde kıvrılmış bir yılandı. Köşede canlı bir yılan yere uzanmış uyukluyor, hemen yakınlarında ölmüş bir insan yatıyordu. İnsanın çoğu yeri parçalanmıştı, kanı ise çeşitli kâselerle şişelere doldurulmuştu.
Korucular tiksintiyle bu manzaraya baktılar. Rahipler az sonra Reks’in ruhunu buraya çağıracak ve kuleyi ona adayacaklardı. Çok zaman geçmeden en yaşlı olan rahip yılanı dikkatle alarak kumların içine bıraktı. Bu sırada diğerleri ellerine aldıkları insan kanını çemberin içindeki yılana doğru serpiyorlardı. Yaşlı rahip diğerlerinin katıldığı mırıltıyla birlikte tanrılarının ruhunu çağıracak olan lanetli ilahiyi haykırıyordu.
Üzerine kan serpilmeye devam eden yılana bir şeyler olama başladı. Görüntüsü eğilip bükülüyor, dalgalanıyordu. Gittikçe büyüyor, rahiplerin duası çılgınlık seviyesinde sürüyordu. O sırada Camru harekete geçti. Kapıyı açarak hızla içeri koştu. şaşıran rahiplerin arasından geçerek mor tozların üzerinde kayarak şekli bozdu. Ayin yarım kalmış, yılan yarı büyümüş bir şekilde donmuştu.
Buna hazır olan Daylight ışıldayan tek okunu hızla gererek donmuş yılana gönderdi. Yılan artık doğanın bir parçası değil kötülüğün bir aracıydı. Işıldayan ok ona çarptığında oda günışığı ile doldu yılan ise birkaç titremenin arkasından son bir tıslayışla yere devrildi.
Ã?ılgına dönmüş rahiplerin üçü, ellerindeki bıçak ve sopalarla Camru’ya koştular ama buna hazır olan korucu iki kılıcını da çekmiş, saldırılarını karşılaşmıştı. Onların arasından en yaşlı olanı kapıda duran kıza dönmüş, bir lanet mırıldanıyordu. Sonunda Daylight’i kollarından yakalamak için atıldı ama kız rahatlıkla kaçmıştı. Koşarak salona girmiş ve çektiği hançerlerinden birisinin kabzasıyla Camru ile dövüşen rahiplerden birisin kafasının arkasına vurarak onu yere devirdi ve oluşan boşluktan faydalanarak Camru’nun arkasına sindi.
şimdi karşılarında üç tane sinirden köpürmüş rahip dikiliyordu.
Yeniden ikisi saldırmaya başladığında kız az geriye çekilmiş, yeniden bir lanet okumaya başlayan rahibe bakıyordu. Daygliht’in zihni biraz daha uzaktaydı şimdi, gözleri ise olanı biteni görmüyor gibiydi. Sonunda rahip lanetini henüz bitiremeden açık kapıdan içeriye hızla koşan büyük kahverengi bir kurt girdi, büyük bir zıplayışla duası dudaklarına mühürlenen adamı yere devirdi.
Camru kendisi ile savaşan iki rahibi öldürmek istemiyordu. Bu yüzden artık en yaşlılarının düştüğünü gördüğünde bu oyundan sıkıldığını hissederek iki kılıcının kabzasını adamların suratına patlattı. İkisi de inleyerek yere düştüler.
Kurt gitmek üzereydi bu yüzden Camru hızla yaşlı adamın yüzüne bit tekme indirerek onu da bayılttı. Ardından kurt koşar adımlarla gitti.
Camru döndüğünde Daylight’in cesedin üzerine eğilerek ellerini koyduğunu gördü. Hızla yanına gitti…
Yerde yatan orman korucularından birisiydi… Batıda bulunan Köstebek devriyesinden Markas isimli bir korucuydu.
Çok vakit geçirmeden adamların ellerini bağladılar, sonra onları sürükleyerek dışarı çıkarttılar. Markas’ın cesedini kendi pelerinlerine sarıp yere yatırmışlardı. Camru dört rahibin başında nöbet tutarken, Daygliht kuzgununu köstebek devriyesine haber vermesi için göndermişti.
Rahipler ayıldığında bağırmaya başlamış, ama elleri sıkı sıkı bağlı olduğundan Camru’da ağızlarını kapattığından tek yapabildikleri oldukları yerde oturmak oldu.
Köstebek devriyesi hava karadığında yanlarına varmıştı. Markas’ın ölümü onları çok üzmüştü, rahipleri ise yüksek adalete teslim etmek üzere iki korucunun elinden aldılar. Markas için mezar kazılırken Camru ve Daylight kendi kamplarını kurmak için yanlarından ayrıldılar.
O gece yeniden yan yana uzanıp gökyüzünü izlerken bu sefer Daylight sordu.
“Camru, tanrılara inanıyor musun?”
“Aslında inanmak daha farklı, tapmak ve inananı olmak daha farklı. Hiç birisinin inananı değilim ama varlıklarını biliyorum. Neden sordun?”
“Ã?ünkü onların varlıklarına dahi inanmak istemiyorum. İnanmıyorum.”
“Gözünün önündekini reddediyorsun.”
“Biraz öyle, ama inanmak istemiyorum.”
“Bu gün olanlar seni sarsmış olmalı.”
“Sanırım.”
“Güzelce uyu. Bunları düşünme. Belki de inanmaman daha iyidir…”
Tekrardan yola çıktılar. Bu sefer Daylight Camru ile birlikte, Ramir ve Rural’ın yerleştiği küçük ine gitti. Mevsimin ilk yağmuru kurşun renkli gündüz göğünden akarken onların yanına varmışlardı.
Neler olduğu anlatıldı, yemek yenildi ve endişe edildi. Zieros tepesinden neden kendi ormanlarında bir tapınak kurmak isteyebilirlerdi? Rural bütün devriyelere gözlerini dört açmaları konusunda haber vereceğini söyledi ve hepsi Daylight’in kış boyunca yanlarında kalması için ısrar etti.
Daha bir hafta bile geçmeden oldukları yere iyice yerleşmiş, çıkacak en küçücük bir çıt için ormanı dinliyorlardı…
şimdilik her şey yerli yerinde gibiydi…
~SON~
Günışığı Hikayeleri - Tuhaf Kule
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests
