Page 1 of 1

Akşamın şarkısı

Posted: Mon Dec 06, 2010 1:35 am
by Efla
Tepenin üstündeki tek ağacın dibine oturmuştu. Sırtını da ağaca dayamıştı. Keyfine diyecek yoktu doğrusu. İlk öğrendiği şeylerlerden biri olmuştu zaten hayatta. Mutsuz insanlar kaderlerini suçlarlardı genellikle. Ama genellikle de mutlu olamamalarının sebebi beklentileriydi. Hayattan onlara veremeyeceği şeyler istemek anlamsız değil miydi zaten? İstediklerini onlara versen bile mutlu olamayacaklardı. Malesef dünyada bunu düzeltmek için yapılacak çok az şey vardı. Ama o pek az şeyden birini yapmakla gurur duyuyordu hep.

Karnını da doyurmuştu. Belki yediği en lezzetli yemek değildi ama buna gerek de yoktu. Sadece zevkini çıkartmasını bilmek gerekiyordu. O zaman bütün yedikleri güzeldi. Geçen gün ısırdığı bozuk meyveyi saymazsak tabi. Onun pek savunulacak bir tarafı yoktu.

Ã?ubukla biraz ateşi eşeledi. Artık pek ihtiyacı kalmamıştı ateşe ama yine de hoşuna gidiyordu. Evin verdiği sıcaklık hissi gibi... Bazen bir şömine olduğunu hayal edebiliyordu. Ve şömineler sadece ısınmak için yakılmazdı.

Akşam oluyordu. "Ne tatlı bir kızıl" diye düşündü. Belki sonbahar yapraklarınınkinden bile tatlı. Geceyle gündüzün birbirini görebildiği şu sayılı dakikalarda her gün aynı heyecanı koruyabilmesini seyrediyordu. Hala aynı allık geliyordu Gök yüzüne yüzlerce asırdan sonra.

Üstelik şehrin ışıkları da eşlik etmeye başlamıştı bu sefer manzaraya. Güneşin küçük suretleri yeryüzünde vücut buluyordu bir bir. İşte bu yüzden buraya gelmişti. şehir çok güzeldi ama malesef bu güzeliğin bütünü içeriden görünmüyordu.

Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Hafif esen rüzgar eski yaprakları süpürdüğü gibi endişeleri süpürüyordu bedeninden. Hafifçe bir melodi mırıldanmaya başladı ağzıyla. Gözlerini açtı sağında duran lavtasına uzandı hala melodiyi mırıldanıyor ve çeşitlendiriyordu. Neyle ilgili olmalıydı....

Ayak sesleri duydu. Misafiri olmalıydı ama aldırmadı. Lavtanın tellerine dokunarak mırıldandığı melodiye eşlik etti. Henüz hiçbir söz yoktu. Sadece melodi...

Ayak sesleri yaklaştıkça mırıldanmayı kesti sadece lavtadan ağır bir melodi geliyordu. Ve en sonunda iki suret karşısında belirdi. Pek bakımlı olduğu söylenemezdi kıyafetleri. Yolculuktan kirlenmiş bir kıyafet değildi sadece özensizlikten. Belki de bilerek böyle bırakılmıştı daha çok siyah kumaşlara sarılmış gibi duruyorlardı. Hatta ağızlarını da kapatmışlardı kumaşlarla. Sadece burunlarının bir kısmı ve gözleri görünüyordu.

Aldırmadı. Ã?ünkü selam verse bile muhtemelen karşılık alamayacaktı. En azından umduğu şekilde melodi aldırmaksızın daha da gelişmeye başladı.

Ã?ndeki adam konuştu. Görünüşünden diğerinden daha genç olduğu beli oluyordu. Aslına bakılırsa diğeri daha çocuk sayılırdı. Bakışları diğerinden farklıydı çocuğun ne yaptığından eminmiş gibi görünmüyordu sadece bir şey söylemeden elindeki bıçağı tutuyordu. Korkutucu durmaya çalışıyordu. Pek de başarılı sayılmazdı. Ã?ndeki adam konuştu:

"Tıngırdatmayı bırak da sökül bakalım paraları." Sesini kalınlaştırmaya çalıştığı belli oluyordu.

Hiç cevap gelmedi aynı melodi çalmaya devam etti. Hatta bakmıyordu bile iki hayduta önüne eğilmişti.

"Duymadın mı be adam yoksa geri zekalı mısın ya paranı ver ya biz canınla beraber zorla alırız. Hadi zamanımız yok."

Kafasını bu kez kaldırdı ve görebildiği gözlere birer kez baktı. Hafifçe gülümsedi. Hala çalmaya devam ediyordu. Ağzını açtı ama ağzından çıkan sadece sözcükler değildi. Bir şarkıydı. Haydıtların anlam veremeyen bakışları karşısında söyledi:

Gündüz geceye bakarken,
Gökyüzünün ardında,
Güzel tatlı ve utangaç,
Al al yanaklarıyla.


Ã?nceden duyulan melodi artık daha belirginleşmiş ve kendinden emin çıkıyordu.
Söylemeye başladığı zaman melodi tekrar yavaşlıyordu. İki haydut da gözlerini dikmiş izliyorlardı

Ne bir gün ne de bir saat,
Belki bir kaç dakika.
Ne konuşmaya vakti var
Ne de vedalaşmaya.


...
[Melodi bir kez daha çaldı.]

Bırak kendini artık yorma,
Rüzgar anlatsın sana,
Sen sadece kulak ver
Akşamın şarkısına...


...
İki haydut gevşediklerini hissettiler. Kılıç ve bıçak tutan elleri artık o kadar sıkı tutamıyordu

Daha iyi görmek için
Kapat gözlerini.
Rüyalar götürsün seni,
Yıldızların ardına.


...
En sonunda kılıç yere şangırdayarak düştü. Ve ikisi de kendisi hafifçe yere bıraktılar.

Topraklar yatağın olsun.
Kucaklasın seni.
Yıldızlar örtün olsun,
Sarsın korusun seni.


...


şarkısını bitirdiğinde lavtayı elinden bıraktı. Yüzünü biraz kırıştırdı. Güzel olmuştu ama yine de tam istediği gibi değildi. şartlara göre doğaçlama söylemeyi de seviyordu ama özgür hissedemiyordu o zamanlar kendini o kadar. Bir an için bu iki adam gelmeseydi nasıl bir şarkı olacağını düşündü çok daha güzel olabilirdi ama bu an bir kere gelirdi. Ã?nünde başka şarkılar vardı.

Ã?nce daha büyük olan haydutun yanına gitti. Yüzündeki kumaşı biraz aralayarak yüzüne baktı ve geri kapattı. Sonra kesesine baktı pek aç gibi görünmüyordu. yemek için çalıyor gibi değildi. Diğer haydutun yanına gitti. Yüzüne baktığı kişi daha bir çocuk sayılırdı. Başka bir yerde karşılaşsa tamamen masum olduğunu düşünürdü. Belki de zaten masumdu. Bu çocuğun kesesine baktı. İçi neredeyse boştu kendi kesesini çıkarttı birkaç kuruş allı içine ve yerine koydu. İşler yolunda gierse zaten paraya pek ihtiyacı olmayacaktı.

Ã?ocuktan bıçağı ve adamın elinden yere düşen kılıcı alarak çantasına yerleştirdi. Burada biraz daha oturabileceğini ummuştu ama adamlar uyanmadan gitmeliydi. Hayatın ne getireceği belli olmazdı belki de şimdi gitmek şehre yepyeni bir şeyler görmesine neden olacaktı.

Eşşalarını toparladı. Ateşin üzerine biraz toprak attı ve ayağıyla söndürdü. Ve şehre doğru yola koyuldu. Deminki şarkının melodisini ıslıkla çalıyordu bu kez....

Posted: Sun Dec 12, 2010 10:12 am
by catboy
Bilen bilir beni
Gökkuşağı gibi binbir renktir kalbim
Yeter ki dinle bir beni
Belki anlarsın ne demek istediğimi


"Hım çok fazla karamsar oldu bu, biraz daha neşeli bir şey eklemek lazım." diye mırıldandı.

Dağların arasında
Sislerle çevrili sihirli bir gölde
Yıkanıp da geldim
Tıpkı aynadan geçermişcesine
Yeni bir diyara giriş yaptım


"Bunun anlamı neydi şimdi? Çok uyduruk oldu, ama en azından karamsar bir hava yok bu sefer." diye düşündü.

Kasabaya giriş yapmıştı artık. Keyifle bir şeyler mırıldanmaya devam ediyordu, ama deminkiler gibi söze dökmüyordu.

"Hah işte buradasın." diye kaba bir ses duyuldu. Ona yetişmeye çalışıyordu.

"Bay Henderson, kızıl aydan size selam getirdim."

"Kes şu şairane konuşmanı, William." dedi Bay Henderson. Son derece kızgın bir bakış atmaktaydı. Ne söyleyecekti acaba ve neden bu kadar kızmıştı, anlam vermek mümkün değildi...

Posted: Tue Dec 14, 2010 4:10 am
by scythe
"Geciktin William ve hala gülerek şarkı söylüyosun karşımda."

Henderson kulaklarına kadar kızarmıştı, göğsüyle birlikte göbeği de inip kalkıyordu. Herhangi bir maceraya girişmek bir yana dursun maceraperestlerle muhatap olmak bile sinirlerini bozardı, ama mecburdu bu sefer ve bi anlaşma yapmıştı.


"Geldim işte bay Henderson, uzun yollar aştım ve şimdi bu suratla mı karşılıyorsunuz beni"

Henderson'ın öfkesi genç ozanın hevesini kaçırmıştı.

"Diğerleri neredeler peki? Belki biraz neşemizi buluruz, hala nasıl bir işe bulaşacağımızı söylemediniz."

Henderson öfkesini yutmak ister gibi derin bir soluk aldı, tek kelime daha etmeden yürümeye başladı. Son beklediği kişi de gelmişti ve daha sinir bozucu saatler vardı önünde.