İntikam

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
Aegron Linwelin
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 2614
Joined: Wed Jul 18, 2007 10:00 am
Location: Bursa
Contact:

İntikam

Post by Aegron Linwelin »

İNTİKAM


1. Bölüm: Beklenen Fırsat

Hızlı hızlı koşuyordu. Arkasından gelen lanet yaratığın onu yakalamasını istemezdi. Akan terler yanağından aşagı doğru süzülüyordu. Köşeyi döndükten sonra mağaranın çıkışını görebildi daha hızlı koşmaya başladı. Mağaranın dışında bir şansının olabileceğine inanıyordu. Koştu ve dışarıya çıkarken arkasından gelen dehşet verici sesi duydu. Bu ses onu pek ürkütmesede ona yem olmak istemiyordu. Mağaranın dışına çoktan çıkmıştı ama hala var gücünlen koşuyordu. Arkasında gelen sesin kesildiğini fark etmesi çok geç olmadı. Arkasındaki ayak sesleri kesilmişti. Birden durdu ve arkasına baktı. Yaratık mağaranın girişinde öylece durmuştu ve onu görmesine rağmen gelmiyordu. Marcus un surat ifadesi değişti ve kendi kendine:

‘Lanet olsun. Bunlar sanki güneşe çıakbiliyor. Ne diye kendimi paralıyorum ki ben ya’ diye söylendi. Sonra elini beline attı ve silahını kontrol etti. Lanet olası yaratığı gidip vurmak istese de ona zarar vermek istemiyordu. O yaratık onun için değerliydi. Onu yakalamak için yüklü miktarda para almıştı.

‘Neyse bugün değil.. Ama seni bir gün elbet yakalayacağım’ dedi ve ilerde duran jipine doğru yürüdü. Yolda giderken hep mağaranın içinde gördüğü kristal yumurtanın ne olduğunu düşünüyordu. Bu yaratığın onu koruduğundan emindi ve efsanelerde de olduğu gibi korunan şey her zaman değerlidir diye düşündü. Yaratıktan çok kristal yumurtayı almak hedefi haline gelmişti. Evinde yaklaştığını anlayınca kafasındaki düşünceleri bir kenara attı ve arabayı garaja doğru sürdü. Garajın kapısı açıldı ve içeri girdi. Ne kadar unutmaya çalışsa da kristal yumurta onun gözünü boyamıştı bir kere. Onu almadan içi rahat etmeyecekti. Derin düşünceler içinde evinin kapısını açmak için cebinden anahtarı çıkardı. Anahtarı kapının deliğine tam sokmuştu ki elinden yere düştü. Zaten sinirli olan bünyesine hakim olamayıp kapıya bir tekme attı ve anahtarı almak için yavaşca eğildi. Tam bu sırada hızla arkasından bir şeyin geçtiğini fark etti. Belindeki silahını hzılıca çekip etrafa bakındı ve:

‘Kim var orda?’ dedi. Ses gelmiyordu. Bir müddet sessiz sessiz etrafına bakındı. Tam kendini hayal gördüğüne inanmaya başlamışken Yolun karşısındaki çalıların içine birden bir şeyin girdiğini fark etti. Giren her ne ise uzun bir kuyruğu vardı. Marcus beline koymakta olduğu silahı yavaşca elinin içinde oynattı. Ellerinin terlediğini hissedebiliyordu. Gecenin bu saatinde bu da neyin nesi diye düşünüyordu. İçindeki korkudan çok heyecandı. Yavaş yavaş çalılara gitmeye başladı tam yaklaşmıştı ki içindeki şey birden evin arka tarafına doğru hızlıca koşmaya başladı. Tam bu sırada onu net görebilmişti. Hızlıca arkasından koşmaya başladı ve evin arkasında onu bahçenin tam ortasında kendine bakarken gördü. Yaratığa silahını doğrultmuştu ki yaratığın ona doğru çok dik baktığını ve gözerlinin kırmızılaştığını hissetti. Yaratık pek de anlaşılmayan bir ses tonuyla:

‘Uyku zamanı’ dedi. Marcus ne demek istediğini anlayamadan kafasına gelen bir tahta ilen yere yüz üstü serildi.

Gözlerini açtığında bir yatağın üzerine yatılıydı. Yan taraftaki masada silahını gördü ve birden korku içinde direk silahına koştu. Masanın üzerindeki silahını alıp etrafa bakınmaya başladı. Büyük bir oda da olduğunu fark etti. Etrafta onlarca tablo ve resimler vardı. Resimlerin çoğunda bahçede gördüğü yaratığın aynısından bir ordu vardı. Resimlere daha dikkatli bakabilmek için yaklaştığı sırada birden ayak seslerini duydu. Ayak seslerinin gitgide yaklaştığını fark edince kapının arkasına saklandı. Kapı yavaşca açıldı ve içeri birden bahçede gördüğü yaratığa benzeyen üç tane yaratık vardı. Siahını onlara doğrultup :

‘Sizde kimsiniz? Neler oluyor burada?’ diyebildi. Yaratıkalr aniden arkalarına döndü ve Marcus’a dik dik baktılar. Marcus ses tonunu biraz daha yükselterek onlara:

‘Size diyorum. Nerdeyim ben? Neler oluyor burada?’ Yaratıkların sinirlendiği her halinden belliydi. Gözleri aynı bahçede olduğu gibi kırmızı olmaya başlamıştı ki içeriye bir adam girdi ve:

‘Yerinde olsam o silahı indirirdim. Onları kızdırmak istemezsin. Ayrıca o silahlan onları öldürmen mümkün değil.’ Dedi. Marcus şaşkınlık içinde adama doğru silahını çevirdi ve :

‘Sen de kimsin?’’ dedi. Adam biraz gülümseyerek:

‘Ben mi? Ben Martor. Sende Marcus olmasın.’ Dedi. Marcus şaşırmıştı:

‘Peki.. Beni nerden tanıyorsun? Ne işim var burada?’

‘Sana çok güzel bir teklifim var Marcus’ dedi Martor ve silahlarını kaldırmış oaln yaratıklara dönerek eliyle indirmelerini işaret etti. Olayın şokunu atlatamamış olan Marcus:

‘Ne teklifi?’ diye sordu. Martor gülümseyerek:

‘Aslında senin yıllardır beklediğin bir teklif’ dedi. Marcus iyice meraklanmıştı ve Martor’ a söylemesini istercesine baktı:

‘Yoksa..’ diyebilmişti ki Martor :

‘Evet. Karının ölümüne sebep olan kişi. Onun kim olduğunu biliyoruz ve o bizimde düşmanımız. Malesef bizden çok güçlü olduğu için ona karşı gelemiyoruz. Adı Liber. Efsanevi yaratıklardan oluşan bir ordunun sahibi. Yer altı dünyasının hükümdarı.’

Marcus şaşırmış bir şekildeydi. Yüzünde bir gülümseme oluştu. Bu gülümsemenin altında kin ve nefret yattığı her halinden belliydi. Yıllar sonra karısının katilinin izini bulmuştu. Bir gün onu öldüreceğine yemin etmişti. Bu onun için büyük bir fırsattı.
Aegron Linwelin
Kullanıcı
Kullanıcı
Posts: 2614
Joined: Wed Jul 18, 2007 10:00 am
Location: Bursa
Contact:

Post by Aegron Linwelin »

2.Bölüm: Gerçekler….

Marcus, Martor’a döndü ve:

‘Peki benim ona karşı gelebileceğim fikrine nasıl kapıldınız? Tamam en büyük düşmanım olabilir ama sizin bile karşı koyamadığınız birine benim nasıl karşı koymamı beklersiniz?’’ dedi. Martor un yüz ifadesi ciddileşmiti. Marcus a sırtını dönerek:

‘Bak Marcus şimdi anlatacaklarım senin hayatının dönüm noktası olabilir. Senin ve karınla ilgili gerçekleri öğrenme vaktin geldi sanırım’ dedi ve Marcus’un merakla söylemesini beklediğini görünce sözüne devam etti.

‘Eşin. Aslında senin sandığın gibi sıradan bir insan değildi. Olağanüstü güçleri olan 8 kişiden biriydi. Seçilmişler olarak bilinirlerdi. Adaleti sağlayan koruyuculardı fakat eşin Kate daha doğrusu Liblin bir gün sana aşık odluğunu ve seçilmişlerle artık yollarını ayırmak istediğini söyledi. Seçilmişler buna pek de olumsuz yaklaşmadı. Liblin buna sevinmişti ve onların aralarından ayrıldı. Onların aralarından ayrılmakla Liber’ in istediği şeyi yapmış oldu. Liber’in şu anda bu kadar güçlü olabilmesinin sebebi Liblin aslında. Liber seçilmişlere karşı tek başına savaşamazdı ama yalnız bir seçilmişi halledebileceğine inanıyordu ve Liblin onun için büyük hedef olmuştu. Bir gece ansızın onu yatağında kutsal hançer ile bıçaklayıp güçlerinin sahibi oldu. Liblin öldüğünde tüm güçleri ona geçmiş oldu. şimdiki hedefi ise tam olarak sensin. Yarım bıraktığı işi bitirmek istiyor. Liblinin güçlerinin bir ksımını sana verdiğini biliyor ve aç gözlü biri olarak onunda sahibi olmak istiyor.’

Marcus iyice şaşırmıştı ve Martor’a dönerek:

‘Peki sen bunca şeyi nasıl biliyorsun? Sana nasıl güvenebilirim?’ diye sordu. Martor biraz durdu ve yüzünü Marcus’a döndü ve ona doğru yaklaştı. Kolunu sıvazladı ve:

‘Bu işareti biliyor musun?’ dedi. İşareti gören Marcus:

‘Kate’ in kolundaki…’

‘Evet aynı isaret. Ã?ünkü bende bir seçilmişim. Liber sadece Liblin i değil sırayla tüm seçilmişleri devirdi. Yedimizde hayattayız ama hiçbirimizin güçleri yok artık. Liber hepmizin güçlerini birer birer aldı. Fakat bizi öldürmekte güçlük çektiği için bizi hapislerde tuttu. şimdi hapisten kaçtık ve Dünya’nın dört bir yanına dağildık. Büyük savaş için müttefikleri bir araya topluyoruz.’

Marcus’un şaşkınlığı gitgide artıyordu. Kate in ölümünden sonra birçok yaratık avlamış ve mesleğini bu yönde değiştirmişti. Anlatılanları dikkatlice dinliyor Martor’a olan güveni gitgide artıyordu.

‘Güçlerimizi geri kazanmamızın tek yolu sensin Marcus. Eğer Liberin elinde bulundurduğu kutsal hançeri alabilir ve onun kalbine saplayabilirsen hepimizin güçleri geri gelecektir.’

Marcus’un heyecanı artmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu. Liber’e karşı olan düşmanlığı gittikçe artıyor ve içindeki nefreti körüklüyordu. Bir müddet duraksadıktan sonra Martor’a baktı ve:

‘Ölümüm pahasına olsa dahi o lanet herifi öldüreceğim. Size gelince güçlerinizi kazanmanız Dünya için şart. Bu yüzden mantıklı bir plan yaparak hareket etmeliyiz’

Martor Marcus’u ikna ettiğine sevinmişti ama bunu Marcus’a beli etmeden:

‘Tek ümidimiz sensin. Ama bir problemimiz var. Senin sahip olduğun güçleri kullanmayı öğrenmen lazım. Bu o kadar zor değil ama bunu sana öğretebilecek tek kişi var. O da Liber’in en ünlü hapishanelerinde hapis edilmiş durumda. İlk olarak işe güçlerini kullanabilmekten başlamalıyız. Bunun içinde gidip Büyücü Leomer’i kurtarman lazım.’ Dedi.

Marcus’un kafası artık allak bullak olmuştu. Dünya’nın geleceğinin onun ellerinde olması ona ağır geliyordu. Bu yükü kaldırabilirmiydi bilemiyordu ama bildiği tek şey vardı. Eşini öldüren biri o yaşarken yaşamamalıydı. Bunu ne pahasına olursa olsun yapmaya hazırdı. Martor derin düşünceler içine dalmıştı. Uzun beyaz saçlarını eliyle geriye doğru attı. Genç görünümlü olmasına rağmen yüzyıllardır yaşıyordu.

Marcus’a baktı ve onun bişey demesine izin vermeden:
‘Bugünlük bu kadar yeterli. Dinlenmelisin.’ Dedi . Eliyle yaratıklara bir işaret yaptı ve:

‘Marcus’a odasını gösterin’ dedi. Yaratıklarda ‘Emredersiniz’ diyebildi. Kırmızı gözleri eski haline ancak dönen yaratıklar Marcus’a baktı ve onun yürümesini beklercesine iki yanına geçtiler. Marcus odasına kadar bir şey söylemek istemese de bir yaratık avcısı olarak gördüğü ilk konusan yaratıklara :

‘Siz tam olarak nesiniz?’ diyebildi. Konusan bir yaratıka bunu dedikten sonra sanki ayıp bir şey yapmış gibi hissetti kendini. Yaratıklardan biri Marcus’a dönerek biz seçilmişlerin koruyucularıyız. Hayatımız boyunca onları korumakla yükümlüyüzdür. Yaratık sustu ve yoluna sessizce devam etti. Marcus’un odasına girmesini beklediler. Marcus odasına girdikten sonra birkaç dakika daha orda durdular ve gerisin geriye geldikleri yöne doğru gittiler. Marcus kapının arkasından onları dinlemiş ve gitmelerini beklemişti. Günün bütün yorgunluğunu ancak hissedebilen Marcus gümüş kaplama silahını çıkardı ve yatağın kenarına koydu. Günün yorgunluğu ile hemen uykuya daldı. Bu Marcus’un belki son rahat uykusuydu. Artık savaş başlamıştı……….
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests