Korku Öyküleri Yarışması (kitapkokusu-frpworld-

Post a reply

Confirmation code
Enter the code exactly as it appears. All letters are case insensitive.
Smilies
:D :) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:

BBCode is ON
[img] is ON
[url] is ON
Smilies are ON

Topic review
   

If you wish to attach one or more files enter the details below.

Maximum filesize per attachment: 256 KiB.

Expand view Topic review: Korku Öyküleri Yarışması (kitapkokusu-frpworld-

by bulents » Fri Feb 13, 2009 6:03 pm

Efla wrote:Biz teşekkür ediyoruz.

Frpworld'de de yazdıklarınızı paylaşırsanız bizi mutlu edersiniz =)
Zevkle...
İlk gözağrımdan, İstila'dan başladım bile :)
Kitapgah'ta...
http://www.frpworld.com/modules.php?nam ... pic&t=7976

by Efla » Fri Feb 13, 2009 12:00 am

Biz teşekkür ediyoruz.

Frpworld'de de yazdıklarınızı paylaşırsanız bizi mutlu edersiniz =)

by bulents » Thu Feb 12, 2009 6:44 pm

Sinan bey, gönderdiğiniz kitap elime ulaştı. Teşekkür ederim. En çok da nazik notunuz için...
B. Sabırlı

by Firble » Wed Feb 11, 2009 2:06 am

Vallahi mesela şu bekçi konulu öyküde henüz korkulacak bir şeyin olmadığı yerlerde bile atmosfer öyle bir yazılmış ki ben epey korkmuştum... Belki tek başına evde olduğum için....

Oğul konulu öykünün ilk sahnesi özellikle korkuttu, ancak sonra adamın korkusunun arkasındaki asıl nedeni, yani çocuk ve ağaçla ilgili olayları öğrenmeye başlayınca eh korku biraz azalıyor çünkü neyin ne olduğunu biliyoruz, en azından beklenmedik, şimdi ne olacak diye beklediğimiz anlar biraz daha azalıyor.

by Lugtarias » Wed Feb 11, 2009 12:52 am

Benim de genel olarak dikkatimi çeken nokta şu oldu: Betimlemeler gerçekten güçlü. Cümleler kolay anlaşılabilmekle birlikte anlamlı. Ã?ykü türüne hakim yazarlar tarafından yazılmış öykülerin çoğunluğu. Ancak, ''korku edebiyatı''nın o ürküten havası yeterince sinmemiş öykülerin büyük çoğunluğuna. Daha ''korkutucu'' öyküler yazılmalıydı. Ama şunu da ekleyeyim, korktuğum öyküler de olmadı değil =)

by Firble » Tue Feb 10, 2009 2:05 pm

Tüm hikayelerle ilgili genel eleştirim şu.... Genellikle hikayeler çok güçlü tasvirler, anlatım üslupları ve çok ilginç bir girişle başlıyordu. Ã?yle ki içlerinden bazıları okuduğum ve en çok beğendiğim yazarlarla bile kıyaslanacak türdendi...

Ancak fantastik öge ya da korku ögesi ortaya çıktıktan sonra, hem üslup hem tasvirler, hem de o ana kadar devam etmiş olan hikayenin orjinalliği zayıflıyor, bazen neredeyse yok olup yerini basit dövüş ya da korku ve gerilim sahnelerine bırakıyordu...

Sanki hikayeler yazılırken hikayenin ana ögesine gelinceye kadar bir heyecan devam etmiş ana öge devreye girince bu heyecan zayıflamış veya yok olmuş gibi hissettim...

Ancak her şeye rağmen öyküler beni etkiledi hatta korkuttu da.

by Lugtarias » Tue Feb 10, 2009 2:41 am

Yazarın isteği üzerine öykü kaldırılmıştır. Anlayışınız için teşekkür ederiz...

by Lugtarias » Tue Feb 10, 2009 2:40 am

Ã?Ã?

Uykusuzluk aynı uyumak gibi. İnsan ne kadar derinine inerse, uykusuzluğun gölgelerinden kurtulması o denli acı verici oluyor. Açık gözler, etraftaki duvarların üzerinde görünüp yok olan hayallere dalmış… Bilincin neresinde durduğunu vahim bir anlamazlık içerisinde karıştıran akıl şaşkın: Altında mıyım üstünde mi? Rüya mı yoksa gerçek mi?

Sesler vınlar orada burada. Onlar tedirginliğin uzaklarda yankılanan bireyleri misali beliriveriyorlar havsalada. Seda devam ediyor, öğeleri akıyor ardısıra, kelime kelime- nota nota ya da damla damla. Ne var ki tümü üst üste biner manalarından uzakta, kötürüm bir koyakta; dönüşür anlamsız, kaotik ve bitimsiz bir homurtu veya muğlak bir uğultuya. Ve beklenmedik bir noktada, odaklanamadığınız tek düşmanınız olurlar sonunda. Nafile bir uğraştır bir açıklık aramak onlarda çünkü sadece bulunmamanız gereken alanın sınırlarını genişletip, sizi de o bölgenin içine katar o esnada; uyanıksınız muhakkak ya, uykunun gafletine düşmüşsünüzdür aslında. Ne garip!

Tüm hareket unsurları abartılı biçimlerde büyüyor eğer farkındaysanız. Burundan çıkan nefes, kulaklarınızı deşen bir hengâmedir baskıcı ve sinir bozucu yaftasıyla… Gözlerinizin sahip olduğu seyir kabiliyeti yavaşlamış. Bilmeden sıkıyorsunuz dişlerinizi. En son baktığınız yer, kafanızı çevirseniz dahi beyninize yapışmış bir siluet gibi; sökülüp atılması ne zahmetli oluyor.

Bedeninizde herhangi bir nokta, yorucu bir miskinlik tehdidi altında. Mamafih siz ona odaklandığınızda sırra kadem basmış bir ‘ah’ havzası olup çıkıyor esasında. Ne yazık ki bitkin vücudunuzda ayaklanan tahammülsüzlük had safhada. Ki direnç çizgilerini kıran bir basınç peyda olmuştur bir müddet evvel kulaklarınızda. Dalıp gitmeler baş gösterdi kafanızla ruhunuz arasındaki geniş topraklarda. Hulasa inkâr en güçlü silah hala… Uyumuyorsunuz aslında. Behemehâl gözlerinize sinsice çekilmiş kalın perdeler üzerindeki donuk resimlere öylece bakakalmak ve filhakika fazlası değil; ne eksik ne de fazla. Nadiren dalıyorsunuz elinizin masa üstündeki duruşuna ya da belki yazdığını varsaydığınız kaleminizin çizdiği bozuk mavi hatta.

Sanki… öyle bir nokta olmalı. Eğer ki uyku bilinçaltı, ayık olmakta bilincin ta kendisiyse diye başlıyorum düşünmeye. Uykusuzluğun da henüz tanımlanmamış, algı kurallarınca kabul edilmemiş, yani karanlıkta bekleyen fakat keşfedilmemiş bir alanı bulunmalı. Rüya ile gerçek arasında, gündüz ile gecenin tam ortasında. Apayrı. Ne gerçekle rüyaya ait, hiçbirisine yakın olmayan… Gün ışığı ile kamaşan ama var sayımın aksine yokluğa karışmayan. Bu yer olmalı çünkü ben oranın mahsülüyüm. O olmazsa bende yoğum. Ona bir anlam bulamazsam gıybetten çökeceğim.

***

Ben üniversite mezunu bir gece bekçisiyim. İşsiz güçsüz dolaşırken bana acıyan bir akrabamızın çalıştığı büyük fabrikanın içerisinde, üç ve dört numaralı depoların gece güvenliğinden sorumluyum. Özetlemek gerekirse görevim, bütün gece uyumamak ve benimle beraber bekçilik eden diğer arkadaşımla birlikte on yedi adet ekrandaki kamera görüntülerini takip edip, iki saatte bir dönüşümlü olarak depoları dolaşmak. Dört günde bir birimiz izinli oluyor ve gündüz vardiyasından birileri bizim yerimizi alıyor.

Başlangıçta, henüz yeni olduğumdan dolayı, kesinlikle uykuyu düşünmüyor, işimi istenildiği gibi yapmaya gayret ediyordum. Ortağım ise uzun süredir gece bekçiliği yaptığını söylüyordu. Açıkçası işin onun için hiçbir cazip noktası kalmamıştı. Gece on ikideki turundan sonra inzivaya çekiliyor ve sabaha değin görünmüyordu. Uyuyordu herhalde. ‘Merak etme’ derdi, ‘burası biz olsak ta olmasak ta korunur. Sen de yakında anlarsın.’ Tabii ki bu ve buna benzer sözlerine samimiyetsiz bir gülümsemeyle karşılık verdiğimi hatırlıyorum. Acemi olanı tedirgin ederek eğlenmekti hepi topu.

Neyse, üniversiteyi boşuna okuduğumu düşünüp durmak, geceleri uyanık olmaya alışmak, gündüze hasret kalmak, bu sebeple eşimden dostumdan uzak kalmak ve iyice yalnızlaşmak başlıca sıkıntılarımdı. Ã?te yandan bir işim vardı ve para kazanıyordum. şükretmeliydim. En azından geleceğimden endişeli görünen annemin bana boyuna hatırlattığı buydu.

İlk iki haftayı dikkatli geçirdim. Yanlış yapmamaya çalışarak mesaimi itina ile sürdürüyordum. Fabrika binalarının mesafeli, soğuk ve heybetli görünüşleri arasındaydım. Lambalar sislere gömülüyordu tüm gece… Ofisimizin bulunduğu yer, yönetim binasının giriş katında, gözden uzak bir köşedeydi. Her iki saatte bir, bu zorunluluktan oluşturulmuş gibi duran odadan ve ekranların önünden ayrılır, iki yüz elli metre aşağıdaki depolar bölgesinde bulurdum kendimi. Bir elimde fener, diğerinde güvenlik noktası raporlarım olduğu halde yürüyüp sorumluluğu bana bırakılmış depolara ulaşırdım.

Depoların arka tarafında, bomboş ve kocaman bir arazi, fabrika sahasını çevreleyen demir tellere kadar uzanıyordu. Belirli aralıklarla yan yana ve arka arkaya sıralanmış, korkunç bir suçun mahkumları misali kıpırtısızlık ve sus pusluk cezası yemiş yüksek ve umarsız sokak lambaları başlarındaki çiğ, tatsız ve ırak ışıklı bakışlarıyla etrafı gözlerlerdi. Dirilmeye aç bir ceset gibi boylu boyunca uzanmış ıssız ve kendi halindeki bu alan, o soluk ve günahkâr lambaların bembeyaz aydınlığıyla harelenir, beneklenir ya da mateme bürünmüş bir kış tablosuna dönüşürdü. Bendeki metanetin direncine saldırmıştır çoğu kereler fersiz manasının kılıçları ve ürpertisiyle. İlk iki hafta süresince orayı sadece depoların kapısı önünden seyrettim. Dediğim gibi, sanki taştan yüreğinin tam orta boşluğunda abes, tehditkar bir hali okşayıp şımartıyordu içten içe. Yalnızlığı, o engin ıssızlığı bozulsun istemiyordu. Açıkçası, benim yerimde olacak olan kimse de bunu bozma niyetinde olmazdı.

***

Dördüncü ya da beşinci hafta, bir Ã?arşamba gecesiydi. İş arkadaşım her zamanki gibi saat on ikideki devriyesini atmaya çıktıktan sonra, bekçi odasının ketum ve gri duvarları içinde ekranlarla başbaşa kalmıştım. Kendime, o gecenin dördüncü koyu kahvesini hazırlayıp sandalyeme oturdum. Bu işi iyice kanıksayışımın ikinci ya da üçüncü gecesiydi. Sıradışı hiçbir şey olmayışı bende, tahmin edilebilir bir mutatlığı doğurmuştu. Yani artık beni düşündüren herhangi bir problem yoktu. Gecenin köründe kırk yıllık bir bekçi ne kadar umursamaz ve vehimsiz olursa, ben de o kertede gevşek ve aldırışsızdım. Hatta ekranların karşısında uyuyakalmaya gebeydim; yanan gözlerim sıcak bir rüyaya aşeriyordu. Fakat o gece uyumuyordum; olsa olsa bir şey kafamı kurcaladığı için düşüncelere dalmıştım. İki adet kan küresine döndü dönecek olan gözlerim hipnotize bir hareketle ekranların birinden diğerine kısa seyahatler tertipliyorlardı. İşte o şikayetçi ve mız mız gözlerimin ucuna, ekranlardan birinde bir şey takılıverdi, ki beynim beni doğrudan o ekrana odakladığında orada her ne vardıysa sırra kadem basmıştı. Belki de beynimim hissizleşen sinirleri görümde siyah noktacıklar olarak ortaya çıkmış ya da diğer bekçi dolanırken görüntüye girmişti. Gayri ihtiyari ayılır gibi oldum ve bir müddet o ekrana bakmayı sürdürdüm. Kendimi kandırıyordum; gözlerimde pırıldama gayretindeki ayıklık yalanının tadı, benliğimdeki uyku buhurdanlığından süzülen esansa kayıtsız kalabilirdi. Fakat bilincim çoktan o kayırtıcı kokunun alemine yükselip dalgınlaşma dehlizlerini adımlamaya başlamıştı. Gecenin donup kalmış bir resmine bakakaldığım kamera görüntüsünü görüp te algılamıyordum. Tuhaf bir yerdeydi benliğim o esnada… Tuhaf…

O sabah mesai bitiminde raporları doldururken iş arkadaşım bir sigara uzattı. Dalgınca sigarayı alıp yaktım. Uykusuzluğun, aslında hafifleten ağırlığıyla tutunuyordum ayıklığa. Gözlerim yanıyor, dişlerim sızlıyordu.

“Dün gece tuhaf bir şey oldu mu kardeş?” Sigarayı dişleyerek, ağzından çıkarmadan konuşuyordu.

“Ne olabilir ki? Sabahı etmeye çalışmaktan tuhaf bir şey olabilir mi?” diye karşılık verdim. Tahmin ettiğini gösteren bir suratla gülümsedi. Sigarası hala ağzındaydı.

“Ã?yle tabii. Fakat bu işin başka türlüsü de yok. Önemli olan işini severek yapmak bence. Yani bana sorarsan.”

“Sen işini seviyor musun peki?”

“Eh, hayallerimde gece bekçisi olmak yoktu.” Sigarasından son nefesini çekerek, dumanları zaten iyice bayatlamış olan havanın içine yolladı, “zamanla bu işten başka hiçbir işte tutunamayacağımı anladım. İnsan işe bu şekilde bakınca düşünceleri değişiyor. Düzenli bir iş, düzenli maaş… değil mi kardeş?”

Odanın içi iyiden iyiye sıfır oksijen sahasına dönmüştü. Yorgun midemde azılı bir bulantı baş gösterdi. Ã?nümdeki son sayfayı da imzalayıp ona baktım:

“İyi söylüyorsun da, düzenli maaş düzenli bir hayat getirmiyor. Gece çalış gündüz yat, böyle yaşanır mı Allahaşkına?”

“Peki. Sen ne yapmak istiyorsun? Diploman şimdiye dek pek işe yaramış görünmüyor.”

İğneli kelimelerini teker teker tutup gırtlağına tıkıştırmak geldi içimden. En son katlanabileceğim şey, aynı işi yapmamız dışında hiç tanımadığım birinin bana akıl vermeye çalışmasıydı. İnatla önümdeki kağıtlara bakarak onu önemsememeye çalıştım. ‘Bu geçici bir iş’ diye homurdandım huysuzca.

O ise, sanki ben oldukça saçma bir laf etmişim de, bununla içten içe alay ediyormuş gibi sırıttı. İzmariti küllükte ezdi ve önündeki güvenlik raporlarını imzalamaya başladı. Bir yandan da kendi kendine konuşur gibi mırıldanıyordu. Son söylediklerime yönelmiş bir karşı hücum başlattığını hissettiren şeytani saldırganlığı, insanı köşeye çekmeye niyetliydi… Derin bir nefes aldı:

“O’nu gördün değil mi?”

“Neyi?”

“Senin de emin olamadığın şeyi. Anlık bir yorgunluk belirtisi diye düşündün muhtemelen; bir göz yanılgısı olsa olsa…” Birden bire elindeki kalemi masanın üzerine bırakıp gizemin kısık ürpertisini sesine, irkilen duyuların şaşkınlığını gözlerine sürmeleyerek sandalyesinde bana doğru döndü. Aralarda burnundan, neredeyse soluyarak nefes alıp veriyordu. “Bak, genelde olan şudur: ilk seferinde varlığından bile haberdar olmazsın. İkinci kez görürsen kendini fazla yorduğunu düşünürsün. Üçüncü ve dördüncü, hatta beşinci seferlerden sonra bir rahatsızlığın olduğu fikrine kapılır ama herhangi bir şey yapmazsın. Altı, yedi, sekiz, dokuz ve on… Bunlar seni iyice telaşlandırır ve on ikinci ya da on üçüncünün ardından doktora gitmeye karar verirsin. Eh, sağlamsındır evelallah, bunu doktor da onaylar. Rahatsızlığın için bir şey bulamadığından sana vitamin hapı ya da ona benzer bir şeyler yazar. Heyhat! Sen yine ve yine ve yine görmeye devam edersin. Otuzuncu ve ya kırkıncı tekrarlardan birinde –odayı ve beni öldürüp dirilten ani ve etkili bir el çırpış- PAT! Aymazlığın geçiverir.”

Pis, neredeyse hain kalplerin ilhamıyla doğmuş kalleş bir kahkaha atıverdi ortalığa. Ellerini sarkık göbeği üstüne koyarak zıplattı. Eğlentisi geçinceye kadar oturduğum yerde kıpırdamadım ama sinirden titrediğimi söyleyebilirim. Nihayet çarpık gülümsemesi söndü ve yeniden o fesat ağzı konuşmaya durdu:

“Bazı hakikatler senin verdiğin kararları men eder. Onlar, -mesela- kimin geçici kimin kalıcı olacağına karar verirler. Hulasa senin seçme şansın yoktur. Ve dahi o hakikatler çok çok önceki zamanlarda yazılmışlardır. Yani… yani.. yahu nasıl anlatayım ki şimdi ben sana bunu. Sonuçta ben basit bir bekçi parçasıyım.”

Tersine durum belirterek alay etmeye çalışması anlaşılmazdı. Ne yani, bekçiydi işte! Başka ne olabilirdi ki? şimdi bu mesnetsiz sohbeti kestirip atma, sabahın uykusuzluğuna teslim olmuş benliğimi daha fazla iğrenti ve deli saçması laflardan kurtarma vakti gelmişti. Yüzüne bile bakmıyordum:

“Bu kadar tuhaf laf ettin etmesine de, ben hiçbir şey görmedim. Sen gittikten sonra tüm gece buradaydım ve olağandışı hiçbir olay olmadı.”

“Ya ekranlar?”

“N’olmuş ekranlara?”

“Ekranlar işte. Özellikle üç numara.”

“Tır parkı mı?”

“Evet, tır parkı.”

“Bütün gece boştu. Zaten bir şey görseydim sana telsizle bildirirdim.”

“Telsizle mi?” aynı hor gören, acıyan ve dalga geçen sırıtış ve akabinde lakayt bir başla onama, “Peki, görmemiş ol o zaman.”

Tamam. Bu kadarı yetmişti. Sandalyemden fırlayıp tepesinde bittim:

“Ne sıkıntın var lan senin? Beni mi deniyorsun? Bak… Bak gelme üstüme daha fazla! Ne diye soruyorsun bu soruları?”

Sandalyesinde göstermelik bir toparlanmayla ellerini teslim oluyor gibi kaldırdı ve kaşlarıyla beraber bütün yüzünde oynak bir şaşkınlık peyda oldu:

“Hop hop hop! Sakin ol kardeş. Bir şey sormam bundan sonra söz. Yemin billah… Sadece merak ettim… Hepsi bu. Geçici bir işse geçici bir iş…. Tamam… Sen ne dersen öyle olsun.”

Aslında bu öfke nöbetinin ardından serin bir pişmanlık kapladı hemen beni. Yılların gece bekçisi, yılların yalnızlığıyla ve gecenin kara örtüleriyle geçmiş bir hayat. Asıl acınması gereken oydu ve ben bu acz içindeki adama neredeyse zorbaca davranmıştım.

Yeniden sandalyeme oturup sakinleştim. Kağıtlarımı düzenleyip bir sigara yaktım. O da derin bir nefes aldı ve inceden sezilen dalgacı edasını üzüntülü nağmesine eklemiş sesiyle konuştu:

“Geçici bir iş… Geçici bir hayat. Evet, herhalde sen benim kadar şanslı değilsin. Ben, daimi bir iş bulmuşum.”

Yüzü, bu son sözleriyle zafer kazanmış gibi aydınlandı. Halinden memnun ve her sorunun cevabını bulabilen insanlara benziyordu o esnada. Dışarıya hoyratça yansıttığı huzuru beni ürpertiyor, rahatsız ediyordu. Zaten, tavırları hep rahat, vurdumduymaz ve sakindi. Suratında beni her daim ondan uzak tutan kendini beğenmiş ve karakterini üstün gören, sinsi bir keyif dolanırdı. Acaba kaygısızlığının kaynağı neydi?

Her sabah yaptığını bozmadan, kağıtlarını istifledikten sonra, koridorun sonundaki tuvalete gitti. Bu bizim mutat vedalaşmamızdı. Kaygısız, nev-i şahsına münhasır, kafasındaki dünyada yaşayan, garip bir adamdı.

***

Durum şunu gösteriyordu ki tükürdüğümü yalamak üzereydim. İlk altı aydan sonra, kendimi kandırmak için sığındığım ‘geçici iş’ yaftası, hala ara sıra kendime hatırlatsam da silinmeye yüz tutmaya başlamıştı. Gidip gelmek, rutinin ördüğü duvarların yükselişini göre göre kayıtsız beklemek ve çıkışın olmadığını kavrayamamak günlerimi tüketiyordu. Bir sene geçip te maaşıma zam yapıldığında artık bir bekçi olmuştum. İş başvurularımı takip etmeyip, yeni iş ilanlarına başvurmuyor, annemin katı kaderciliğine teslim oluyordum.

Yine de iş ortağımla ilişkilerim bir adım dahi ilerlemişti. Kayıtsızlığını benim üstümde de uyguluyor, bir yıldır beraber çalışmamıza rağmen daha samimi arkadaş olmamamızdan gocunmuyordu. Her ne kadar bunda benim soğuk davranışlarımında bunda bir katkısı olsa da, beklediğim mesafeyle karşılaşmamıştım. O malum tartışmamızdan sonra benden neredeyse köşe bucak kaçmıştı. Zorunlu haller dışında konuşmuyor, odada beraber bulunurken birbirimizin suratına bakmıyorduk. Ve ben bunun sorumlusu olarak kendimi görüyordum. Ne vardı şu lanet olasıca tır parkında? Bunu öğrenmek zorundaydım.

***

Saat on devriyemi atmak maksadıyla bürodan çıkıp depo bölgesine yollandım. Akşam için annemin hazırladığı yemekler ağır gelmişti. El fenerimi koltuk altıma sıkıştırıp, bir elimde devriye raporlarım diğer elimde yanmış sigaram olduğu halde, irilikleriyle bahçedeki ölü tanrıların mozoleleri misali yan yana uzanan müphem ve sessiz depolara doğru yürüdüm. Arkalarında, tır parkının olduğu tarafta hayalet harelerden bir deniz bekliyordu. Gecenin hareminde yaşayan en alımlı gözdesi can sıkıcı, nerden duyulduğu meçhul, hakim ama durağan bir uğultuydu. şimdi o benimle, her yerdeydi. Tüm yol boyunca bana kur yapıyor, körleşip kucağına düşmemi umuyordu; onun kucağı uykuydu. Direnmek bir alışkanlıktır bekçi için. Dolayısıyla onu görmezden gelmeyi kendim adıma bir başarı olarak görmüyordum. Fakat üç numaralı deponun kocaman sürgülü kapısını açarken bir kez esnedim.

Depoları ve içeride iki yanımda akıp giden yüksek rafları dolaşıp kontrolümü bitirdim. Deponun diğer kapısından, tır parkına bakan boşluğa çıktım. Sokak lambaları buz gibi, kıpırtısız, ölü… Sokak lambaları kendi mesafeli ve tehditkar hastalıklarını yayıyor altında yayılmış parka. Beride tır parkını sağdan sola kucaklayan bir dikenli tel sırası. Ötesi sanki dünyanın sonu; kapkaranlık, çözümsüz, dilsiz ve yabancı… Tır parkıyla halvet oluşumuz böyle başladı. O ürkekti, ben ilk adımı attım.

Büroya geri döndüğümde gereksiz bir huzur duyuyordum. Bir senedir beklettiğim problem çözülmüştü. Tır parkında tam üç tur attım; dikenli telden elimi kaldırmadan bir ucundan bir ucuna yürüdüm. Her bir sokak lambasına tek tek dokundum ve topuklarımı çınlata çınlata, adeta varlığımı bir şeylere haber verircesine yürüdüm. Ağzımdan süzülen dumanlardan başka herşeye meydan okumuştum orada. Parkın tam orta yerinde durup, önümde kudretle yükselen depoları seyrettim. Bu taraftan bakınca daha farklı, daha grotesk görünüyorlardı. Boşlukta boşluğu yaşatan uzak ve tanımsız ucubelerin, devlerin ve cinlerin dehlizlerine açılan ağızlar gibiydiler. Evet, cesaretim o denli yerine gelmişti ki hayal kurup, edebi uyuşturucular kokluyordum kendi kendime. Büroya girdiğimde zaferini ilan edip sancağını burçlara dikmiş bir hükümdar misali kapının önünde durup, alay ede ede diğer bekçiye sordum:

“Beni gördün mü?”

“Nerede?”

şaşırmış göründüm:

“Kamera üç. Tır parkı… Sanırım bu gerçekten de geçici bir işmiş. Oraya gittim ama beni kalmaya ikna edecek kimseler çıkmadı ortaya.”

Kafasını önündeki kâğıtlardan hiç kaldırmadı… Bir süre katiyen konuşmadı. Havada sadece flouresanın cızırtılı zonklamaları yüzüyordu. Keyfim yavaşça soldu ve o haldeyken aslında neden kendimi muzaffer hissettiğimi bilemedim. Zaten bu galibiyet duygularımda anında saçma ve çocukca oldular idrakimin mantıkla harmanlanmış yargı salonunda. Yeniden ona baktım. Masanın altındaki video kaydedicilerden birinin düğmelerine basıp duruyor, ara sıra da kafasını kaldırıp ekranlara bakıyordu. Sonunda video kaydedicisindeki parmağını geriye çekip aynı parmağını üç numaralı ekrana bastırdı. Ne yazık ki gülmüyor, sadece bir gerçeği ifade etmekle yükümlü bir memur misali ciddiyetle bana bakıyordu:

“İşte” dedi duygusuz bir halde, “benim gördüklerim bunlar.”

Bir- iki- üç… O kayıtlara defalarca kez baktım. Bekçinin lafına itimat etmeyip kasedi en baştan izledim. Görüntüleri yavaşlatarak, neredeyse kare kare inceledim. O esnada hazırlanıp on iki devriyesine çıkacak ortağıma aval aval, şapşalca baktım ve ondan bir cevap bekledim. Fakat O da omuzlarını oynatıp, ‘hepsi bu’ demekle yetindi.

Tüm geceyi, belki de hayatımda yaşamadığım derecede ayık geçirdim. Bir türlü anlam veremiyor, gördüklerime mana bulamıyordum. Sanırım ömrümde ilk kez yalnız kalmaktan korktum. Bu saçmasapan gerçek yüzünden korkuyu gerçek bir varlık gibi etrafımda, bana yönelmiş bir tehdit olarak hissettim. Tır parkının o çapraşık kayıtlarına defalarca baktım. Defalarca…

Sabah bekçi ortağım geri geldiğinde, muhtemelen beni bedbaht ve darmadağınık bir ruh halinde gördü. Bir paket sigarayı bitirmiş, ardından çekmecemde sakladığım diğer paketi de sonlamaya yaklaşmıştım. Kafasındaki bereyi çıkarıp yanıma oturdu ve bir sigarada o yaktı.

“Ã?ncelikle korkmana gerek yok kardeş. Ne olduysa oldu. Sen de, hepsinin başına gelene kandın. Buradaki bazı şeyler normal değildir. Ve normal olanları sevmezler…”

“Hayaletler mi? Onlar… o yanımda duranlar…” sözüm tamamlayamamıştım. Adam koluma dokunarak beni teskin etmeye çalıştı.

“Yok yook… Keşke öyle olsalar. Nasıl desem kardeş? Bilmediğimden değil; sadece Ademoğullarına söylenegelenden gayri nasıl anlatılır bu? Onlara hayatta kalma vazifesi verildiğinden bahsetsem ne kadarını kavrarsın? Senin aslında kurban gibi görünsen de, yazgıdaki yerinin bu olduğunu nasıl anlatabilirim? Senin ne ilk ne de son olduğunu, o malum yeri nasıl görmek istiyorsan öyle göreceğini söylesem ne fark eder? Günün gelene dek ölmeyeceğini ama ölmekten beter olacağın vakitler yaşayacağını hangi vicdan sahibi sana kabul ettirebilir. De bana kardeş; Anlar mı Adem’in oğulları?”

“Neyi? Neyi anlar mı?”

Sigarasını küllüğe bırakıp oturduğu yerde omuzlarını düşürdü. Yere yönelmiş başı zemindeki soğuk seramiklerden ayrılmıyordu.

“En iyisi sana kendilerinin anlatması…”

Saniyeler içinde gelişip biçimlenen bir aydınlanma çaktı beynimde. Dudaklarımdan sızıp kaçan nefesimden daha yavaş bir hareketle arkama dönmüştüm ki kalbim parçalanır gibi oldu. Varlık haklarımın ötesindeki hakikatler ruhumu gerip şişlediler. Ve ben çaresizce, semanın nurları altındaki bir fani gibi ağladım.

şimdi, o bekçilik işinden o gün ayrıldığımı ve bir daha geceleri evimden hiç çıkmadığımı söylemeliyim. Uyurken televizyon açık, lambalar aydınlık ve kocamış annem uyanık… Zira geceleri yalnız kaldığımda kaçamadığım bir hesaplaşma beni bekliyor. Uyumasam bile aşıyorum o eşiği istemeden. Uykusuzluk diyarı alaca bir nefes… Boğmayan bir boşluk… Suratsız yüzleriyle bilinçsiz bakışlar… Uyayamıyorum birileri olmadan. Uyanıkken bir düşünceye dalmamak için çabalıyorum habire. Fakat neden?.. İşte bunu hala bilememek azapların en beteri bana göre. Sağıldığım özüm ve beni takatsiz bırakıp yine de öldürmeyen amansız gizemden mustarip ruhum adına diyorum bunları: Onlar… Onlar… Onlar??

***

Evet, onların kimliğiyle yüzleşmek için tüm cesaretimi toplayıp yeniden fabrikaya gittim. Bekçiye tüm kararlığımı gösterip en ince ayrıntıları bile dehşete düşmeden, soğukkanlılığımdan destek alarak dinleyecektim. Kapıdaki güvenlik görevlileri beni tanıyıp samimiyetle tokalaştılar. Evet, Ahmet ve Sami beni o sabah sakinleştirmek için olanca güçlerini sarf etmişlerdi. Ağlayışım kendimden geçene değin durmamıştı. Belki de yardımseverlikleri ve anlayışları sebebiyle onlara karşı mahcuptum. Bana bir çay söylediler ve oturup birer sigara yaktık.

Hal hatır sorulduktan ve hoşbeş ettikten sonra oraya asıl gelişimi ortaya çıkarmanın vaktiydi nihayet. Onlara benimle beraber bekçilik eden adamın adresini bilip bilmediklerini sordum. Ã?nce bir tuhaflık hissetmedim. Ne var ki Ahmet sigarasını küllükte söndürüp hissettimemeye çalışarak Sami’ye göz ucuyla baktığında ensemdeki tüylerin irkildiğini hatırlıyorum. Sami doğrudan bana bakarak konuştu:

“Abi ağlarken de bunu söylüyordun.”

“Neyi söylüyordum Sami?”

“Abi… şey… Abi, sen bir senedir bu işi yalnız yapıyorsun. Üç ve dört numaralı depolar yalnızca senin gözetiminde.”

Ã?fke ya da korku yüzünden haykırmamak için kendimi zor tuttum. Gözüm Ahmet ile Sami’nin güvenlik kulübesindeki ekranlara kaydı. Hiçbir şey çözülmemişti fakat bunun önemi yoktu. Delişmen bir hızla yokluğa yuvarlanan bendim.

“şu ekran nereye bakıyor Sami?” diye sordum sabırsızlık içinde.

“Üç numaralı ekran mı abi? Ã?öp depolanan boş arazi orası.”

Üç numaralı ekrandan bekçi bana el sallıyordu.

by Lugtarias » Tue Feb 10, 2009 2:19 am

Evet arkadaşlar,
Frpworld-FrpNet-KitapKokusu Korku Ã?yküleri Yarışması sonuçları şöyle;

1. Üç -Burak Mollamehmetoğlu

2. Oğul - Kadri Kerem Karanfil

3. Günlükteki İfşaat - Bülent Sabırlı

Başta dereceye giren dostlarımızı ve tüm katılımcı arkadaşları kutlar, bunda sonraki yarışmalarda başarılar dilerim.

by Aegron Linwelin » Sun Feb 08, 2009 8:43 am

Edmond wrote:Eveet, bugün büyük gün :P Sonuçları merakla bekliyorum, gerçi pek iyi bir öyküyle katılmamıştım ama olsun :D
Katıldın mı ki? :D

by Edmond » Sun Feb 08, 2009 8:24 am

Eveet, bugün büyük gün :P Sonuçları merakla bekliyorum, gerçi pek iyi bir öyküyle katılmamıştım ama olsun :D

by Firble » Sat Feb 07, 2009 3:31 pm

Evet değerlendirmemi yaptım... Bu defa 29 hikaye hem okumak hem de hakkıyla sıraya dizmek zor oldu.... Hadi bakalım şimdi bekleyelim diğer sonuçları...

by Lugtarias » Sat Jan 31, 2009 8:27 am

Sonuçlarla aynı anda Possessed.

by Possessed » Sat Jan 31, 2009 8:13 am

Peki öyküleri ne zaman göreceğiz, sonuçlardan sonra mı?

by Edmond » Sat Jan 31, 2009 7:59 am

Lugtarias wrote:Arkadaşlar hepinizden özür dileyerek yarışma sonuçlarının çeşitli nedenlerden ötürü 8 şubat 2009'da açıklanacağını bilgilerinize sunarım.
İşte bu mesajı bekliyordum :D

Top