Ravenlance Laneti
Posted: Fri Nov 21, 2008 8:13 am
Bölüm Bir: "Kasaba"
İskandinavya krallığı o kış son haçlı seferine yollamıştı askerlerini. Memleketi saran sis ve kışla birlikte, sefalet, korumasızlık ve umutsuzluk yükselmişti.
Güney topraklarına bağlı dükalıkta, bir baronluk vardı, son zamanlarda dışarıdaki insanlar buraya adım atmaya korkuyordu. Krallığın kulağında kadar giden şey, Ravenlance baronluğunun lanetli olduğuydu. Bir ay önce baron karısı ve üç küçük kızı ile birlikte ortadan kaybolmuştu. Geriye sadece Ravenlance ailesinin en büyük ve henüz reşit olmamış kızı kalmıştı.
Eski külte inananlar, Ravenlance’in, Oden’in gazabını çekecek bir harekette bulunduğuna ve lanetlendiğine inanıyordu. Kilise ise, reşit olmayan büyük kızın toprakları yönetmek için bunu yaptığına inanıyordu.
Ã?yle ya da böyle, şu anda toprakları Sardonyx yönetiyordu. Amcası ile son zamanlarda yönetim savaşı içindeydi. Hava çok soğuk, gündüzler kısa ve askerler gittiği için topraklarda erzak azdı, bu yüzden kimse savaşmayı düşünmüyordu, ama eğer cidden bir şeyler yapmasa, amcasının güçlü dişlerini kendisine ve topraklarına geçireceğini biliyordu. Amcasını oyalamak için çok fazla vakti yoktu.
Olayın aslında gelince, Ravenlance şatosundakiler, ailesini Sardonyx’in öldürmediğini çok iyi biliyordu. Sakin yapılı hoş bir kızdı, çoğu zaman geceyi gören topraklardaki bütün insanlar gibi melankolik ve içine kapalıydı. İçinde kıskançlık ve hırs namına bir şey barındırmazdı…
Ailesinin ortadan kaybolması üzerinde çok ağır bir etki bırakmıştı. Bütün hayatı elinden alınmış gibi hissederken kendisini daha iyi bir amaca adamıştı; halkın daha iyi geçinmesini sağlamak. Bir aydan beri vergi defterlerini karıştırıp duruyor, dükalığa ve kiliseye verdiği vergileri azaltmak için gözüken kazancını düşürmeye çalışıyor, yine de anlaşılacağı korkusuyla çok fazla oynayamıyordu. Diğer yandan halkın üzerindeki vergi miktarını daha aza indirmek için elinden geleni yapıyordu.
Yine bir sabah vakti, babasının kütüphanesinde otururken kapı çalmıştı. Sardonyx hesap defterini kapatıp üzerini dikkatle masa örtüsü ile örttükten sonra seslenmişti.
“Girin.”
İçeriye giren babasının zamanından beri ailelerinin şampiyonluğunu ve askeri yönetimi yapan Nordin’di. Nordin’in boyu beklide iki metrenin üzerindeydi, uzun sarı saçları ve örgülü sarı sakalları ile eski kült insanı, tıpkı tarihten çıkıp gelmiş bir viking kumandanına benziyordu. Yüzünde kırışıklıklar olmasına rağmen, bakışları olsun, duruşu olsun, çelik kadar sert ve yıkılmazdı.
Eğilerek yumruk yaptığı sağ elini sol omzuna vurdu.
“Leydim.”
Sardonyx rahatlayarak defterini ortaya çıkarttı.
“Sizmiydiniz?”
“Evet. Leydim sizi rahatsız etmek istemezdim ama kasabada tuhaf şeyler oluyor. Size bir şey göstermek istiyorum. Benimle kasabaya kadar gelmeniz gerekecek.”
“Tabii ki Nordin.”
Ayağa kalkarak hesap defterini halının altındaki gizli bir tahta bölmeye yerleştirdi. Nordin çıkması için kitaplığın kapısını açtığında, Sardonyx’e eleştiren gözlerle baktı.
“Aile mühürünü gizleseniz iyi olur leydim, ayrıca daha az dikkat çekici giyinmelisiniz.”
Sardonyx boynundaki zincire bağlı mühür yüzüğünü elbisesinin yakası içine soktu. Üzerinde başka bir ziynet taşımıyordu ve çok sade siyah bir matem elbisesi giyiyordu.
“Giderken askerlerden birisinin pelerinini alırım.”
Nordin onaylayarak başını salladı ve şatonun merdivenlerinden inerek ahıra gittiler. Atları eyerlenmişti. Askerlerden birisinin pelerinini giyen Sardonyx, Nordin’in tavsiyesi üzerine başlığını kapatmıştı. Ã?ünkü buradaki insanların aksine siyah olan saçları ile çok dikkat çekiyordu.
Ravenlance şatosunun arkasındaki bir kapıdan biraz gizlice çıkarak kasabaya doğru sürdüler atlarını. İnanılmaz yoğun bir sis yolu kaplıyor, azi lerilerini bile görmelerini zorlaştırıyordu ama Nordin'in yanında korkmak anlamsızdı.Rahatça yolu bulup, ilerlemeye devam ediyordu. Uzun bir süre yol aldıktan sonra kasabaya varmışlardı. Soğuk yüzünden ortalıkta gözüken pek kimse yoktu, insanlar tahta evlerin içine girmiş, soğukla ve açlıkla mücadele ediyor olmalı diye düşündü Sardonyx üzülerek. Ayrıca kasabanın çok korunmasız olduğu gözünden kaçmamıştı, askerler ve şövalyeler haçlı seferine gittiği için kasabayı koruyacak hiçbir şey kalmamıştı sisten ve soğuktan başka.
Nordin’in kendi yularını almasına izin verdi ve başını önüne eğip eğerine tutunarak çevresine bakmadan yolculuğa devam etti. Kasabanın durumunu gördükçe içi sızlıyordu.
Nordin atını durdurup, kendisini eğerden aşağıya çektiğinde, önünde durdukları evi gördü. Bu kasabadaki diğer evlerden daha büyük, ilk katı taştan, üst katları ise tahtadan inşa edilmiş üç katlı bir evdi. Buraya daha önce gelmemişti ama şatoya kasabadaki raporları yollayan Dük’ün şahsen buraya yerleştiği şövalyenin evi olduğunu tahmin etmişti. şövalye muhtemelen haçlı seferine katılmıştır ve evde sadece ailesi vardır dedi Sardonyx kendi kendine. Nordin kendisine burada ne gösterecekti acaba? Nordin’e güveni sonsuzdu, bu yüzden onun adımlarını takip ederek sağlam ahşap kapının önünde durdu.
Kapı sağlam olmasına rağmen, Nordin çaldığında çiviler yerinde oynamıştı. İçeriden bir ses duyuldu, genç bir erkeğin sesi.
“Kimsiniz.”
Nordin gür sesi ile cevapladı.
“Benim. Aç kapıyı.”
Mavi gözlü ve kestane rengi saçları olan bir çocuk kapıyı açtı. Elini aceleyle sallıyordu, çünkü kapıyı birazcık açmak bile içeriye soğuğun hücum etmesi için yeterliydi.
“Girin, girin.”
Girdiklerinde kapı arkalarından kapanmıştı. Biraz köhne bir odadaydılar şimdi, az ileride iki tane büyük ve sağlam koltuk vardı, bir şömine küllerini saçarak yanıyor, kör ışığı ile koltuklardan birisinde oturan küçük kız çocuğunu aydınlatıyordu. Kız çocuğunun altın renginde saçları ve tıpkı kapıyı açan çocuk gibi safirimsi gözleri vardı, elinde tahtalardan ve samanlardan yapılma bir bebek vardı.
Nordin odaya sığmıyormuş gibiydi, başının tavana çarpmaması için azıcık eğilmek zorunda kalmıştı. Kapıyı açan çocuğa döndü. Ã?ocuk Sardonyx’ten en fazla iki yaş büyük gözüküyordu, henüz gür olmayan sakalları yüzünü kaplamıştı ve yüzünde çökmüş bir ifade vardı. Nordin sordu.
“Hala burada mı?”
“Evet, henüz onu gömmedik.”
“Tamam.”
Nordin, Sardonyx’e eli ile arkadaki bir kapıyı işaret etti. Beraber kapıdan içeriye girdiler. Oda karanlıktı. Nordin el yordamı ile bir gaz lambası buldu ve masada duran çakmak taşı ile bunu yaktı. şimdi silik bir sarı renk, odayı boyuyordu.
Odada bir masa bir de yatak vardı. Sardonyx yatağın üzerinde yatan birisini gördü. Demin geçen konuşmadan dolayı kadının ölü olduğunu tahmin etmişti – muhtemelen şövalyenin karısıydı, içeridekilerde çocukları. Tuhaf bir şey görünmüyordu ama iğrenç bir koku vardı… Nordin sadece ölü bir kadın göstermek için mi buraya getirmişti kendisini…
Nordin iyice meraklandığını anlamış gibi boğuk bir sesle anlatmaya başladı.
“Sizi bunlarla rahatsız etmek istemezdim leydim ama son zamanlarda, kasabadan insanlar kayboluyor, sabahına ormanın kıyısında bulunuyor. Bu sıkça olmaya başladı. Malum ormana uzun zamandır bakılmıyor, içinde her türlü şey olabilir. Kasabadakiler iyice korkmaya başladı. Gündüzleri bile evlerinden çıkamıyorlar…”
“Peki, bulunanlara ne oluyor Nordin? Hepsi ölümü? Kurtulan hiç kimse yok mu?”
“Hayır, leydim hiç kimse yok ve bakın…”
İlerleyerek kadının çenesinden topuklarına kadar uzanan battaniyeyi çekti. Kadının elbiseleri kanla kaplanmıştı, boyun ve göğüs kısmı ise lime lime olmuştu, kanı çekilmiş etleri parçalar halinde sarkıyordu. İğrenç koku şiddetini arttırmıştı.
Yüzünde iğrenen ve korku dolu bir ifade beliren Sardonyx’in öğürmesiyle Nordin hemen battaniyeyi kapattı.
“Hepsinin durumu aynı leydim. Hepsinin etleri parçalanmış olarak bulunuyor. Neler olduğunu kimse bilmiyor… Ve bu bayanın üzerisinde ise…”
Nordin kendisine üzerinde tuhaf yazılar olan altın bir madalyon uzattı.
“...Bunu buldular.”
“Bu nedir?”
“Hiçbir fikrim yok…”
“Bende kalabilir mi?”
“Elbette…”
Sardonyx sıkıntıyla içini çekti.
“Neden şimdiye kadar bana bir şey söylemediniz!”
“Boş yere canınızı sıkmak istemedim leydim. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok.”
“Yanılıyorsun Nordin var! Hemen kasabanın meydanına git ve herkese, ama herkese bütün kasabanın şatoya taşınacağını söyle! En azından bir süreliğine – insanlar güvende olana kadar. şatoda halk silahlanacak ve kendisini savunmayı öğrenecek, Oden’in koruması ile bu kötü günleri atlatacağız!”
Nordin bu planda birçok eksik nokta görüyordu, ama Sardonyx’in yapabileceği tek şey buydu ve bunu onun elinden alamazdı. Kendisi gibi o’da halka yardım etmek istiyordu. Bu yüzden yumruğunu omzuna vurarak selam verdi.
“Emredersiniz leydim.”
Peşinde Sardonyx ile odadan çıktı.
“Lütfen burada bekleyin…”
Nordin çıktığında, Sardonyx küçük kızın yanına oturdu ve ona gülümsedi. Küçük kız da kendisine gülümsemesine rağmen yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Anneme ne olduğunu biliyor musunuz bayan?”
“Evet canım.”
“Peki, annem uyanacak mı?”
Sardonyx dişlerini sıkarak cevap vermekten kaçındı. Küçük bir kızın dünyasını karartan kendisi olmayacaktı. Onun yerine tatlı bir sesle sordu.
“Senin adın nedir peki?”
“Dorya.”
“Ne kadar güzel bir isim bu!”
Küçük kız kıkırdarken, karşı koltuğa oturmuş kendilerini izleyen çocuğu gördü Sardonyx.
“Peki, senin adın nedir?”
“Martin. Sen kimsin?”
Sesinde şüpheci ve memnunsuz bir ton vardı.
“Benim adım Sard.”
“Tuhaf bir isim.”
“Biraz.”
Bir süre sessizce kaldılar. Farkına varmadan kendisine yaslanmış küçük kızın saçlarını okşuyordu. Sonunda hafif, sıkıntılı bir sesle Martin’e sordu.
“Anneni ne zaman gömeceksiniz?”
“Hiçbir fikrim yok.”
“Bence hemen gömsen iyi olur. İstersen sana yardım ederim.”
Martin tuhaf bir ifadeyle kendisine bakıyordu şimdi.
“Seni neden ilgilendiriyor.”
“İlgilendiriyor çünkü akşam olmadan bütün kasaba toplanıp şatoya gidecek.”
Martin sinirle ayağa fırlamıştı.
“Peeh şatoya mı? O cadı kadının şatosuna adım atmaktansa burada canavarlara yem olmayı tercih ederim!”
Dorya’nın yanından aniden fırlayan Sardonyx, tam çocuğun karşısında dikilmişti.
“O “Cadı Kadın” hakkında ne biliyorsun ki böyle konuşuyorsun?”
“O cadının teki. Oden’in gazabını üzerine çekti aile, nasıl yaptıysa yaşamayı başardı. şimdi ise halkın çektiği korkudan habersiz şatosunda rahatça yaşıyor. Bizler onun umurunda değiliz! O şıllığı görsem bir güzel boğazlardım!”
“Peki ya olanlardan haberi yoksa? Ya kimse kendisine bir şey söylememişse?”
Martin’in öfkesi yatışmış gibiydi.
“Nasıl yani?”
Sardonyx başlığını açarak siyah, kıvırcık saçlarının ve asil yüzün gözükmesine izin verdi. Altın rengine yakın gözleri katı bir ifadeyle Martin’e dikilmişti ve yüzüne yaşlar sızıyordu.
“Diyorum ki, bu güne kadar haberi olmadıysa? Eğer bunu önceden bilmiş olsaydım elimden gelen her şeyi yapardım! Acınızın ne demek olduğunu biliyorum, unutmamalısın ki ilk benim ailem kayboldu, bu acıyı ilk ben yaşadım. Oden’in laneti veya herhangi başka bir şey, ama yine de ben yaşadığım sürece tek amacım sizin refah içinde olmanız olacak! Askerler yok, kış kötü geçiyor, yinede bu yapılacak bir şey yok anlamında değildir! Hepinizi himayeme alıyorum! Umut her zaman vardır!”
Martin karşısında dikilen kızın Barones olduğunu anlayınca, hemen dizleri üzerine çöktü, şimdi yaşlar onunda yüzünü ıslatıyordu.
“Özür dilerim Baronesim, nasıl bilebilirdim? Lütfen söylediğim şeyleri affedin! Ben aptalın tekiyim…”
Sardonyx yere eğilerek çocuğu kollarından tutarak ayağa kaldırdı.
“Hepsini affediyorum Martin, bilmediğimi bilmiyordun…”
Ama Martin hala yaşlı yüzü ile kıza bakıyordu. Sardonyx’in kollarından tutarak onu sarstı.
“İzin verin yaşadığım sürece sizi koruyayım. Yaptığım bu hayatı bağışlamam için bana fırsat verin!”
“Ama…”
“Lütfen efendim, bu benim onurum…”
Sardonyx içini çekti.
“Peki, ama hala önce anneni gömmeliyiz. Sana yardım edeyim. Onu nereye gömeceğiz?”
“Arka bahçeye.”
Az sonra yanlarında kendilerini merakla izleyen Dorya ile birlikte evin arka bahçesinde bir çukur kazmaya başlamışlardı…
İskandinavya krallığı o kış son haçlı seferine yollamıştı askerlerini. Memleketi saran sis ve kışla birlikte, sefalet, korumasızlık ve umutsuzluk yükselmişti.
Güney topraklarına bağlı dükalıkta, bir baronluk vardı, son zamanlarda dışarıdaki insanlar buraya adım atmaya korkuyordu. Krallığın kulağında kadar giden şey, Ravenlance baronluğunun lanetli olduğuydu. Bir ay önce baron karısı ve üç küçük kızı ile birlikte ortadan kaybolmuştu. Geriye sadece Ravenlance ailesinin en büyük ve henüz reşit olmamış kızı kalmıştı.
Eski külte inananlar, Ravenlance’in, Oden’in gazabını çekecek bir harekette bulunduğuna ve lanetlendiğine inanıyordu. Kilise ise, reşit olmayan büyük kızın toprakları yönetmek için bunu yaptığına inanıyordu.
Ã?yle ya da böyle, şu anda toprakları Sardonyx yönetiyordu. Amcası ile son zamanlarda yönetim savaşı içindeydi. Hava çok soğuk, gündüzler kısa ve askerler gittiği için topraklarda erzak azdı, bu yüzden kimse savaşmayı düşünmüyordu, ama eğer cidden bir şeyler yapmasa, amcasının güçlü dişlerini kendisine ve topraklarına geçireceğini biliyordu. Amcasını oyalamak için çok fazla vakti yoktu.
Olayın aslında gelince, Ravenlance şatosundakiler, ailesini Sardonyx’in öldürmediğini çok iyi biliyordu. Sakin yapılı hoş bir kızdı, çoğu zaman geceyi gören topraklardaki bütün insanlar gibi melankolik ve içine kapalıydı. İçinde kıskançlık ve hırs namına bir şey barındırmazdı…
Ailesinin ortadan kaybolması üzerinde çok ağır bir etki bırakmıştı. Bütün hayatı elinden alınmış gibi hissederken kendisini daha iyi bir amaca adamıştı; halkın daha iyi geçinmesini sağlamak. Bir aydan beri vergi defterlerini karıştırıp duruyor, dükalığa ve kiliseye verdiği vergileri azaltmak için gözüken kazancını düşürmeye çalışıyor, yine de anlaşılacağı korkusuyla çok fazla oynayamıyordu. Diğer yandan halkın üzerindeki vergi miktarını daha aza indirmek için elinden geleni yapıyordu.
Yine bir sabah vakti, babasının kütüphanesinde otururken kapı çalmıştı. Sardonyx hesap defterini kapatıp üzerini dikkatle masa örtüsü ile örttükten sonra seslenmişti.
“Girin.”
İçeriye giren babasının zamanından beri ailelerinin şampiyonluğunu ve askeri yönetimi yapan Nordin’di. Nordin’in boyu beklide iki metrenin üzerindeydi, uzun sarı saçları ve örgülü sarı sakalları ile eski kült insanı, tıpkı tarihten çıkıp gelmiş bir viking kumandanına benziyordu. Yüzünde kırışıklıklar olmasına rağmen, bakışları olsun, duruşu olsun, çelik kadar sert ve yıkılmazdı.
Eğilerek yumruk yaptığı sağ elini sol omzuna vurdu.
“Leydim.”
Sardonyx rahatlayarak defterini ortaya çıkarttı.
“Sizmiydiniz?”
“Evet. Leydim sizi rahatsız etmek istemezdim ama kasabada tuhaf şeyler oluyor. Size bir şey göstermek istiyorum. Benimle kasabaya kadar gelmeniz gerekecek.”
“Tabii ki Nordin.”
Ayağa kalkarak hesap defterini halının altındaki gizli bir tahta bölmeye yerleştirdi. Nordin çıkması için kitaplığın kapısını açtığında, Sardonyx’e eleştiren gözlerle baktı.
“Aile mühürünü gizleseniz iyi olur leydim, ayrıca daha az dikkat çekici giyinmelisiniz.”
Sardonyx boynundaki zincire bağlı mühür yüzüğünü elbisesinin yakası içine soktu. Üzerinde başka bir ziynet taşımıyordu ve çok sade siyah bir matem elbisesi giyiyordu.
“Giderken askerlerden birisinin pelerinini alırım.”
Nordin onaylayarak başını salladı ve şatonun merdivenlerinden inerek ahıra gittiler. Atları eyerlenmişti. Askerlerden birisinin pelerinini giyen Sardonyx, Nordin’in tavsiyesi üzerine başlığını kapatmıştı. Ã?ünkü buradaki insanların aksine siyah olan saçları ile çok dikkat çekiyordu.
Ravenlance şatosunun arkasındaki bir kapıdan biraz gizlice çıkarak kasabaya doğru sürdüler atlarını. İnanılmaz yoğun bir sis yolu kaplıyor, azi lerilerini bile görmelerini zorlaştırıyordu ama Nordin'in yanında korkmak anlamsızdı.Rahatça yolu bulup, ilerlemeye devam ediyordu. Uzun bir süre yol aldıktan sonra kasabaya varmışlardı. Soğuk yüzünden ortalıkta gözüken pek kimse yoktu, insanlar tahta evlerin içine girmiş, soğukla ve açlıkla mücadele ediyor olmalı diye düşündü Sardonyx üzülerek. Ayrıca kasabanın çok korunmasız olduğu gözünden kaçmamıştı, askerler ve şövalyeler haçlı seferine gittiği için kasabayı koruyacak hiçbir şey kalmamıştı sisten ve soğuktan başka.
Nordin’in kendi yularını almasına izin verdi ve başını önüne eğip eğerine tutunarak çevresine bakmadan yolculuğa devam etti. Kasabanın durumunu gördükçe içi sızlıyordu.
Nordin atını durdurup, kendisini eğerden aşağıya çektiğinde, önünde durdukları evi gördü. Bu kasabadaki diğer evlerden daha büyük, ilk katı taştan, üst katları ise tahtadan inşa edilmiş üç katlı bir evdi. Buraya daha önce gelmemişti ama şatoya kasabadaki raporları yollayan Dük’ün şahsen buraya yerleştiği şövalyenin evi olduğunu tahmin etmişti. şövalye muhtemelen haçlı seferine katılmıştır ve evde sadece ailesi vardır dedi Sardonyx kendi kendine. Nordin kendisine burada ne gösterecekti acaba? Nordin’e güveni sonsuzdu, bu yüzden onun adımlarını takip ederek sağlam ahşap kapının önünde durdu.
Kapı sağlam olmasına rağmen, Nordin çaldığında çiviler yerinde oynamıştı. İçeriden bir ses duyuldu, genç bir erkeğin sesi.
“Kimsiniz.”
Nordin gür sesi ile cevapladı.
“Benim. Aç kapıyı.”
Mavi gözlü ve kestane rengi saçları olan bir çocuk kapıyı açtı. Elini aceleyle sallıyordu, çünkü kapıyı birazcık açmak bile içeriye soğuğun hücum etmesi için yeterliydi.
“Girin, girin.”
Girdiklerinde kapı arkalarından kapanmıştı. Biraz köhne bir odadaydılar şimdi, az ileride iki tane büyük ve sağlam koltuk vardı, bir şömine küllerini saçarak yanıyor, kör ışığı ile koltuklardan birisinde oturan küçük kız çocuğunu aydınlatıyordu. Kız çocuğunun altın renginde saçları ve tıpkı kapıyı açan çocuk gibi safirimsi gözleri vardı, elinde tahtalardan ve samanlardan yapılma bir bebek vardı.
Nordin odaya sığmıyormuş gibiydi, başının tavana çarpmaması için azıcık eğilmek zorunda kalmıştı. Kapıyı açan çocuğa döndü. Ã?ocuk Sardonyx’ten en fazla iki yaş büyük gözüküyordu, henüz gür olmayan sakalları yüzünü kaplamıştı ve yüzünde çökmüş bir ifade vardı. Nordin sordu.
“Hala burada mı?”
“Evet, henüz onu gömmedik.”
“Tamam.”
Nordin, Sardonyx’e eli ile arkadaki bir kapıyı işaret etti. Beraber kapıdan içeriye girdiler. Oda karanlıktı. Nordin el yordamı ile bir gaz lambası buldu ve masada duran çakmak taşı ile bunu yaktı. şimdi silik bir sarı renk, odayı boyuyordu.
Odada bir masa bir de yatak vardı. Sardonyx yatağın üzerinde yatan birisini gördü. Demin geçen konuşmadan dolayı kadının ölü olduğunu tahmin etmişti – muhtemelen şövalyenin karısıydı, içeridekilerde çocukları. Tuhaf bir şey görünmüyordu ama iğrenç bir koku vardı… Nordin sadece ölü bir kadın göstermek için mi buraya getirmişti kendisini…
Nordin iyice meraklandığını anlamış gibi boğuk bir sesle anlatmaya başladı.
“Sizi bunlarla rahatsız etmek istemezdim leydim ama son zamanlarda, kasabadan insanlar kayboluyor, sabahına ormanın kıyısında bulunuyor. Bu sıkça olmaya başladı. Malum ormana uzun zamandır bakılmıyor, içinde her türlü şey olabilir. Kasabadakiler iyice korkmaya başladı. Gündüzleri bile evlerinden çıkamıyorlar…”
“Peki, bulunanlara ne oluyor Nordin? Hepsi ölümü? Kurtulan hiç kimse yok mu?”
“Hayır, leydim hiç kimse yok ve bakın…”
İlerleyerek kadının çenesinden topuklarına kadar uzanan battaniyeyi çekti. Kadının elbiseleri kanla kaplanmıştı, boyun ve göğüs kısmı ise lime lime olmuştu, kanı çekilmiş etleri parçalar halinde sarkıyordu. İğrenç koku şiddetini arttırmıştı.
Yüzünde iğrenen ve korku dolu bir ifade beliren Sardonyx’in öğürmesiyle Nordin hemen battaniyeyi kapattı.
“Hepsinin durumu aynı leydim. Hepsinin etleri parçalanmış olarak bulunuyor. Neler olduğunu kimse bilmiyor… Ve bu bayanın üzerisinde ise…”
Nordin kendisine üzerinde tuhaf yazılar olan altın bir madalyon uzattı.
“...Bunu buldular.”
“Bu nedir?”
“Hiçbir fikrim yok…”
“Bende kalabilir mi?”
“Elbette…”
Sardonyx sıkıntıyla içini çekti.
“Neden şimdiye kadar bana bir şey söylemediniz!”
“Boş yere canınızı sıkmak istemedim leydim. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok.”
“Yanılıyorsun Nordin var! Hemen kasabanın meydanına git ve herkese, ama herkese bütün kasabanın şatoya taşınacağını söyle! En azından bir süreliğine – insanlar güvende olana kadar. şatoda halk silahlanacak ve kendisini savunmayı öğrenecek, Oden’in koruması ile bu kötü günleri atlatacağız!”
Nordin bu planda birçok eksik nokta görüyordu, ama Sardonyx’in yapabileceği tek şey buydu ve bunu onun elinden alamazdı. Kendisi gibi o’da halka yardım etmek istiyordu. Bu yüzden yumruğunu omzuna vurarak selam verdi.
“Emredersiniz leydim.”
Peşinde Sardonyx ile odadan çıktı.
“Lütfen burada bekleyin…”
Nordin çıktığında, Sardonyx küçük kızın yanına oturdu ve ona gülümsedi. Küçük kız da kendisine gülümsemesine rağmen yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Anneme ne olduğunu biliyor musunuz bayan?”
“Evet canım.”
“Peki, annem uyanacak mı?”
Sardonyx dişlerini sıkarak cevap vermekten kaçındı. Küçük bir kızın dünyasını karartan kendisi olmayacaktı. Onun yerine tatlı bir sesle sordu.
“Senin adın nedir peki?”
“Dorya.”
“Ne kadar güzel bir isim bu!”
Küçük kız kıkırdarken, karşı koltuğa oturmuş kendilerini izleyen çocuğu gördü Sardonyx.
“Peki, senin adın nedir?”
“Martin. Sen kimsin?”
Sesinde şüpheci ve memnunsuz bir ton vardı.
“Benim adım Sard.”
“Tuhaf bir isim.”
“Biraz.”
Bir süre sessizce kaldılar. Farkına varmadan kendisine yaslanmış küçük kızın saçlarını okşuyordu. Sonunda hafif, sıkıntılı bir sesle Martin’e sordu.
“Anneni ne zaman gömeceksiniz?”
“Hiçbir fikrim yok.”
“Bence hemen gömsen iyi olur. İstersen sana yardım ederim.”
Martin tuhaf bir ifadeyle kendisine bakıyordu şimdi.
“Seni neden ilgilendiriyor.”
“İlgilendiriyor çünkü akşam olmadan bütün kasaba toplanıp şatoya gidecek.”
Martin sinirle ayağa fırlamıştı.
“Peeh şatoya mı? O cadı kadının şatosuna adım atmaktansa burada canavarlara yem olmayı tercih ederim!”
Dorya’nın yanından aniden fırlayan Sardonyx, tam çocuğun karşısında dikilmişti.
“O “Cadı Kadın” hakkında ne biliyorsun ki böyle konuşuyorsun?”
“O cadının teki. Oden’in gazabını üzerine çekti aile, nasıl yaptıysa yaşamayı başardı. şimdi ise halkın çektiği korkudan habersiz şatosunda rahatça yaşıyor. Bizler onun umurunda değiliz! O şıllığı görsem bir güzel boğazlardım!”
“Peki ya olanlardan haberi yoksa? Ya kimse kendisine bir şey söylememişse?”
Martin’in öfkesi yatışmış gibiydi.
“Nasıl yani?”
Sardonyx başlığını açarak siyah, kıvırcık saçlarının ve asil yüzün gözükmesine izin verdi. Altın rengine yakın gözleri katı bir ifadeyle Martin’e dikilmişti ve yüzüne yaşlar sızıyordu.
“Diyorum ki, bu güne kadar haberi olmadıysa? Eğer bunu önceden bilmiş olsaydım elimden gelen her şeyi yapardım! Acınızın ne demek olduğunu biliyorum, unutmamalısın ki ilk benim ailem kayboldu, bu acıyı ilk ben yaşadım. Oden’in laneti veya herhangi başka bir şey, ama yine de ben yaşadığım sürece tek amacım sizin refah içinde olmanız olacak! Askerler yok, kış kötü geçiyor, yinede bu yapılacak bir şey yok anlamında değildir! Hepinizi himayeme alıyorum! Umut her zaman vardır!”
Martin karşısında dikilen kızın Barones olduğunu anlayınca, hemen dizleri üzerine çöktü, şimdi yaşlar onunda yüzünü ıslatıyordu.
“Özür dilerim Baronesim, nasıl bilebilirdim? Lütfen söylediğim şeyleri affedin! Ben aptalın tekiyim…”
Sardonyx yere eğilerek çocuğu kollarından tutarak ayağa kaldırdı.
“Hepsini affediyorum Martin, bilmediğimi bilmiyordun…”
Ama Martin hala yaşlı yüzü ile kıza bakıyordu. Sardonyx’in kollarından tutarak onu sarstı.
“İzin verin yaşadığım sürece sizi koruyayım. Yaptığım bu hayatı bağışlamam için bana fırsat verin!”
“Ama…”
“Lütfen efendim, bu benim onurum…”
Sardonyx içini çekti.
“Peki, ama hala önce anneni gömmeliyiz. Sana yardım edeyim. Onu nereye gömeceğiz?”
“Arka bahçeye.”
Az sonra yanlarında kendilerini merakla izleyen Dorya ile birlikte evin arka bahçesinde bir çukur kazmaya başlamışlardı…