Erkek kadını ölesiye sevdi. Tüm aşkını verdi kadına; Ã?ünkü kendi gururunu çoktan terk etmişti…
“Bu kadar güzel, bu kadar çekici… Yanında olması gereken bendim. Böyle olması gerekiyordu…” diye fısıldadı karanlığa. Arnavut taşlı yokuştan çıkarken sigarasından bir nefes daha çekti… Dumanı öyle uzun uzun üfledi ki sanki dumanla birlikte içindeki sıkıntıları da uzaklaştırmak istiyordu. Kafasını yukarı kaldırıp üzerindeki gök yüzüne baktı. Ne kadar güzeldi, ne kadar berrak. Yıldızlar, ay… hep bıraktığı yerdeydiler…Birkaç saniye sonra gökteki festival kalabalığının arasından kendi yıldızını da buldu. İlk bakışta kalabalığın arasında sıradan duruyordu. Ama daha dikkatli bakınca kalabalığın uzağında bir başınaydı. “Tıpkı benim gibi…” diye düşündü adam.
Artık yokuşun tepesindeydi. şimdi yolun kolay kısmı başlıyordu. Yokuş aşağı saldı kendini; umursamadan ve yalnız yürüyordu.Kulağına şarkı söylüyordu, çok güzel bir kadın, sadece ona özeldi. Başka kimsenin duyamayacağı şekilde fısıldıyordu o güzel sesiyle…
Tanıdık yüzler, aynı kaygılar… Hiç bir şey onu durduramazdı. Her zaman olduğundan daha farklıydı bugün… Bugün sevilmediğini öğrendi adam. Oysa ne çok ihtiyacı vardı sevilmeye, çok acımıştı canı…
Ulaşmıştı cennetine, güzel kadın usulca veda etti kulağına… Yerine dalgaların sesleri karşıladı adamı… Kayalığa doğru attı kendi usulca… Kendi duvarı, kendi yıldızı ve kendi denizi… Aceleye gerek yoktu. Ã?ünkü hepsi onu bekliyordu. Hepsi onundu… Onlar hayatın ona olmadığı kadar cömertlerdi: Ne zaman içi kabarsa deniz daha dalgalıydı, ne zaman uzattığı dallar kırılsa bir parça taş düşerdi duvardan yada ne zaman sinirlense, yıldız daha çok parlardı. Adeta kendi gibi…
Duvarın dibindeki taş yığınlarının üzerine çöktü adam. Sigarasından son bir nefes daha alıp, gönderdi karanlığın derinliğine… Rüzgar esti kısa bir süre, uzaklardan getirmişti sıkıntıları. Başını iki elinin arasına aldı. Ã?ne eğildi adam. Bir süre düşündükten sonra tekrar kaldırdı başını. Gökle denizin birleştiği çizgiye baktı. Fakat görünürde bir şey yoktu.
Ne arıyordu peki? Ne görmeyi umuyordu? Düşlerindeki gerçekliğimi yoksa akıp giden zamanın ondan çaldıklarını mı ?
Hayatı bomboştu artık bugün sevilmediği gündü! Tıpkı o ufuk çizgisi gibi; ne güvenli bir liman olabilmişti hayatında, nede güvenli bir limana sığınmış gemi… Hep limandan fırtınanın içine açılan aptal denizciydi o.
şimdi geriye dönüp baktığında pek çok şey yaşamış bir yalnızdı… Elinde hiç bir şeyi kalmamıştı. Yırtık yelkenlerinden başka…
Oysa ne sevenler olmuştu onu. Ama o bilemedi değerini. Fırtınalı denize açılmak farklı geliyordu ona… şimdi ise elerinin arasındayken kaçırmıştı gerçekliği… Geminin son parçası da elinde kalmıştı. Artık, hem gurursuz hem yalnızdı… Kalbi kırılmıştı bir kere… Canı acımıştı…
Bir taş aldı yanından ve azgın denizin içine fırlattı. Deniz taşı yuttu. Dibe ulaştı taş. Artık yeni ve ıslak bir hayatı vardı. Unutmalıydı yaşadıklarını ve savaşmalıydı denizin yıpratan etkisiyle…
Ardından kadın yeniden kadifelerin arasından sahneye çıktı, sadece onun için, eşsiz melodinin arasından usulca öpücük kondurdu kulağına…
“Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bir taşa,
Gözümün yaşları yüzdürürüm hisara doğru.
Yapacak hiçbirşey yok,
Gitmek istedi gitti.
Hem anlıyorum hem çok acı,
Tek taraflı bitti…”
Hüzün !..
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 1 guest
