CATBOY İLE SONU OHA EFEKTİ İLE BİTEN Ã?YKÃ?LER DİZİSİ
"KUSURSUZ AşK"
Gökhan, severek evlenmişti. Altı yıllık evliliğin ardından da hala bunu kendinden emin bir şekilde dile getirebiliyordu. Ama eşi Sevgi ile arası ne zaman, niye ve nasıl bozulmuştu anlam veremiyordu. Sorun kimdeydi bilemiyordu. Eşini hala çok seviyordu ama eşinin ona karşı olan ilgisizliği Gökhan"ı boşanma yoluna doğru sürüklüyordu.
En sonunda Sevgi ile bu konuyu ciddi bir şekilde konuşmaya karar vermişti. Son bir yıla kadar her şey güzel gidiyordu, ne oldu da artık değişmişti öğrenmek hakkıydı Gökhan"a göre. Sevgi"ye göre sorun Gökhan"da değildi. Gökhan yapması gereken neyse yapıyordu, ama Sevgi kendisini artık içi boş bir teneke parçası gibi gördüğünü söylemişti kocasına. Hislerini kaybetmişti, hatta aşık olduğu zamanları bile hatırlamakta zorlanıyordu.
Bir hafta bir daha bu konuyu konuşmadılar. Sabah işe gittiler, akşam eve döndüler. Akşam yemeğinde birbirlerini görüyorlardı, yatak odalarını ayırmamışlardı. Ama Sevgi erkenden yatıyordu, Gökhan gece geç saatlere kadar televizyona bakıyordu boş boş. Eskiden olsa birbirlerine sarılarak uyurlardı, şimdi iki yabancı gibi olmuşlardı.
Ertesi günü Sevgi kahvaltıda tekrardan bu konuyu açtı: "Dikkatlice düşündüm de, sorun belki gerçekten de sendedir. Ne bileyim, değişmiyorsun işte. Hep aynısın. Biraz kadınlar farklılık görmek isterler."
Farklılık derken Gökhan eşinin ne demek istediğini anlamamıştı. Ama o da bulduğu bir çözümden bahsetmek istedi: "Aslında ben de bu konuyu düşündüm ve sorunun ne olduğunu anlamak için bir uzmandan yardım almaya karar verdim."
"Psikolog diyorsun yani, harika bir fikir. Belki de benim de gitmem gerekiyordur. Gerekirse birlikte gideriz, ama merak etme bu işi çözmenin bir yolunu bulacağız." diye karşılık verdi Sevgi zoraki bir gülümseme eşliğinde.
Sevgi akşama eve vardığında eşine bir arkadaşından iyi bir psikolog tanıdığı olduğunu öğrendiğini anlattı. Gökhan bu habere sevinerek: "Tanıdıksa daha iyi olur, o zaman ben yarın giderim." dedi.
Böylece Psikolog Hüsnü Karakaçan ile Gökhan böyle ilk kez karşılaştı. Hüsnü Bey biraz acayipti. Sorduğu soruları hiç düşünmeden soruyor gibiydi, ama Gökhan nedense Hüsnü Bey de bir doğallık bulmuştu ve onunla rahatça dertlerini anlatabiliyordu.
Bir ay boyunca görüştüler. Hüsnü Bey ikisini beraberce değil de ayrı ayrı alıyordu odasına. Gökhan zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu, hipnoz terapisinde hissediyordu kendisini. Genelde sohbetlerinin ana konusu Sevgi"nin kendisine karşı olan ilgisizliği oluyordu.
"Demek hala Sevgi size karşı ilgisiz davranmaya devam ediyor." dedi Hüsnü Bey. Gözlüğüyle oynayıp duruyordu ve bir yandan da boşta kalan eliyle önündeki kağıda bir şeyler kararıyordu. Başta Gökhan saf gibi rapor tutuyor hastasıyla ilgili diye düşünmüştü, ama sonra fark etti ki hayvanat bahçesini dolduracak cinsten hayvan çizimleriyle doluydu önündeki defterler.
"Evet, aynen doktor. Başıma günde bir sürü ilginç şey geliyor, onları heyecanla anlatmak istiyorum. Ama onun tek tepkisi hımlamak oluyor. Bunu hak edecek ne yaptın anlayamıyorum." diye dert yandı Gökhan. Dudakları kurumuştu ve konuşmaktan değildi bu, çünkü daha demin bir bardak su içmişti.
"şu başınıza gelen ilginç olaylara dönelim isterseniz, bakalım belki bana da size olduğu kadar ilginç gelecek mi bu olaylar? Belki de sorun budur, eşinize göre ilginç değil sıradan olaylar olarak yaklaşıyordur anlattıklarınıza." diye tahminde bulundu Hüsnü Bey.
"Yolda hapşıran bir köpek ya da kalçası kırık bir kadının durmayan otobüsün peşinden koşturmaya çalışması gibi olaylar değildi anlattıklarım, tamam arada onlar da olabiliyor ama görmeniz lazım, anlatınca pek ilginç gelmiyor köpeğin hapşırınca yere yapışan sümük parçaları." diye sızlandı Gökhan.
"O zaman neymiş bu ilginç olaylar?"
"Mesela mahallemizde geçen ay yağmurlu bir gündüz vaktiydi hatta, siyah paltolu birisinin genç, şu metalci gençler vardır ya hani işte onlardan birini susturucu takılmış tabancasıyla öldürmesine tanık olmuştum. Katil benim onu gördüğümü anlamamıştı, ben de ambulans çağırmıştım ama gencin yanına gitmeye korktuğumdan yolumu değiştirmiştim. Sonra olay yerine polisler filan gelmişti ve olayın tanığı olduğum için beni karakola ifade vermem için götürdüler. Bir günüm karakolda geçmişti, olayı bir mafya olayına bağladılar ama yine de kesin olarak neden o gencin öldürüldüğü aydınlatılamıştı ve katil de bulunamamıştı. Neyse ben de eve geldim ve doğal olarak bu gerilim dolu maceramı paylaşmak istedim ama eşim bana dönüp tuzu uzatabilir misin hayatım diye sordu."
"Belki kulaklık vardır kulağında, müzik dinliyordur."
"Nereden bildiniz? Evet, bir de müzik dinliyormuş. Yani ben yarım saat anlattım ona, insan merak eder bu adamın çenesi niye durmuyor diye bakayım ne anlatıyor ama o da yok, o sadece yemeğinin tuzunun derdinde."
Doktor pas yeşili rengindeki duvar saatini göstererek: "Çok ilginç bir anınızı daha öğrendiğime sevindim, Gökhan Bey. Ama zamanımız doldu. Bakınız pas rengimdeki duvar saatimde bunu onaylıyor." dedi.
"Ya sanki hipnoz altında gibiyim, konuştuklarımızın yarısından çoğunu hatırlamıyorum, hatırladıklarımın yarısından çoğunu da neden hatırladığımı hatırlamıyorum."
"Size bir öneri Gökhan Bey, en azından bu hafta fantastik filmlerden uzak durun." dedi doktor ve Gökhan"ı geçirdi.
Gökhan eve geldiğinde askılığa selam verdi ve on yıllık eskimemeye kararlı ceketini astı. Eşinin yine tuzu eksik kabak dolmalarını ne kadar da özlediğini acı bir şekilde fark etmişti, çünkü açtı ve ne olsa yiyebilirdi.
Mutfağa girdi ve mutfakta kimseyi bulamadı. O da yatak odasına geçti ve orada da kimseyi bulamadı. Korkarak dolapları açtı tek tek, yoksa terk mi etti diye. Işıkların tamamı kapalıydı, elektrik mi kesildi diye kontrol etti ama düğmeye bastığında ışık tekrar yandığına göre elektriklerin kesik olmadığına kanaat getirdi.
Yemek odasında bir ışık süzmesi fark ediliyordu daha çok uçan bir sineğin kanadından yansıması sayesinde görebildiği. Sineği elinin tersiyle ittikten sonra yemek odasına girdi ve onu gördü. O diye ismini bir süre hatırlayamadığı eşi Sevgi"ydi. Ã?ünkü en son ne zaman onu böyle şık bir elbiseyle gördüğünü hatırlayamıyordu bile.
Seksiliğinin doruklarında muhteşem siyah, dekoltesi fazla kaçmış bir elbiseyle karşıladı Sevgi kocasını. İki mum ışığı yüzünden bir süre Gökhan odaklanmak istediği iki diğer şeye odaklanamadı. Sevgi, eşinin yanağına bir öpücük kondurduktan sonra: "Sana en sevdiğin yemeklerden yaptım. Lahana çorbası, kereviz dolması ve hint ördeği kanadını belki beğenmezsin diye ekstradan sucuklu pizza da sipariş ettim." diye günün akşam yemeğini tarif etti.
Ã?orba fazla suluydu, dolmanın tuzu azdı, ördeğin de tüyleri alınmadığından damağa yapışıyordu hep et. Ama sucuklu pizza fena değildi. şapırdatmamaya özen göstererek yemeğini yedi Gökhan ve sonra eşiyle birlikte özen günlere sakladıkları pas yeşili rengindeki şarapdan içtiler.
"Bu şarap değil bence, bizi kazıklamış olmalılar zamanında hayatım. Pas yeşişi renginde şarap olduğuna emin misin?" dedi hafif sarhoş olmaya başlamış Gökhan.
"Zaten o pas yeşili değildi, kırmızı şaraptı. Ben eczanede çalışan bir arkadaşımdan aldığım özel bir ilacı attıktan sonra rengi pas yeşiline dönüştü." diye yanıt verdi Sevgi.
"Ben de neden bu kadar beni sıcak bastı diyordum."
Oturma odasına geçtiklerinde televizyonun açık, sehpanın üzerine çeşitli kuruyemiş ve çerezlerle süslenilmiş olduğunu gördü Gökhan. Pancarı andıran yüzüyle: "Bana sakın bu akşam yüzüncü tekrarı yayınlanan Aşk Yasak Olunca Ne de Güzeldir isimli diziyi izleyeceğini söyleme." diye kızarak söyledi.
"Bu akşam senin için ne kadar önemli biliyorum. Fenersaray ile Galatataş arasında oynanacak olan basketbol maçını izlemek istersin diye düşündüm ve ben de bunları hazırladım."
"Harikasın hayatım, bu pas yeşili rengindeki aslen kırmızı olması gereken şarabın üzerine çok iyi gelecek."
Basketbol maçı ilerlerken eşi de Gökhan"a hizmet etmeye devam ediyordu. Kuruyemişler bittikçe yenilerini dolduruyordu. Arada bir birlikte tezahürat ediyorlardı. Ama genelde Gökhan"ın tuttuğu takımın kaybetmesinden doğan şiddetli küfür ve hakaret dolu bağırışları duyuluyordu.
Altkomşularının pencerelerinden içeri gönderdiği içinde anlaşılması zor ama uzaktan bakıldığında erkek cinsel organını andıran resimlerin olduğu bir ayakkabının ardından maç da bitti. Gökhan"ın keyfi yerindeydi. Alnı ayakkabının çarpması yüzünden kanıyor olsa da takımı son anda atağa geçmiş ve basketleri sıralamıştı.
"Ne diyorum hayatım biliyor musun? Arkadaşım bana şu filmi verdi, izlememiz için de çok ısrar etti." diye öneride bulundu Sevgi.
"Bu eczanede çalışan arkadaşın değilse kabul ediyorum." dedi gülümseyerek Gökhan.
Film bir saat on dakika sürmüştü. Filmin konusu birbirleriyle sevişirken aynı anda yiyen deli iki çiftti. Polis eve giriyor ve onların vücut parçalarıyla dolu midelerini buluyordu sadece. Gökhan, midesini tutarak: "Sanırım o şarap bunun içindi." dedi film sona ererken.
"Hayır, aşkım. İlaç asıl şimdi işimize yarayacak." dedi ve Gökhan"ı ensesinden tuttuğu gibi yatak odasına sürükledi.
Yatağın kırılmaması bir mucizeydi, dahası altkomşuları bile durumu fark ettiğinden yeni bir ayakkabı hazırlamamıştı. Sert ama yer yer yumuşak tonlamada seyreden bir aşk macerasıydı bu, Gökhan ve Sevgi sanki ilk kez deneyimledikleri bir şeymişcesine anın tadını çıkartıyorlardı.
Pas yeşili şarap cidden etkisini göstermişti. Ter kokusu tüm odayı sarmış olsa da ikisi mutluluk hormonlarının tavan yapmasının sonucunu yüzlerinde şebek bir ifadeyle gösteriyorlardı. Gerisi ise gözler kapalı, tam gaz horlama dolu bir uykuydu.
Gökhan gerinerek uyandı. Kasları acıyordu artık, bir dahakine bu kadar zorlamaması gerektiğini kafasına yazdı. Sağ eliyle yaya yaya burnunu kaşırken sol eliyle eşinin saçını oynamak için harekete geçti ama boş yastıktı eline gelen tek şey. Bir hışımla kalktı yataktan, sanki hırsızlar gelmişti de sevgili eşini çalmışlardı.
Sevgi ama odadaydı ve Gökhan"ın uyanmasını bekliyordu. Elinde susturucu takılmış bir tabanca vardı ve onu eşine doğrultmuştu. Ağlıyordu, gözyaşlarını durduramıyordu ama yapması gereken de belliydi, çünkü emirler kesindi.
"Sen osun, sen o katilsin." dedi Gökhan kafasına dank ederek.
"Bunu tahmin etmen yakındı, bu yüzden seni o doktora yönlendirmiştim. Böylece hipnoz seansları işe yararsa o olayı unutabilirdin. Ama olmadı, her seferinde evlilik yıldönümümüzü bile unutan o şapşal beyninle hipnoz seansının ardından doktora eşim bana ilgisiz diye o olayı anlatmaya devam ettin." diye anlattı Sevgi, ağlamasını durduramayarak.
"Bu yüzden bana ilgisizdin, çünkü yeni işin buydu. İnsanları öldürüyordun. Peki neden?"
"Bir nedeni olmalı mı? Dedim sana, ben farklılık arayışı içindeydim, sonra da kiralık katil oluverdim. Sen ama hep bana karşı dürüsttün, benim kusursuz erkeğimdin. Uyuşturucu çalıp bu işten sıyrılabileceği sanan o serseriyi öldürdüğümü görmeseydin de böyle devam edebilirdi."
"Bunu yapma, her şeyi düzeltebiliriz." diye haykırdı Gökhan umutsuzca.
"Hayır, bunu yapmam gerekiyor yoksa beni öldürürler bu sefer ve ölmek istemiyorum. En azından seni sevdiğimi bil ve sana son kusursuz bir gece yaşatmaya çalıştım. Özür dilerim hayatım ama daha fazla konuşamam yoksa seni öldüremeyeceğim."
"Lütfen, du..."
Ama durmamıştı, Sevgi Gökhan"ı öldürdükten sonra evden çıktı ve bir daha da geri dönmedi.
Catboy ile OHA efekti ile Biten Öyküler Dizisi
"İTİRAF"
"Seni seviyorum. Yok bu çok sade oldu. Peki şu nasıl? Seni... çok seviyorum. Daha dolu oldu cümle değil mi? Hey Ali sana diyorum."
Gökhan aşıktı. Kızın birinden hoşlanıyordu ama bir türlü ona açılamıyordu. Kızın da ondan hoşlandığına emindi, çünkü çok iyi anlaşıyorlardı ve ne zaman uzaktan kıza baksa kız gülümsüyordu ona. Ali ise arkadaşının durumunu biraz fazla abarttığını düşünüyordu.
"Ã?ncelikle kısa cümleler kur. Ã?ünkü böyle olunca yapay geliyor kulağa, biraz içten olmalısın." diye uyardı Ali ve sevgilisine aldığı hediyeyle uğraşmaya devam etti.
"Ne aldın, sevgiline?" diye sordu Gökhan ve Ali yanıtı vermeden hediyenin ne olduğunu Gökhan anladı: "Kıza bunu mu aldın? Frp"den çakmadığını söylemiştin."
"Evet, çakmıyor. İşte ondan aldım zaten, ne olduğunu anlamaz. Monopoly gibi bir şey zanneder." diye karşılık verdi Ali.
"Deli misin sen, kardeşim? Bu Usta Dwaxer"in zarsız frp sistemleri serisinden, çok değerlidir. En son Almanya"da ödül kazanmıştı yarattığı Dwaxer markasıyla." dedi heyecanla Gökhan.
"Ã?yle mi? Sen nereden biliyorsun bunları?"
"Zamanında Dwaxer"in şirketinde beta tester olarak çalışırdım aga." dedi Gökhan gerinerek ve hava attığını zorla belli etmek için maymunsu bir ifade takınarak.
"Ya bunu alacağına Orange Box alsaydın birileri gibi, sevgilin yanında olmasa bile internette oyununu oynardınız." diye öneride bulundu ardından.
"Sen benimle uğraşacağına kızla konuş. Bak kitap kulübünden çıkmak üzeredir." dedi Ali ve arkadaşının cesurca hamlesini yapmasını bekledi.
En azından ilk hamlesi cesurcaydı. Kitap kulübünün yapıldığı binaya yürümekte zorlanmamıştı. O sırada şişman bir kız da elinde çikolatayla Gökhan"a çarparak cesurca olmasa da sert bir hamlede bulunmuştu. Kız utanarak Gökhan"ın kalkmasına yardım etti.
Gökhan ise sinirlenerek: "Kızım, sen mal mısın? Kaç kere diyeceğim, şu çikolatanı yerken biraz da etrafına bak. Zaten fizik kurallarına göre yaşaman bile bir mucize senin, bu toprak seni nasıl taşıyor hayret ediyorum." diye söylendi.
Kız ise: "Hep böyle yapıyorsun ama Gökhan. Sen benimle dalga geç, ileride kilolarımdan arınacağım. Pilatese başlıyorum yarına." dedi.
"Hadi bırak bu işleri, Sevgi. Sen kilo versen bile benim hayallerimdeki kusursuz kadın portresinin en fazla çerçevesinin kiri olursun." dedi Gökhan ve ağlayarak kızı gönderdi. O sırada yanından geçen ihtiyar bir adam: "Dikkat et, oğlum. Kızları öfkelendirmeye gelmez, intikamını öyle bir alır ki yatağında ölünü bulurlar sonunda." dedi.
Gökhan yaşlı adamın dediklerini takmadan kitap kulübünün bulunduğu binaya yürümeye devam etti. Ayakları son anda geri gitmek için bir dönüş yapacaktı ki bir sarsıntı tüm planlarını altüst etti. Başını yukarı kaldırdığında bir uçağın havada üç parçaya ayrıldığını gördü. Kitap kulübünden insanlar korkarak çıkıyorlardı.
Gökhan: "Aman yine şu Los Angelas"dan kalkıp Sydney"e giden yolcu uçağı değil mi? Her ay aynı oluyor bu uçağın sonu da." dedi şapşal bir ifadeyle. Sonra ona kızan topluluğa bakarak: "Tamam ya, ölen yolcular için Allah"tan rahmet, sevenlerine baş sağlığı da dileriz. O kadar duygusuz değiliz." diye ekledi.
Sevdiği kız da kitap kulübünden çıkmıştı elindeki tek bir kitapla. Toprağın şarkısı Yeniden isimli bir şiir kitabı vardı elinde. Gökhan kitaba bakarak: "Sanırım kitap kulübünden atıldım." dedi.
Kız gülümseyerek: "Gökhan, sırf benim için kitap, şiir, tiyatro ve sinema kulübüne üye olmana gerek yok. Herkes edebiyata ilgi duyacak değil ya, bunun için sana bozulmam." dese de Gökhan: "Olur mu öyle şey? Ben kitapları çok severim. Hatta dün gece üç kitap bitirdim." diye karşılık verdi.
"Hadi ya, hangileri?"
"şeydi... Biri Denizler altında 20000 Fersah, diğeri Esrarlı Ada, bir diğeri de Toprağın şarkısı Yeniden."
"Ağır değil mi bu kadar kitap bir gecede? Bir de elimdeki şiir kitabı daha kitapçılara dağıtılmadı ki yazar bizzat kitap kulübüne bugün katılmıştı da yani ilk bize hediye verdi kitabını."
"şiir kitabının yazarı kuzenimin çok yakın arkadaşıyla aynı şehirde oturuyormuş, hemşeri çıkınca işte yazar bana da kitabından vermişti."
Kız yalandan hoşlanmazdı ve belli ki Gökhan yalan söylüyordu: "Yazarın adı ne, çabuk söyle. Üç saniyen var."
"Kerem Cantekin, Toprağın şarkısı isimli şiir kitabıyla tanınıyor. Yeni şiir kitabı Toprağın şarkısı Yeniden de yarın tüm kitapçılarda satışa çıkacak." diye yanıtı hiç düşünmeden koydu ortaya Gökhan.
"Etkilendim demek isterdim, Gökhan ama kitap kulübünün önündeyiz ve arkamdaki posterde bu verdiğin bilgiler aynen yazıyor." dedi kız ve sonra: "En iyisi daha da rezil olmadan görüşürüz faslına gelmeni öneriyorum sana." diye ekledi.
"Peki, ama önce bir soru sormam gerekiyor. Bunu sormam lazım, aslında bir kaç gündür düşündüğüm bir şeydi."
"Sor o zaman."
"İsminin anlamı ne?
"Efendim? Meltem"in anlamını mı soruyorsun cidden?"
"Ay, frekans karıştı. Kusura bakma, arada oluyor bana."
"Görüşürüz Gökhan." dedi Meltem ve Gökhan"ı kepazeliğiyle başbaşa bıraktı.
Gökhan metroya binmiş, eve dönüş yolunda düşüncelere boğulmuş bir haldeydi. Nerede hata yapmıştı, en azından isminin anlamını sormak dışında bir hata yapmadığını düşünüyordu. Tamam, bir de kitap okumasıyla ilgili yalan söylemişti. Kızları etkilenmenin tek yolu illa özgüven olmak zorunda mıydı?
"Ben de eksik olan tek şey özgüven zaten. Lütfen en azından bir karakteristik özelliklerimi resetlesem de, şu çekingen ve korkak yerine cesur ve atılgan özelliklerini alsam diyorum. Bir kerecik ya, valla kimseye söylemem."
Gökhan böyle kendi kendine konuşurken metroda zaman durmuş gibiydi sanki. İnsanlar hareket etmiyordu. Kapkaranlık olmuştu içersi. Gökhan korkarak yukarı baktı: "Senin bizzat gelmene gerek yoktu, ben dilekçe halinde de yollardım."
Japon, samuray kıyafetli bi adam ortaya çıktı. Garip bir kılıcı vardı ve Gökhan"a bakarak: "My name is Hiro Nakamura. I came from the future." (Benim adım Hiro Nakamura. Gelecekten geliyorum.)
Bir kaç saniye boyunca süren sessizlik zaman durduğundan dolayı bir kaç saniye sürse bile sürmemiş gibi geliyordu Gökhan"a. Sonra gizemli adam: "This is not New York? Sorry. Need to go." (Burası New York değil mi? Özgünüm. Gitmem gerek.) dedi ve kayboldu Gökhan"ın gözünün önünden.
Gökhan adamın arkasından: "Burası İzmir, samuray birader. Burada metro hep Bornova yönüne gider, bilgin olsun bir daha yanlışlıkla gelirsen." diye bağırdı, ama artık zaman akmaya devam ettiğinden Gökhan yine topluluk içinde rezil olmuştu. O da kızarak: "Gökyüzünde uçağın anlamsız yere üçe bölünmesini garipsemiyorsunuz da zamanı durdurabilen bir samurayla konuştuğuma mı inanmıyorsunuz?" dedi.
Eve vardıktan sonra bir gün boyunca düşündü durdu. Kıza açılacaktı. Başka çaresi yoktu. Kararlıydı. Yarın olsun ilk iş konuşacaktı. Doğal olarak ertesi günü geldiğinde Gökhan bu kadar kararlı olamamıştı. Kızı uzaktan gördü, yanında bir arkadaşı vardı. Konuşuyorlardı.
Meltem, Gökhan"ı görünce gülümsedi ve selam verdi. Gökhan da gülümsedi ama kızın yanına gidemedi.
Arkadaşı olan Derya, Gökhan"ı göstererek: "Bu şapşal sana gerçekten de aşık. Yarım akıllı bir şey, ama çok sevimli. Bir de saçı yakında dökülür bunun, o zaman da sevimliliği kalmaz sadece yarım akıllılığı kalır." diye anlattı.
"Ã?yle deme. Aslında aptal değil, sadece hayal gücü fazla gelişmiş ve çok çabuk pes ediyor, bir de fazla alıngan. Onun dışında çok şeker bir çocuk. Biliyorsun, arada o mesele olmasaydı gerçekten de teklif etmeyi bir başarabilse kabul ederdim onunla çıkmayı." diye belirtti Meltem.
"Bu böyle gitmez ama, oyalanıp duruyorsunuz. Onun diyeceği filan yok, baksana yanına gelmeye bile korkuyor, balkabağı beyinli. Sen itirafta bulun ilk bence, o da öğrenmiş olur hem."
"Haklısın, itiraf zamanı geldi bence de."
Meltem şiir kulübünün düzenlediği bir etkinliğe katılmıştı. Ã?nlü bir şair gelmişti ve hayranlarının sorularına yanıt veriyor, kitaplarına imza atıyordu. Gökhan da kızı burada bulacağını bildiğinden kuyruğa yapışkan kedi tüyü gibi giriverdi.
Kızı ortalarda göremedi. Ama sonunda Gökhan da şairle gözgöze gelmişti. Gökhan ne diyeceğini bilememişti. Masaya baktı ve şairin adını gördü: Sinan Onur Altınuç.
"Ben şiirlerinize bayılıyorum, sizin büyük bir hayranınızım." dedi o anda Gökhan.
"Tahmin edebiliyorum, yoksa bir saat boyunca bu sırada beklemezdin." diye karşılık verdi ünlü şair.
Kuyrukta beklerken bir kızın okuduğu şiiri hatırlayarak: "Düşündüm de hani Okyanus gibi Hayat isimli bir şiiriniz vardı, ben buna katılmıyorum. Bence hayat okyanus gibi değil." dedi. Kendine güveni gelmişti.
"Zaten ben de bunu anlatmak istemiştim. Tabi şiirimi okusaydın anlardın, genç adam.
"Hadi ya, o zaman neden başlığı aldatıcı yaptın ki?"
"Senin gibi kazlar karşıma geçip bu yorumu yapsın diye değil herhalde. Hadi birader, çık git, hayranlarımın önünü kesiyorsun."
Başka bir rezillik vakası daha kayıtlara eklenmişti. Gökhan üstüste bunları yaşadığına inanamıyordu. Yukarı bakarak: "Bir ışık lütfen, sadece bir ışık..." dedi ve bu sözün ardından yolun ortasından yürüdüğü için bir otobüs tarafından ezilmekten son anda kurtuldu. Kaldırıma vardıktan sonra: "Umut ışığı olarak söylemiştim ama ben." diyebildi.
Meltem de Gökhan"ı arıyordu her yerde. Artık itirafta bulunacaktı. Gökhan"ı tam görmüştü ve ona koşturarak ilerliyordu ki ayağını burktu ve yere düştü. Acı içinde Gökhan"a seslendi, ama seslenmesi yarım kaldı, kafasına yanındaki inşaattan tuğla düşmüştü.
Gökhan kendi kafasına tuğla yemiş gibi hissetmişti ve arkasını döndüğünde kan revan içinde sevdiği kızı görmüştü. Hemen ambulans çağırıp olay yerinden uzaklaşmak istemişti, sonra üstüne kalabilirdi sonuçta. Ama korkaklığı bir kenara bıraktı ve kızın yanına koştu. Herkes etkinlikteydi ve kimse bağırışmaları duymuyordu. Gökhan da o halde kızı bırakmak istemiyordu.
"Gitme, Gökhan. Sana söylemek istediğim bir şey var."
Meltem"in onun gitmesini engellemek için eliyle Gökhan"ın pantolonunu çekiştirmesi gerekmişti. Gökhan ise yardım edin diye bağırıyordu.
"Sana diyorum, mal. Bir dinlesene. Sana bir itirafta bulunacağım." dedi Meltem sonunda.
"Peki, ben de o zaman sana bir itirafta bulunacağım." dedi Gökhan sorumsuzca. Bunun zamanı değildi, kızın başı kanıyordu. Ona yardım etmeliydi, ama başka çaresi de kalmamıştı. İtiraf zamanı gelmişti, belki peşinden ölüm de geliyordu.
"O zaman aynı anda söyleyelim de birimiz itirafta bulunduğunda diğeri geri adım atmasın." diye önerdi Meltem.
Gökhan heyecanlanmıştı. Meltem"in de en sonunda onu seveceğini söyleyeceğini biliyordu ve bundan dolayı mutluydu. Ama keşke böyle kanlı bir şekilde olmasaydı diye düşünmeden edemedi.
İki itiraf aynı anda duyuldu. Gökhan"ın diyeceği belli olsa da Meltem"in itirafı Gökhan"ın şişman ama zayıflamaya kararlı kadınlara yönelmesine yol açacaktı.
"Senden hoşlanıyorum."
"Ben eşcinselim."
"Seni seviyorum. Yok bu çok sade oldu. Peki şu nasıl? Seni... çok seviyorum. Daha dolu oldu cümle değil mi? Hey Ali sana diyorum."
Gökhan aşıktı. Kızın birinden hoşlanıyordu ama bir türlü ona açılamıyordu. Kızın da ondan hoşlandığına emindi, çünkü çok iyi anlaşıyorlardı ve ne zaman uzaktan kıza baksa kız gülümsüyordu ona. Ali ise arkadaşının durumunu biraz fazla abarttığını düşünüyordu.
"Ã?ncelikle kısa cümleler kur. Ã?ünkü böyle olunca yapay geliyor kulağa, biraz içten olmalısın." diye uyardı Ali ve sevgilisine aldığı hediyeyle uğraşmaya devam etti.
"Ne aldın, sevgiline?" diye sordu Gökhan ve Ali yanıtı vermeden hediyenin ne olduğunu Gökhan anladı: "Kıza bunu mu aldın? Frp"den çakmadığını söylemiştin."
"Evet, çakmıyor. İşte ondan aldım zaten, ne olduğunu anlamaz. Monopoly gibi bir şey zanneder." diye karşılık verdi Ali.
"Deli misin sen, kardeşim? Bu Usta Dwaxer"in zarsız frp sistemleri serisinden, çok değerlidir. En son Almanya"da ödül kazanmıştı yarattığı Dwaxer markasıyla." dedi heyecanla Gökhan.
"Ã?yle mi? Sen nereden biliyorsun bunları?"
"Zamanında Dwaxer"in şirketinde beta tester olarak çalışırdım aga." dedi Gökhan gerinerek ve hava attığını zorla belli etmek için maymunsu bir ifade takınarak.
"Ya bunu alacağına Orange Box alsaydın birileri gibi, sevgilin yanında olmasa bile internette oyununu oynardınız." diye öneride bulundu ardından.
"Sen benimle uğraşacağına kızla konuş. Bak kitap kulübünden çıkmak üzeredir." dedi Ali ve arkadaşının cesurca hamlesini yapmasını bekledi.
En azından ilk hamlesi cesurcaydı. Kitap kulübünün yapıldığı binaya yürümekte zorlanmamıştı. O sırada şişman bir kız da elinde çikolatayla Gökhan"a çarparak cesurca olmasa da sert bir hamlede bulunmuştu. Kız utanarak Gökhan"ın kalkmasına yardım etti.
Gökhan ise sinirlenerek: "Kızım, sen mal mısın? Kaç kere diyeceğim, şu çikolatanı yerken biraz da etrafına bak. Zaten fizik kurallarına göre yaşaman bile bir mucize senin, bu toprak seni nasıl taşıyor hayret ediyorum." diye söylendi.
Kız ise: "Hep böyle yapıyorsun ama Gökhan. Sen benimle dalga geç, ileride kilolarımdan arınacağım. Pilatese başlıyorum yarına." dedi.
"Hadi bırak bu işleri, Sevgi. Sen kilo versen bile benim hayallerimdeki kusursuz kadın portresinin en fazla çerçevesinin kiri olursun." dedi Gökhan ve ağlayarak kızı gönderdi. O sırada yanından geçen ihtiyar bir adam: "Dikkat et, oğlum. Kızları öfkelendirmeye gelmez, intikamını öyle bir alır ki yatağında ölünü bulurlar sonunda." dedi.
Gökhan yaşlı adamın dediklerini takmadan kitap kulübünün bulunduğu binaya yürümeye devam etti. Ayakları son anda geri gitmek için bir dönüş yapacaktı ki bir sarsıntı tüm planlarını altüst etti. Başını yukarı kaldırdığında bir uçağın havada üç parçaya ayrıldığını gördü. Kitap kulübünden insanlar korkarak çıkıyorlardı.
Gökhan: "Aman yine şu Los Angelas"dan kalkıp Sydney"e giden yolcu uçağı değil mi? Her ay aynı oluyor bu uçağın sonu da." dedi şapşal bir ifadeyle. Sonra ona kızan topluluğa bakarak: "Tamam ya, ölen yolcular için Allah"tan rahmet, sevenlerine baş sağlığı da dileriz. O kadar duygusuz değiliz." diye ekledi.
Sevdiği kız da kitap kulübünden çıkmıştı elindeki tek bir kitapla. Toprağın şarkısı Yeniden isimli bir şiir kitabı vardı elinde. Gökhan kitaba bakarak: "Sanırım kitap kulübünden atıldım." dedi.
Kız gülümseyerek: "Gökhan, sırf benim için kitap, şiir, tiyatro ve sinema kulübüne üye olmana gerek yok. Herkes edebiyata ilgi duyacak değil ya, bunun için sana bozulmam." dese de Gökhan: "Olur mu öyle şey? Ben kitapları çok severim. Hatta dün gece üç kitap bitirdim." diye karşılık verdi.
"Hadi ya, hangileri?"
"şeydi... Biri Denizler altında 20000 Fersah, diğeri Esrarlı Ada, bir diğeri de Toprağın şarkısı Yeniden."
"Ağır değil mi bu kadar kitap bir gecede? Bir de elimdeki şiir kitabı daha kitapçılara dağıtılmadı ki yazar bizzat kitap kulübüne bugün katılmıştı da yani ilk bize hediye verdi kitabını."
"şiir kitabının yazarı kuzenimin çok yakın arkadaşıyla aynı şehirde oturuyormuş, hemşeri çıkınca işte yazar bana da kitabından vermişti."
Kız yalandan hoşlanmazdı ve belli ki Gökhan yalan söylüyordu: "Yazarın adı ne, çabuk söyle. Üç saniyen var."
"Kerem Cantekin, Toprağın şarkısı isimli şiir kitabıyla tanınıyor. Yeni şiir kitabı Toprağın şarkısı Yeniden de yarın tüm kitapçılarda satışa çıkacak." diye yanıtı hiç düşünmeden koydu ortaya Gökhan.
"Etkilendim demek isterdim, Gökhan ama kitap kulübünün önündeyiz ve arkamdaki posterde bu verdiğin bilgiler aynen yazıyor." dedi kız ve sonra: "En iyisi daha da rezil olmadan görüşürüz faslına gelmeni öneriyorum sana." diye ekledi.
"Peki, ama önce bir soru sormam gerekiyor. Bunu sormam lazım, aslında bir kaç gündür düşündüğüm bir şeydi."
"Sor o zaman."
"İsminin anlamı ne?
"Efendim? Meltem"in anlamını mı soruyorsun cidden?"
"Ay, frekans karıştı. Kusura bakma, arada oluyor bana."
"Görüşürüz Gökhan." dedi Meltem ve Gökhan"ı kepazeliğiyle başbaşa bıraktı.
Gökhan metroya binmiş, eve dönüş yolunda düşüncelere boğulmuş bir haldeydi. Nerede hata yapmıştı, en azından isminin anlamını sormak dışında bir hata yapmadığını düşünüyordu. Tamam, bir de kitap okumasıyla ilgili yalan söylemişti. Kızları etkilenmenin tek yolu illa özgüven olmak zorunda mıydı?
"Ben de eksik olan tek şey özgüven zaten. Lütfen en azından bir karakteristik özelliklerimi resetlesem de, şu çekingen ve korkak yerine cesur ve atılgan özelliklerini alsam diyorum. Bir kerecik ya, valla kimseye söylemem."
Gökhan böyle kendi kendine konuşurken metroda zaman durmuş gibiydi sanki. İnsanlar hareket etmiyordu. Kapkaranlık olmuştu içersi. Gökhan korkarak yukarı baktı: "Senin bizzat gelmene gerek yoktu, ben dilekçe halinde de yollardım."
Japon, samuray kıyafetli bi adam ortaya çıktı. Garip bir kılıcı vardı ve Gökhan"a bakarak: "My name is Hiro Nakamura. I came from the future." (Benim adım Hiro Nakamura. Gelecekten geliyorum.)
Bir kaç saniye boyunca süren sessizlik zaman durduğundan dolayı bir kaç saniye sürse bile sürmemiş gibi geliyordu Gökhan"a. Sonra gizemli adam: "This is not New York? Sorry. Need to go." (Burası New York değil mi? Özgünüm. Gitmem gerek.) dedi ve kayboldu Gökhan"ın gözünün önünden.
Gökhan adamın arkasından: "Burası İzmir, samuray birader. Burada metro hep Bornova yönüne gider, bilgin olsun bir daha yanlışlıkla gelirsen." diye bağırdı, ama artık zaman akmaya devam ettiğinden Gökhan yine topluluk içinde rezil olmuştu. O da kızarak: "Gökyüzünde uçağın anlamsız yere üçe bölünmesini garipsemiyorsunuz da zamanı durdurabilen bir samurayla konuştuğuma mı inanmıyorsunuz?" dedi.
Eve vardıktan sonra bir gün boyunca düşündü durdu. Kıza açılacaktı. Başka çaresi yoktu. Kararlıydı. Yarın olsun ilk iş konuşacaktı. Doğal olarak ertesi günü geldiğinde Gökhan bu kadar kararlı olamamıştı. Kızı uzaktan gördü, yanında bir arkadaşı vardı. Konuşuyorlardı.
Meltem, Gökhan"ı görünce gülümsedi ve selam verdi. Gökhan da gülümsedi ama kızın yanına gidemedi.
Arkadaşı olan Derya, Gökhan"ı göstererek: "Bu şapşal sana gerçekten de aşık. Yarım akıllı bir şey, ama çok sevimli. Bir de saçı yakında dökülür bunun, o zaman da sevimliliği kalmaz sadece yarım akıllılığı kalır." diye anlattı.
"Ã?yle deme. Aslında aptal değil, sadece hayal gücü fazla gelişmiş ve çok çabuk pes ediyor, bir de fazla alıngan. Onun dışında çok şeker bir çocuk. Biliyorsun, arada o mesele olmasaydı gerçekten de teklif etmeyi bir başarabilse kabul ederdim onunla çıkmayı." diye belirtti Meltem.
"Bu böyle gitmez ama, oyalanıp duruyorsunuz. Onun diyeceği filan yok, baksana yanına gelmeye bile korkuyor, balkabağı beyinli. Sen itirafta bulun ilk bence, o da öğrenmiş olur hem."
"Haklısın, itiraf zamanı geldi bence de."
Meltem şiir kulübünün düzenlediği bir etkinliğe katılmıştı. Ã?nlü bir şair gelmişti ve hayranlarının sorularına yanıt veriyor, kitaplarına imza atıyordu. Gökhan da kızı burada bulacağını bildiğinden kuyruğa yapışkan kedi tüyü gibi giriverdi.
Kızı ortalarda göremedi. Ama sonunda Gökhan da şairle gözgöze gelmişti. Gökhan ne diyeceğini bilememişti. Masaya baktı ve şairin adını gördü: Sinan Onur Altınuç.
"Ben şiirlerinize bayılıyorum, sizin büyük bir hayranınızım." dedi o anda Gökhan.
"Tahmin edebiliyorum, yoksa bir saat boyunca bu sırada beklemezdin." diye karşılık verdi ünlü şair.
Kuyrukta beklerken bir kızın okuduğu şiiri hatırlayarak: "Düşündüm de hani Okyanus gibi Hayat isimli bir şiiriniz vardı, ben buna katılmıyorum. Bence hayat okyanus gibi değil." dedi. Kendine güveni gelmişti.
"Zaten ben de bunu anlatmak istemiştim. Tabi şiirimi okusaydın anlardın, genç adam.
"Hadi ya, o zaman neden başlığı aldatıcı yaptın ki?"
"Senin gibi kazlar karşıma geçip bu yorumu yapsın diye değil herhalde. Hadi birader, çık git, hayranlarımın önünü kesiyorsun."
Başka bir rezillik vakası daha kayıtlara eklenmişti. Gökhan üstüste bunları yaşadığına inanamıyordu. Yukarı bakarak: "Bir ışık lütfen, sadece bir ışık..." dedi ve bu sözün ardından yolun ortasından yürüdüğü için bir otobüs tarafından ezilmekten son anda kurtuldu. Kaldırıma vardıktan sonra: "Umut ışığı olarak söylemiştim ama ben." diyebildi.
Meltem de Gökhan"ı arıyordu her yerde. Artık itirafta bulunacaktı. Gökhan"ı tam görmüştü ve ona koşturarak ilerliyordu ki ayağını burktu ve yere düştü. Acı içinde Gökhan"a seslendi, ama seslenmesi yarım kaldı, kafasına yanındaki inşaattan tuğla düşmüştü.
Gökhan kendi kafasına tuğla yemiş gibi hissetmişti ve arkasını döndüğünde kan revan içinde sevdiği kızı görmüştü. Hemen ambulans çağırıp olay yerinden uzaklaşmak istemişti, sonra üstüne kalabilirdi sonuçta. Ama korkaklığı bir kenara bıraktı ve kızın yanına koştu. Herkes etkinlikteydi ve kimse bağırışmaları duymuyordu. Gökhan da o halde kızı bırakmak istemiyordu.
"Gitme, Gökhan. Sana söylemek istediğim bir şey var."
Meltem"in onun gitmesini engellemek için eliyle Gökhan"ın pantolonunu çekiştirmesi gerekmişti. Gökhan ise yardım edin diye bağırıyordu.
"Sana diyorum, mal. Bir dinlesene. Sana bir itirafta bulunacağım." dedi Meltem sonunda.
"Peki, ben de o zaman sana bir itirafta bulunacağım." dedi Gökhan sorumsuzca. Bunun zamanı değildi, kızın başı kanıyordu. Ona yardım etmeliydi, ama başka çaresi de kalmamıştı. İtiraf zamanı gelmişti, belki peşinden ölüm de geliyordu.
"O zaman aynı anda söyleyelim de birimiz itirafta bulunduğunda diğeri geri adım atmasın." diye önerdi Meltem.
Gökhan heyecanlanmıştı. Meltem"in de en sonunda onu seveceğini söyleyeceğini biliyordu ve bundan dolayı mutluydu. Ama keşke böyle kanlı bir şekilde olmasaydı diye düşünmeden edemedi.
İki itiraf aynı anda duyuldu. Gökhan"ın diyeceği belli olsa da Meltem"in itirafı Gökhan"ın şişman ama zayıflamaya kararlı kadınlara yönelmesine yol açacaktı.
"Senden hoşlanıyorum."
"Ben eşcinselim."
"FİZİKSEL şİDDET"
Gökhan için hayat vizeden finale doğru yükselen bir baş ağrısından ibaretti. Final dönemi onun için bir şeyi daha hatırlatırdı, en büyük düşmanıyla hesaplaşmasına yine ramak kalmıştı ve yüksek olasılıkla Gökhan yine savaş alanına hiç uğrayamayacaktı bile korkusundan.
Kafeteryada iki kişi aralarında sohbet ediyordu, tabi bundan daha doğal bir şey olamazdı. Ama garip olan şey tek başına yemek yiyen Gökhan"ı takip edip onun hakkında sohbet ediyor oluşlarıydı.
Kızıl renkte, horoz ibiği gibi saçı olan genç bira kokan ağzını arkadaşının kulağına yaklaştırdı, belli ki başkalarının duymasını istemediği bir şey diyecekti: "Bu o olmalı, patrona haber verelim."
Arkadaşı uzun saçlı, sırtındaki gitarı indirmemeye kararlı, sol kulağına dört tane küpe takmayı başarmış, kekeleyerek konuşan karikatürlük bir tipti. Bira kokan ağızlı arkadaşını kendisinden uzaklaştırarak: "Ona patron demeyi kes, Reis diye kendisine hitap edilmesini istiyor. Bunu kaç kere dedi, valla bir uyarıda daha bulunmaz, haberin olsun." diye belirtti.
Horoz gibi bakışlarıyla bakarak ve kafasındaki ibik gibi saçı sallayarak: "Hadi çocuk kalkmadan yanına gidelim, yoksa çok geç kalabiliriz. Zaten oldukça planın gerisinde kaldık, eğer bu sefer başaramazsak bizi bağlayıp patlatmaya kalkarlar." dedi diğeri ve ayağa kalktı.
Gitarıyla yanından geçenlere çarptığı halde özür dilemeyi ihmal eden uzun saçlı arkadaşı: "Ne diyeceksin ona? Reis, düşmanına en büyük korkusuyla yaklaş derdi, yani önce iyice bir araştırsaydık hedefimizi." dedi.
"Merak etme, ödevimi yaptım ben. Hedefin adın Gökhan, burcu Yengeç, gerisi faso fiso kimlik bilgileri ama bizi asıl ilgilendiren şu ders notları." dedi horoz saçlı olan ve elindeki dosyayı uzun saçlı arkadaşına uzattı.
Ders notları arasında en çok ilgisini çeken üç senedir alttan alınmış olandı. Gülümseyerek: "Gerçekten de işe yarar bu bilgi." dedi.
Gökhan son lokmasını da yutup masadna kalkmaya yeltenmişti ki Recep ile Deniz"in ona doğru geldiğini fark etti. İçinden: "Bu hiç de hayra alamet değil. En iyisi saatine bakarak görmemiş gibi yap, sonra da kalk ve arkanı dönmeden bas git." diyordu. Ama maalesef bileğinde bir saat takılı değildi. Tavana bakarak: "Bunu bilerek mi yapıyorsun? Her gün taktığım bir saati bunu takmayı unutmam nelik, sen unutturdun bilerek değil mi? Çok arsız oluyorsun bazen, hem de çok." diye mırıldandı.
"Hey, genç. Tavana ne diye bakıyorsun?" dedi Recep kızıl saçını sallayarak. Gökhan horoz sesini duyacağı anı bekledi istemsizce.
"Burası boş mu, yeğenim?" dedi boşta kalan sandalyeyi göstererek Deniz, son anda gitarını çekmeyi başararak, yoksa Gökhan sol gözünden olacaktı.
"Sizler gelene kadar yalnızdım ve bu mutlu bir yalnızlıktı. Sakın yanlış anlamayın, kişisel bir şey değil. Sadece gerginim, iki saat sonra malum olay olacak." diye yanıt verdi Gökhan.
"Fizik finalinden bahsediyorsun sen. Korkma, yeni bir hoca geldi. Sınav sorularını o hazırlayacakmış. İsmi de çok cafcaflı, neydi he, hatırladım: Prof. Dr. Ferit Cafcaf." dedi Recep.
"Gerçekten de cafcaflı bir adı varmış." diyebildi Gökhan.
"Ama asıl seni ilgilendiren durum, hoca sınavdan önce bu dersi alttan alanlar bana uğrasın demiş olması. Sen de üçüncü kez almıyor musun bu dersi? Git, hocayla konuş işte." diye araya girdi Deniz.
"Bazen beni bayıyorsun, Deniz? O benim diyeceğim replikti, benim burada bayıp kalmamı mı istiyorsun yoksa?" dedi kızarak Recep.
"Saçmalama, horoz ibikli arkadaşım. Ã?yle bir niyetim yoktu. Buyur sen devam et sözlerine."
Recep sözlerine devam edecekti etmesine ama bir kişi eksilmişti. Gökhan çoktan gitmişti. Deniz"e dönerek: "Sanırım Reis"e haber versek iyi olacak, çünkü hedefimiz harekete geçti bile." dedi.
Prof. Dr. Ferit Cafcaf, öğrencisini dinliyordu, ama daha ne kadar dinleyeceği meçhuldü. Sonunda pes etti ve öğrencinin ağzını kapatarak: "Tamam, duydum duyacağımı. şimdi geç otur. Ben çay ısmarlamıştım, sen de bir şey ister misin?" diye sordu.
Gökhan on dakikada hocanın odasına varmış ve hiç susmadan derdini analtmaya başlamıştı. Ama hoca onun dediğinden bir gram bir şey anlamamıştı ve şimdi bir şey içer misin diye soruyordu.
"Bilmem ki, uygun olur mu bu?"
"Uygun olmasa ne diye sana sorayım ki, yanıt ver sadece. Bir şey içer misin?"
"Ben de çay alayım madem, limonu bol olsun ama bir de üç şeker olursa sevinirim. Tabi fazla da kaynamasın, sonra soğumasını filan beklemek zorunda kalmayayım çayı."
"Anlaşıldı, uzatmana gerek yok." dedi Profesör ve çayları istedi.
"Gerçekten de hoş bir odanız var." dedi Gökhan. Ne diyebilirdi ki, tek yapabileceği hocanın hoşuna gideceği sözler söylemekti.
"Bence restore edilmesi gerekiyor."
"Haklısın, tabi. Duvar rengi gerçekten de iğrenç, insanın içine sıkıntı veriyor." dedi Gökhan, duvar rengi koyu mordu ve gerçekten de Gökhan"ın içine bir sıkıntı vermişti.
"Duvarları iki gün önce yeni boyamıştım, beğenmedin mi yani?"
"Beğenmemek, olur mu öyle şey? Kendimi menekşe bahçesine girmiş gibi hissettim, tek kelimeyle harika, hatta bu kadar insanın içini ferahlatan başka bir renk bulamazdınız." dedi Gökhan hızlıca.
"Yalandan hoşlanmam."
"Ben de, yalandan nefret ederim. Hatta yalan söyleyenlerle işim olmaz, hayatımdan çıkartırım hemen yalan söylediğini anladığım an."
Son cümlesinin ardından bir süre soluklanması gerekmişti Gökhan"ın. Ardından zaten çaylar da gelmişti. Gökhan"ın çayı buz gibiydi, içine liman kabukları atılmıştı ve şeker yerin attıkları şeyin ne olduğunu çözememişti, yine de iki dakikada şapırdatmayı da unutmadan bitirdi çayı.
"Uygunsuz olmasa bir çay daha isteyebilirdim. Gerçekten de güzeldi çay."
"Bence buranın çayları berbat."
"Haklısınız, buz gibiydi, kim bilir şeker diye hangi kimyasal bileşikleri atıyorlar içine ve dahası da limon sıkmamışlar direk limonu kabuğunu kesip atmışlar."
"Sen her şeye böyle şikayet mi edersin?" diye sordu sonunda Profesör.
Gökhan artık daha fazla saçmalayamayacağını fark etmişti ve bir şey demeden sustu.
"Demek arada bir sessiz durma gibi fonksiyonların da olabiliyormuş, öğrendiğim iyi oldu." dedi Profesör.
Gökhan artık kalkması gerektiğini anlamıştı ve ayağa kalktı, ama geriye oturması da bir oldu. Gözleri ağırlaşmıştı ve saniyeler için de derin bir uyku haline girdi.
Recep ve Deniz odaya girmişlerdi. Recep: "Sonunda sesi kesildi." diye yorumda bulundu.
"Mekanizmayı getirin, yarım saate kendine gelir. Bu yüzden acele edin." diye belirtti Profesör.
"Emredersiniz, Reis." dedi Deniz ve uyuyan Gökhan"ı odadan çıkarttılar.
"Bu gerçekten de ilginç olacak. Sonunda güzel bir mesaj vermiş olacağız." dedi Profesör arkalarından sinsice.
(Yarım saat sonra)
Siyah bir minibüs yaz sıcağında kalın bir palto giyen genci bıraktıktan sonra uzaklaştı. Görenler önce buna anlam veremediler, ama çoğu genci tanıyordu.
şişman bir kız diyet kolasını yere bırakıp paltolu gencin yanına koşturdu: "Gökhan, kendine gel. Benim, Sevgi."
Gökhan gözlerini açtığında onu sarsan bir suaygırıyla karşılaştı, yani ona en azından bir iki saniye öyle gelmişti. Kızı iterek: "Cadı, bırak beni, sonunda beni yemeye mi karar verdi, seni aç gözlü manyak?" diye bağırdı.
Kız bozulmuştu ve Gökhan"ı kendi kaderiyle başbaşa bırakırken: "Bir gün sana bu lafları yedireceğim tek tek, bana aşkım diyeceksin ileride, işte o zaman soğuk yemeğimi büyük bir iştahla yiyeceğim." dedi ve gitti.
"Ya bu Sevgi cidden salak, ama cidden. Aşkı bile yemek tarifleriyle süslüyor sonra neden bana domuz diyorsun diye bozuluyor." dedi etrafına.
Kalkmasına başka bir arkadaşı yardım etti. Peri gibi duru bir yüzü vardı kızın. Gökhan, normalde uzaktan gördüğü periyi dibinde görünce heyecanlanmadan edemedi: "Teşekkür ederim, Arwen."
Kız istemeden de olsa güldü. İsmi Arwen değildi tabi ki de ama bir elf kızına benzetilmek hoşuna gitmişti: "Rica ederim de Gökhan. Sen de şu üstündeki paltoyu çıkartsan ve minibüsteki adamların seninle derdi neydi onu anlatsan artık diyorum."
"Pek bir şey hatırlamıyorum, Damla aslına bakarsan." dedi ve dişinin arasına takılmış olan bir liman kabuğunu çıkarttı. İşte o anda hatırlamıştı en son olanları ve gökyüzüne döndü: "Lütfen pornografik içerikli bir şey başıma gelmemiş olsun."
Paltoyu yere fırlattığındaysa herkes çığlık çığlığa Gökhan"dan uzaklaşmaya başladı başta Damla olmak üzere.
"Ne oluyor ya? Obi-Wan Kenobi desenli donum mu göründü, ne iş?" diye bağırdı ondan kaçanlara Gökhan.
"Kaçın. Canını seven kaçsın, malını seven bir süre daha etrafta dolaşma riskini aldıktan sonra malıylı beraber kaçsın. Bomba her an patlayabilir." diye başlayan bağırışlar en sonunda bir anlam kazanmıştı.
"Ben canlı bomba oldum." dedi Gökhan ve yere tuvaletini yapıyormuş gibi eğildi: "Tuvalet kağıdı niyetine kaderimle bir yerlerimi silmek istiyorum, bari buna izin ver."
"Dur, sakin ol. Sakin yanlış bir hareket yapayım deme."
Gelen güvenlik görevlisiydi. Bulundukları yere yakın bir bankada çalışıyordu, diğerleri korkakça kaçarken o kahramanlık yapmaya kalkışmıştı.
"Tuvalet kağıdın olsaydın, gerçekten de fena olmazdı."
"Eğer derdin buysa halledebiliriz, yanımda yok ama hemen bulabilirim."
Gökhan"ın bakışından derdinin bu olmadığını anlaması fazla uzun sürmedi, güvenlik görevlisi daha arkadaşça yaklaşmayı denemeye karar verdi: "Benim adım Ali Batı. Senin adın ne, arkadaş?"
"Gökhan, adım Gökhan."
"şimdi polisler gelince işler iyice kötü bir hal alacak, bu yüzden sadece sana yardım etmek istediğimi bil öncelikle. Bombayı beraberce üzerinden çıkartabiliriz."
"Mavi mi, kırmızı mı yoksa yeşil mi?"
"Efendim?"
"Kopartmam gereken bir kablo var, sadece rengini söyle. En büyük yardımı öyle yapardın."
"Tamam dur, bir saniye. Hemen diyeceğim." dedi Ali ve cep telefonundan internete bağlandı.
"Hadi ama üstündeki sayaca göre 23 saniyemiz kalmış."
"Hım, flaş oyun yapmak gibi bir şey değil ki bu, lütfen yanlış kabloyu çekersen burada ben de ölmüş olurum seninle beraber."
"Flaş oyun örneğini vererek bize 14 saniye kaybettirdin. Bilmem farkında mısın? Gereksiz replikler eklemeyelim lütfen."
"Peki, tamam. Daha dikkatli olurum." dedi sinirle dudağını bükerek Ali.
"Son 4 saniye."
"Dur, söyleyeceğim yanıtı."
"3"
"Geliyor."
"2"
"Mavi"
"1"
"Mavi dedik ya."
"Tamam be, kızma gerilim yapalım dedik."
Gökhan"ın polisler tarafından bayıltılması ve Ali"nin habercilere kahramanlığı hakkında derinlemesine bir demeç vermesi sıradaki bir saat içerisinde gerçekleşen olaylardı.
Gökhan sorgu odasında şimdi bilmediği örgüt isimleri arasından bir seçim yapıp hangisi için çalıştığını söylemesi gerekiyordu. Ama cevap veremediği her an polis memuru Kadir İkivurur"un yumruklarıyla tekrar tekrar tanışıyordu.
"Bana cevabımı bilmediğim sorular sorup durmaya devam ettiğin her an ben dayak yiyeceksem bu döngü hiç bitmeyecek, şimdiden diyeyim de." dedi sonunda dayanamayan Gökhan.
"İki vurduk diye hemen felsefeye başladı iyi mi?"
"Bak, frpye başla, gerçekten de şiddeti hiç tavsiye etmiyorum. Dwaxer Usta"nın zarsız serisiyle tanış, barış dolu bir hayatın olsun."
"Ã?yle mi? Bunu duyduğum iyi oldu demek isterdim, tabi Dwaxer ben olmamış olsaydım."
"Vay, iki iş birden. Saygı duyuyorum, ağam."
"Kes, sıktın ama. İki vurduk diye kardeşim mi oldun?"
Gökhan"ın ilgisi başka bir konu yüzünden dağılmıştı ama, bu konuyu Kadir ile de paylaşmaya karar verdi: "Ya sanki hep replikler halinde ilerliyor gibi gelmiyor mu sana da? Tasvir yok, anlatım yok, yazar tüm işi bize yüklüyor hatırlatayım dedim, ağam."
"Bunun kafasına çok vurduk, anlaşıldı." dedi Kadir ve sorgu odasından çıktı.
On dakika Gökhan kaderiyle başbaşa bırakıldı. Aynada kendini görüyordu, morarmış bir yüz, çökük gözler, patlamış dudaklar harika bir Da Vinci tablosu örneği oluşturuyordu sanatçıların gözünde. Tabi o aynanın arkasından onu izleyenler olduğunu biliyordu, bilmediği şey beklediğinden daha fazla kişinin onu izliyor olduğuydu.
Sorgu odasına bağlı kameraya bir şekilde bağlanmayı başaran Profesör: "Bu iş uzamaya başladı. En iyisi bitirmek artık." dedi ve adamlarını uyardı. Deniz ve Recep ikilisi başlarını salladılar, ardından Profesör ile beraber odadan ayrıldılar. Ama oda üniversiteki odası değildi, karakoldalardı.
"Reise yol verin." diye uyarıyordu Deniz ilerlerken.
"Hey, repliğimi çalma." diye bozulmuştu Recep.
Sorgu odasına Profesör tek başına girdi. Gökhan onu görünce: "İşte burada, liderleri buydu. Beni kandırdı, aradığınız kişi burada. Hey, neredesiniz?" diye haykırdı.
"Sana kimse yardım edemez, Gökhan. Ne burada ne de dışarıda."
"Ne demek istiyorsun, seni pislik?"
"Bunu demek istemezdim, ama bu haftaki hedefimiz sendin. Kusura bakma, ama saflığın, asosyalliğin ve özellikle gevezeliğin reytinglerimizin artmasına büyük katkı sağlayabilirdi. Bu yüzden seni seçmiştik."
"Bu ne şimdi, hayat bir sinema geyiklerine mi gireceksin yoksa?"
"Hayır, Gökhan. Gülümse ve kameraya el salla, bu bir televizyon şakasıydı ve en önemlisi canlı olarak yayınlandı. Artık tüm Türkiye seni konuşacak en azından bir hafta boyunca."
Gökhan kızarak ayağa kalktı, Cafcaflı Ferit Bey"e yumruk atma ihtiyacı hissediyordu. İlerledi ve yumruğunu hazır etti. Sonra kameraya döndü, bana bakın edasıyla ve gülümseyip el salladı: "Buradan aileme, arkadaşlarıma ve sevenlerime selam söylemek istiyorum. Sadece rol yapıyordum. Umarım eğlenmişsinizdir. Ben çok eğlendim."
"Güzel sözler, Gökhan. Ama programın başında hedefimizin şaka yapılacağından habersiz olduğunu ve tamamen doğal davrandığını seyircilerimize bildiriyoruz." diye belirtti Ferit Bey.
"Ne güzel." dedi Gökhan ve tavana bakarak: "Bir uyarayım, rezil olmasın demek yok, sen anca izle yukarıdan." dedi ardından.
Gökhan için hayat vizeden finale doğru yükselen bir baş ağrısından ibaretti. Final dönemi onun için bir şeyi daha hatırlatırdı, en büyük düşmanıyla hesaplaşmasına yine ramak kalmıştı ve yüksek olasılıkla Gökhan yine savaş alanına hiç uğrayamayacaktı bile korkusundan.
Kafeteryada iki kişi aralarında sohbet ediyordu, tabi bundan daha doğal bir şey olamazdı. Ama garip olan şey tek başına yemek yiyen Gökhan"ı takip edip onun hakkında sohbet ediyor oluşlarıydı.
Kızıl renkte, horoz ibiği gibi saçı olan genç bira kokan ağzını arkadaşının kulağına yaklaştırdı, belli ki başkalarının duymasını istemediği bir şey diyecekti: "Bu o olmalı, patrona haber verelim."
Arkadaşı uzun saçlı, sırtındaki gitarı indirmemeye kararlı, sol kulağına dört tane küpe takmayı başarmış, kekeleyerek konuşan karikatürlük bir tipti. Bira kokan ağızlı arkadaşını kendisinden uzaklaştırarak: "Ona patron demeyi kes, Reis diye kendisine hitap edilmesini istiyor. Bunu kaç kere dedi, valla bir uyarıda daha bulunmaz, haberin olsun." diye belirtti.
Horoz gibi bakışlarıyla bakarak ve kafasındaki ibik gibi saçı sallayarak: "Hadi çocuk kalkmadan yanına gidelim, yoksa çok geç kalabiliriz. Zaten oldukça planın gerisinde kaldık, eğer bu sefer başaramazsak bizi bağlayıp patlatmaya kalkarlar." dedi diğeri ve ayağa kalktı.
Gitarıyla yanından geçenlere çarptığı halde özür dilemeyi ihmal eden uzun saçlı arkadaşı: "Ne diyeceksin ona? Reis, düşmanına en büyük korkusuyla yaklaş derdi, yani önce iyice bir araştırsaydık hedefimizi." dedi.
"Merak etme, ödevimi yaptım ben. Hedefin adın Gökhan, burcu Yengeç, gerisi faso fiso kimlik bilgileri ama bizi asıl ilgilendiren şu ders notları." dedi horoz saçlı olan ve elindeki dosyayı uzun saçlı arkadaşına uzattı.
Ders notları arasında en çok ilgisini çeken üç senedir alttan alınmış olandı. Gülümseyerek: "Gerçekten de işe yarar bu bilgi." dedi.
Gökhan son lokmasını da yutup masadna kalkmaya yeltenmişti ki Recep ile Deniz"in ona doğru geldiğini fark etti. İçinden: "Bu hiç de hayra alamet değil. En iyisi saatine bakarak görmemiş gibi yap, sonra da kalk ve arkanı dönmeden bas git." diyordu. Ama maalesef bileğinde bir saat takılı değildi. Tavana bakarak: "Bunu bilerek mi yapıyorsun? Her gün taktığım bir saati bunu takmayı unutmam nelik, sen unutturdun bilerek değil mi? Çok arsız oluyorsun bazen, hem de çok." diye mırıldandı.
"Hey, genç. Tavana ne diye bakıyorsun?" dedi Recep kızıl saçını sallayarak. Gökhan horoz sesini duyacağı anı bekledi istemsizce.
"Burası boş mu, yeğenim?" dedi boşta kalan sandalyeyi göstererek Deniz, son anda gitarını çekmeyi başararak, yoksa Gökhan sol gözünden olacaktı.
"Sizler gelene kadar yalnızdım ve bu mutlu bir yalnızlıktı. Sakın yanlış anlamayın, kişisel bir şey değil. Sadece gerginim, iki saat sonra malum olay olacak." diye yanıt verdi Gökhan.
"Fizik finalinden bahsediyorsun sen. Korkma, yeni bir hoca geldi. Sınav sorularını o hazırlayacakmış. İsmi de çok cafcaflı, neydi he, hatırladım: Prof. Dr. Ferit Cafcaf." dedi Recep.
"Gerçekten de cafcaflı bir adı varmış." diyebildi Gökhan.
"Ama asıl seni ilgilendiren durum, hoca sınavdan önce bu dersi alttan alanlar bana uğrasın demiş olması. Sen de üçüncü kez almıyor musun bu dersi? Git, hocayla konuş işte." diye araya girdi Deniz.
"Bazen beni bayıyorsun, Deniz? O benim diyeceğim replikti, benim burada bayıp kalmamı mı istiyorsun yoksa?" dedi kızarak Recep.
"Saçmalama, horoz ibikli arkadaşım. Ã?yle bir niyetim yoktu. Buyur sen devam et sözlerine."
Recep sözlerine devam edecekti etmesine ama bir kişi eksilmişti. Gökhan çoktan gitmişti. Deniz"e dönerek: "Sanırım Reis"e haber versek iyi olacak, çünkü hedefimiz harekete geçti bile." dedi.
Prof. Dr. Ferit Cafcaf, öğrencisini dinliyordu, ama daha ne kadar dinleyeceği meçhuldü. Sonunda pes etti ve öğrencinin ağzını kapatarak: "Tamam, duydum duyacağımı. şimdi geç otur. Ben çay ısmarlamıştım, sen de bir şey ister misin?" diye sordu.
Gökhan on dakikada hocanın odasına varmış ve hiç susmadan derdini analtmaya başlamıştı. Ama hoca onun dediğinden bir gram bir şey anlamamıştı ve şimdi bir şey içer misin diye soruyordu.
"Bilmem ki, uygun olur mu bu?"
"Uygun olmasa ne diye sana sorayım ki, yanıt ver sadece. Bir şey içer misin?"
"Ben de çay alayım madem, limonu bol olsun ama bir de üç şeker olursa sevinirim. Tabi fazla da kaynamasın, sonra soğumasını filan beklemek zorunda kalmayayım çayı."
"Anlaşıldı, uzatmana gerek yok." dedi Profesör ve çayları istedi.
"Gerçekten de hoş bir odanız var." dedi Gökhan. Ne diyebilirdi ki, tek yapabileceği hocanın hoşuna gideceği sözler söylemekti.
"Bence restore edilmesi gerekiyor."
"Haklısın, tabi. Duvar rengi gerçekten de iğrenç, insanın içine sıkıntı veriyor." dedi Gökhan, duvar rengi koyu mordu ve gerçekten de Gökhan"ın içine bir sıkıntı vermişti.
"Duvarları iki gün önce yeni boyamıştım, beğenmedin mi yani?"
"Beğenmemek, olur mu öyle şey? Kendimi menekşe bahçesine girmiş gibi hissettim, tek kelimeyle harika, hatta bu kadar insanın içini ferahlatan başka bir renk bulamazdınız." dedi Gökhan hızlıca.
"Yalandan hoşlanmam."
"Ben de, yalandan nefret ederim. Hatta yalan söyleyenlerle işim olmaz, hayatımdan çıkartırım hemen yalan söylediğini anladığım an."
Son cümlesinin ardından bir süre soluklanması gerekmişti Gökhan"ın. Ardından zaten çaylar da gelmişti. Gökhan"ın çayı buz gibiydi, içine liman kabukları atılmıştı ve şeker yerin attıkları şeyin ne olduğunu çözememişti, yine de iki dakikada şapırdatmayı da unutmadan bitirdi çayı.
"Uygunsuz olmasa bir çay daha isteyebilirdim. Gerçekten de güzeldi çay."
"Bence buranın çayları berbat."
"Haklısınız, buz gibiydi, kim bilir şeker diye hangi kimyasal bileşikleri atıyorlar içine ve dahası da limon sıkmamışlar direk limonu kabuğunu kesip atmışlar."
"Sen her şeye böyle şikayet mi edersin?" diye sordu sonunda Profesör.
Gökhan artık daha fazla saçmalayamayacağını fark etmişti ve bir şey demeden sustu.
"Demek arada bir sessiz durma gibi fonksiyonların da olabiliyormuş, öğrendiğim iyi oldu." dedi Profesör.
Gökhan artık kalkması gerektiğini anlamıştı ve ayağa kalktı, ama geriye oturması da bir oldu. Gözleri ağırlaşmıştı ve saniyeler için de derin bir uyku haline girdi.
Recep ve Deniz odaya girmişlerdi. Recep: "Sonunda sesi kesildi." diye yorumda bulundu.
"Mekanizmayı getirin, yarım saate kendine gelir. Bu yüzden acele edin." diye belirtti Profesör.
"Emredersiniz, Reis." dedi Deniz ve uyuyan Gökhan"ı odadan çıkarttılar.
"Bu gerçekten de ilginç olacak. Sonunda güzel bir mesaj vermiş olacağız." dedi Profesör arkalarından sinsice.
(Yarım saat sonra)
Siyah bir minibüs yaz sıcağında kalın bir palto giyen genci bıraktıktan sonra uzaklaştı. Görenler önce buna anlam veremediler, ama çoğu genci tanıyordu.
şişman bir kız diyet kolasını yere bırakıp paltolu gencin yanına koşturdu: "Gökhan, kendine gel. Benim, Sevgi."
Gökhan gözlerini açtığında onu sarsan bir suaygırıyla karşılaştı, yani ona en azından bir iki saniye öyle gelmişti. Kızı iterek: "Cadı, bırak beni, sonunda beni yemeye mi karar verdi, seni aç gözlü manyak?" diye bağırdı.
Kız bozulmuştu ve Gökhan"ı kendi kaderiyle başbaşa bırakırken: "Bir gün sana bu lafları yedireceğim tek tek, bana aşkım diyeceksin ileride, işte o zaman soğuk yemeğimi büyük bir iştahla yiyeceğim." dedi ve gitti.
"Ya bu Sevgi cidden salak, ama cidden. Aşkı bile yemek tarifleriyle süslüyor sonra neden bana domuz diyorsun diye bozuluyor." dedi etrafına.
Kalkmasına başka bir arkadaşı yardım etti. Peri gibi duru bir yüzü vardı kızın. Gökhan, normalde uzaktan gördüğü periyi dibinde görünce heyecanlanmadan edemedi: "Teşekkür ederim, Arwen."
Kız istemeden de olsa güldü. İsmi Arwen değildi tabi ki de ama bir elf kızına benzetilmek hoşuna gitmişti: "Rica ederim de Gökhan. Sen de şu üstündeki paltoyu çıkartsan ve minibüsteki adamların seninle derdi neydi onu anlatsan artık diyorum."
"Pek bir şey hatırlamıyorum, Damla aslına bakarsan." dedi ve dişinin arasına takılmış olan bir liman kabuğunu çıkarttı. İşte o anda hatırlamıştı en son olanları ve gökyüzüne döndü: "Lütfen pornografik içerikli bir şey başıma gelmemiş olsun."
Paltoyu yere fırlattığındaysa herkes çığlık çığlığa Gökhan"dan uzaklaşmaya başladı başta Damla olmak üzere.
"Ne oluyor ya? Obi-Wan Kenobi desenli donum mu göründü, ne iş?" diye bağırdı ondan kaçanlara Gökhan.
"Kaçın. Canını seven kaçsın, malını seven bir süre daha etrafta dolaşma riskini aldıktan sonra malıylı beraber kaçsın. Bomba her an patlayabilir." diye başlayan bağırışlar en sonunda bir anlam kazanmıştı.
"Ben canlı bomba oldum." dedi Gökhan ve yere tuvaletini yapıyormuş gibi eğildi: "Tuvalet kağıdı niyetine kaderimle bir yerlerimi silmek istiyorum, bari buna izin ver."
"Dur, sakin ol. Sakin yanlış bir hareket yapayım deme."
Gelen güvenlik görevlisiydi. Bulundukları yere yakın bir bankada çalışıyordu, diğerleri korkakça kaçarken o kahramanlık yapmaya kalkışmıştı.
"Tuvalet kağıdın olsaydın, gerçekten de fena olmazdı."
"Eğer derdin buysa halledebiliriz, yanımda yok ama hemen bulabilirim."
Gökhan"ın bakışından derdinin bu olmadığını anlaması fazla uzun sürmedi, güvenlik görevlisi daha arkadaşça yaklaşmayı denemeye karar verdi: "Benim adım Ali Batı. Senin adın ne, arkadaş?"
"Gökhan, adım Gökhan."
"şimdi polisler gelince işler iyice kötü bir hal alacak, bu yüzden sadece sana yardım etmek istediğimi bil öncelikle. Bombayı beraberce üzerinden çıkartabiliriz."
"Mavi mi, kırmızı mı yoksa yeşil mi?"
"Efendim?"
"Kopartmam gereken bir kablo var, sadece rengini söyle. En büyük yardımı öyle yapardın."
"Tamam dur, bir saniye. Hemen diyeceğim." dedi Ali ve cep telefonundan internete bağlandı.
"Hadi ama üstündeki sayaca göre 23 saniyemiz kalmış."
"Hım, flaş oyun yapmak gibi bir şey değil ki bu, lütfen yanlış kabloyu çekersen burada ben de ölmüş olurum seninle beraber."
"Flaş oyun örneğini vererek bize 14 saniye kaybettirdin. Bilmem farkında mısın? Gereksiz replikler eklemeyelim lütfen."
"Peki, tamam. Daha dikkatli olurum." dedi sinirle dudağını bükerek Ali.
"Son 4 saniye."
"Dur, söyleyeceğim yanıtı."
"3"
"Geliyor."
"2"
"Mavi"
"1"
"Mavi dedik ya."
"Tamam be, kızma gerilim yapalım dedik."
Gökhan"ın polisler tarafından bayıltılması ve Ali"nin habercilere kahramanlığı hakkında derinlemesine bir demeç vermesi sıradaki bir saat içerisinde gerçekleşen olaylardı.
Gökhan sorgu odasında şimdi bilmediği örgüt isimleri arasından bir seçim yapıp hangisi için çalıştığını söylemesi gerekiyordu. Ama cevap veremediği her an polis memuru Kadir İkivurur"un yumruklarıyla tekrar tekrar tanışıyordu.
"Bana cevabımı bilmediğim sorular sorup durmaya devam ettiğin her an ben dayak yiyeceksem bu döngü hiç bitmeyecek, şimdiden diyeyim de." dedi sonunda dayanamayan Gökhan.
"İki vurduk diye hemen felsefeye başladı iyi mi?"
"Bak, frpye başla, gerçekten de şiddeti hiç tavsiye etmiyorum. Dwaxer Usta"nın zarsız serisiyle tanış, barış dolu bir hayatın olsun."
"Ã?yle mi? Bunu duyduğum iyi oldu demek isterdim, tabi Dwaxer ben olmamış olsaydım."
"Vay, iki iş birden. Saygı duyuyorum, ağam."
"Kes, sıktın ama. İki vurduk diye kardeşim mi oldun?"
Gökhan"ın ilgisi başka bir konu yüzünden dağılmıştı ama, bu konuyu Kadir ile de paylaşmaya karar verdi: "Ya sanki hep replikler halinde ilerliyor gibi gelmiyor mu sana da? Tasvir yok, anlatım yok, yazar tüm işi bize yüklüyor hatırlatayım dedim, ağam."
"Bunun kafasına çok vurduk, anlaşıldı." dedi Kadir ve sorgu odasından çıktı.
On dakika Gökhan kaderiyle başbaşa bırakıldı. Aynada kendini görüyordu, morarmış bir yüz, çökük gözler, patlamış dudaklar harika bir Da Vinci tablosu örneği oluşturuyordu sanatçıların gözünde. Tabi o aynanın arkasından onu izleyenler olduğunu biliyordu, bilmediği şey beklediğinden daha fazla kişinin onu izliyor olduğuydu.
Sorgu odasına bağlı kameraya bir şekilde bağlanmayı başaran Profesör: "Bu iş uzamaya başladı. En iyisi bitirmek artık." dedi ve adamlarını uyardı. Deniz ve Recep ikilisi başlarını salladılar, ardından Profesör ile beraber odadan ayrıldılar. Ama oda üniversiteki odası değildi, karakoldalardı.
"Reise yol verin." diye uyarıyordu Deniz ilerlerken.
"Hey, repliğimi çalma." diye bozulmuştu Recep.
Sorgu odasına Profesör tek başına girdi. Gökhan onu görünce: "İşte burada, liderleri buydu. Beni kandırdı, aradığınız kişi burada. Hey, neredesiniz?" diye haykırdı.
"Sana kimse yardım edemez, Gökhan. Ne burada ne de dışarıda."
"Ne demek istiyorsun, seni pislik?"
"Bunu demek istemezdim, ama bu haftaki hedefimiz sendin. Kusura bakma, ama saflığın, asosyalliğin ve özellikle gevezeliğin reytinglerimizin artmasına büyük katkı sağlayabilirdi. Bu yüzden seni seçmiştik."
"Bu ne şimdi, hayat bir sinema geyiklerine mi gireceksin yoksa?"
"Hayır, Gökhan. Gülümse ve kameraya el salla, bu bir televizyon şakasıydı ve en önemlisi canlı olarak yayınlandı. Artık tüm Türkiye seni konuşacak en azından bir hafta boyunca."
Gökhan kızarak ayağa kalktı, Cafcaflı Ferit Bey"e yumruk atma ihtiyacı hissediyordu. İlerledi ve yumruğunu hazır etti. Sonra kameraya döndü, bana bakın edasıyla ve gülümseyip el salladı: "Buradan aileme, arkadaşlarıma ve sevenlerime selam söylemek istiyorum. Sadece rol yapıyordum. Umarım eğlenmişsinizdir. Ben çok eğlendim."
"Güzel sözler, Gökhan. Ama programın başında hedefimizin şaka yapılacağından habersiz olduğunu ve tamamen doğal davrandığını seyircilerimize bildiriyoruz." diye belirtti Ferit Bey.
"Ne güzel." dedi Gökhan ve tavana bakarak: "Bir uyarayım, rezil olmasın demek yok, sen anca izle yukarıdan." dedi ardından.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests
