by Eldarin_ » Wed Dec 13, 2006 6:34 pm
Arap topraklarının en büyük şehrinde, Kahire'de, gece adeta bir kefen gibi şehre çökmüş, dayanılmaz çöl soğuğunu bu topraklar üzerinde hissettiriyordu...
Beechcraft Super King Air B-200 Turboprop jeti dünyanın yedi harikalarından biri olan Mısır piramitlerini aşarak çölün üzerinde alelade bir noktaya kondu.
Kusursuzca yere serilmiş çöl kumları sam yelinin etkisiyle ara ara yer değiştiriyor, tepelikler üzerinde ince kum çizgileri oluşturuyordu. Bu görüntü de doğanın yeryüzünde bıraktığı kusursuz manzaralardan biriydi...
Jetin indiği yerin yakınlarında tek bir kulübe bulunmaktaydı. Ã?ölün ortasında tek bir kulübe. Jet uçağı, kazan oyuğu gibi yerin dibine gömülmüş bu ıssız bölgeye inmişti.
Jetten ilk çıkan Jack oldu. Yol boyunca başını camdan ayırmamış, Mısır'ın güzelliklerini gökten izlemişti. Ama estetiğe karşı herhangi bir duygu beslememişti. Jetin kapısından çıkarken siyah ceketinin ön cebine yerleştirmiş olduğu siyah güneş gözlüğünü çıkardı ve merdivenlerden aşağıya indi. Arkasından bir başkası daha gelmişti. İsmi Juergo’ydu.
Müzayedeye beraber katılacatı ikili. Bunun için kendilerine verilen adres bu ıssız toprakları gösteriyordu. Müzayedede sunulacaklar gözönüne bulundurulduğunda seçkin bir otelin geniş konferans salonunu ummak hata olurdu.
İkili çöl kumlarına inmeden evvel kulübeden çıkıp gelmiş bir arap onlara doğru yaklaştı. Kulübenin hemen kenarında iki tane çift hörgüçlü deve vardı ve bu develeri yanında getiriyordu.
Juergo ve Jack eğilen devenin hörgüçlerine bindiler ve kulübenin bulunduğu noktaya kadar deve sırtında 5-10 dakika kadar devam ettiler. Bu yol yürüyerekte katedilebilirdi tabiiki ama müzayedenin en gözde iki amerikan saygıdeğer işadamını çöl kumlarında yürütmek saygıda kusur olurdu. Develer kulübenin bulunduğu yere kadar devam ettiler.
Üçlü kulübeye girdiklerinde buranın aslında sıradan bir ev olmadığını anladılar. Kulübe aslında yeraltına giriş noktasıydı.
Mısırlı bedevi, amerikan işadamlarını kulübenin altına indirerek yeraltına soktu. Kulübenin altına doğru ince, dolambaçlı bir merdiven devam ediyor ve bu merdiven sonunda geniş bir hole bağlanıyordu.
Jack ve Jurgeon bir heykel gibi giriş kapısının önünde bekleyen iki korumayı geçtiler ve etrafı derinden derine süzmeye başladılar.
Varılan mekan, genişliği 20 metreden 20 metreye uzanan altıgen dev müzayede salonuydu. Duvarların her birinde birer kapı vardı fakat bu kapılar henüz kapalıydı. Geldikleri kapının yukarı kısmında ise dev bir ekran bulunuyordu. Henüz ekran kapalıydı. Yüksek bir platformun üzerine yerleştirilmiş, üstü siyah çarşaflarla örtülmüş bir obje daha duruyordu. Henüz içinde neyin bulunduğu bilinmiyordu.
Jack Jurgeon’a nezaketle ilerideki koltuklardan birini gösterdi ve oturmalarını işaret etti. İkili duvarlara uzak merkezi bir noktada duran iki koltuğa oturdu ve müzayede için başka davetlilerin gelip gelmeyeceğini beklemeye başladılar...
Jack'in içinde garip bir his vardı. Korku, tedirginlik gibi birşey. Ama emin değildi. Jack için olumsuz bir havaydı sadece. Yine de bu garip duygu henüz dışarıdan farkedilememişti. Atletik vücudunun saran siyah takım elbisesi ile oldukça katı bir duruşu vardı ve alnından çenesine kadar uzanan yatak ve dikey yaş çizgileri, açık yeşil gözleri ve koyu kahverengi, omuzlarının aşağısına dökülen saçlarıyla alışılagelmedik bir işadamı profili ve antipatik bir görüntü çiziyordu.
Jack birşeyler söylemek üzere ağzını açtı. Fakat devamını getirmeden her zaman takındığı dik duruşu ve ileri çıkmış çenesi ile etrafı derinden derine süzmeye devam etti...
Arap topraklarının en büyük şehrinde, Kahire'de, gece adeta bir kefen gibi şehre çökmüş, dayanılmaz çöl soğuğunu bu topraklar üzerinde hissettiriyordu...
Beechcraft Super King Air B-200 Turboprop jeti dünyanın yedi harikalarından biri olan Mısır piramitlerini aşarak çölün üzerinde alelade bir noktaya kondu.
Kusursuzca yere serilmiş çöl kumları sam yelinin etkisiyle ara ara yer değiştiriyor, tepelikler üzerinde ince kum çizgileri oluşturuyordu. Bu görüntü de doğanın yeryüzünde bıraktığı kusursuz manzaralardan biriydi...
Jetin indiği yerin yakınlarında tek bir kulübe bulunmaktaydı. Ã?ölün ortasında tek bir kulübe. Jet uçağı, kazan oyuğu gibi yerin dibine gömülmüş bu ıssız bölgeye inmişti.
Jetten ilk çıkan Jack oldu. Yol boyunca başını camdan ayırmamış, Mısır'ın güzelliklerini gökten izlemişti. Ama estetiğe karşı herhangi bir duygu beslememişti. Jetin kapısından çıkarken siyah ceketinin ön cebine yerleştirmiş olduğu siyah güneş gözlüğünü çıkardı ve merdivenlerden aşağıya indi. Arkasından bir başkası daha gelmişti. İsmi Juergo’ydu.
Müzayedeye beraber katılacatı ikili. Bunun için kendilerine verilen adres bu ıssız toprakları gösteriyordu. Müzayedede sunulacaklar gözönüne bulundurulduğunda seçkin bir otelin geniş konferans salonunu ummak hata olurdu.
İkili çöl kumlarına inmeden evvel kulübeden çıkıp gelmiş bir arap onlara doğru yaklaştı. Kulübenin hemen kenarında iki tane çift hörgüçlü deve vardı ve bu develeri yanında getiriyordu.
Juergo ve Jack eğilen devenin hörgüçlerine bindiler ve kulübenin bulunduğu noktaya kadar deve sırtında 5-10 dakika kadar devam ettiler. Bu yol yürüyerekte katedilebilirdi tabiiki ama müzayedenin en gözde iki amerikan saygıdeğer işadamını çöl kumlarında yürütmek saygıda kusur olurdu. Develer kulübenin bulunduğu yere kadar devam ettiler.
Üçlü kulübeye girdiklerinde buranın aslında sıradan bir ev olmadığını anladılar. Kulübe aslında yeraltına giriş noktasıydı.
Mısırlı bedevi, amerikan işadamlarını kulübenin altına indirerek yeraltına soktu. Kulübenin altına doğru ince, dolambaçlı bir merdiven devam ediyor ve bu merdiven sonunda geniş bir hole bağlanıyordu.
Jack ve Jurgeon bir heykel gibi giriş kapısının önünde bekleyen iki korumayı geçtiler ve etrafı derinden derine süzmeye başladılar.
Varılan mekan, genişliği 20 metreden 20 metreye uzanan altıgen dev müzayede salonuydu. Duvarların her birinde birer kapı vardı fakat bu kapılar henüz kapalıydı. Geldikleri kapının yukarı kısmında ise dev bir ekran bulunuyordu. Henüz ekran kapalıydı. Yüksek bir platformun üzerine yerleştirilmiş, üstü siyah çarşaflarla örtülmüş bir obje daha duruyordu. Henüz içinde neyin bulunduğu bilinmiyordu.
Jack Jurgeon’a nezaketle ilerideki koltuklardan birini gösterdi ve oturmalarını işaret etti. İkili duvarlara uzak merkezi bir noktada duran iki koltuğa oturdu ve müzayede için başka davetlilerin gelip gelmeyeceğini beklemeye başladılar...
Jack'in içinde garip bir his vardı. Korku, tedirginlik gibi birşey. Ama emin değildi. Jack için olumsuz bir havaydı sadece. Yine de bu garip duygu henüz dışarıdan farkedilememişti. Atletik vücudunun saran siyah takım elbisesi ile oldukça katı bir duruşu vardı ve alnından çenesine kadar uzanan yatak ve dikey yaş çizgileri, açık yeşil gözleri ve koyu kahverengi, omuzlarının aşağısına dökülen saçlarıyla alışılagelmedik bir işadamı profili ve antipatik bir görüntü çiziyordu.
Jack birşeyler söylemek üzere ağzını açtı. Fakat devamını getirmeden her zaman takındığı dik duruşu ve ileri çıkmış çenesi ile etrafı derinden derine süzmeye devam etti...