Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı)
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
“Tüm bu sahip olduklarını, ne için feda edeceksin?”
Böyle derdi kehanet, vaat ettiği olayların doruk kısmındayken. Lâkin kehanet, bu sorunun cevabını da veriyordu.
“Senin asla anlayamayacağın bir şey için.”
Gözlerini çevresindeki karanlık binalardan ve ıssız sokaklardan alamayan Setsuna, tekrar düşüncelere dalmaya başladığını fark edince başını sertçe salladı. Gri, ipek pelerininin başlığını tek hamlede iyice çekmiş ve yüzünü gizlemeye başlamıştı. Buraya gelmeden çok önce bile Sorpigol’ün ününü duymuştu. Buraya gece girmeyi hiç istemezdi, ama ne talihsizliktir ki şehre gece varmıştı. şehir dışında konaklaması da pek güvenli olmazdı. Sorpigol’ün içi eğer söylenenlerin yarısı kadar tehlikeliyse, dışı mutlaka daha tehlikeli olmalıydı.
şehre gireli sadece birkaç dakika olmuştu ve hiç kimseyle karşılaşmamıştı. Bomboş sokaklar vardı sadece. şehri bilmeden, boş boş yürüyordu. Besbelli ki bu izbe sokaklarda birileri yaşıyor ise bile bu saatte çıkılmaması gerektiğini çok net biliyor olmalıydılar.
Tetikte ve tedirginlikle sokaklar arasında gezinirken solunda kalan köşeden döndü. Ã?nünde uzanan sokak sekiz metrelikti. İki yanındaki evlerin kapıları bu sokağa açılıyordu.
Pek dikkat çekmemek için gölgelerden yürümeyi düşünmüş olsa da, gölgelerin barındırabileceği tehlikeler yüzünden yolun ortasından yürümeyi tercih etti Setsuna. Adımları, toprak yolda hışırtılar çıkartırken, yine elinde olmadan düşüncelere daldı. Nedenini bir türlü anlamasa da son günlerde kendisini fazla dinler olmuştu zaten.
Neydi o kehanet? Evet, Setsuna’nın nesillerdir şövalye olan ailesinin sonunu getirecek olanla ilgili bir kehanetti bu. Nesiller boyunca bu kehanet dilden dile dolaşmış ve çocukların gözü korkutulmuştu. Belki bir Mit’ti belki gerçek ama Setsuna da dinlemişti bu kehaneti pek çok kez. Her ne kadar daha önce hiç korkmamış olsa da bu ona bir çocuk hikayesi gibi hoş bir tınıyla anlatılmıştı her seferinde. Ta ki, şimdiye kadar.
Kehanete göre ailenin üyelerinden birisi şövalyeliği reddedecek ve bilinmeyen bir arzu duyarak ailesini karşısına alıp her şeye meydan okuyacaktı.
Ya bu kehanetteki kişi o idiyse?
Kehanette geçen o sözcükler, babasıyla aynen dile getirilmişti.
Tüm bu sahip olduklarını, ne için feda edeceksin?
Senin asla anlayamayacağın bir şey için.
İşte böylece Setsuna, babası gibi tapınak şövalyesi olmayı reddederek Maltyr kasabasını terk etmiş ve yola koyulmuştu. Neden Sorpigol’e gelmişti, bilmiyordu. Sadece yürümüştü. Yol onu buraya getirmişti, hem de başına hiçbir kötü şey gelmeden.
Tangırtılar, Setsuna’yı düşüncelerinden aldı. Birden irkilen genç adam çevresine bakınarak olanı biteni kavramaya çalıştı. Hırsızlar mı saldırmıştı? Ama hayır, çevrede kimse yoktu.
Az sonra aynı tangırtıları tekrar duydu. Yürümekte olduğu sokağın sonundan geliyordu. Ağır bir zırhtan yayılan demirin çarpma sesini andırıyordu.
Böyle derdi kehanet, vaat ettiği olayların doruk kısmındayken. Lâkin kehanet, bu sorunun cevabını da veriyordu.
“Senin asla anlayamayacağın bir şey için.”
Gözlerini çevresindeki karanlık binalardan ve ıssız sokaklardan alamayan Setsuna, tekrar düşüncelere dalmaya başladığını fark edince başını sertçe salladı. Gri, ipek pelerininin başlığını tek hamlede iyice çekmiş ve yüzünü gizlemeye başlamıştı. Buraya gelmeden çok önce bile Sorpigol’ün ününü duymuştu. Buraya gece girmeyi hiç istemezdi, ama ne talihsizliktir ki şehre gece varmıştı. şehir dışında konaklaması da pek güvenli olmazdı. Sorpigol’ün içi eğer söylenenlerin yarısı kadar tehlikeliyse, dışı mutlaka daha tehlikeli olmalıydı.
şehre gireli sadece birkaç dakika olmuştu ve hiç kimseyle karşılaşmamıştı. Bomboş sokaklar vardı sadece. şehri bilmeden, boş boş yürüyordu. Besbelli ki bu izbe sokaklarda birileri yaşıyor ise bile bu saatte çıkılmaması gerektiğini çok net biliyor olmalıydılar.
Tetikte ve tedirginlikle sokaklar arasında gezinirken solunda kalan köşeden döndü. Ã?nünde uzanan sokak sekiz metrelikti. İki yanındaki evlerin kapıları bu sokağa açılıyordu.
Pek dikkat çekmemek için gölgelerden yürümeyi düşünmüş olsa da, gölgelerin barındırabileceği tehlikeler yüzünden yolun ortasından yürümeyi tercih etti Setsuna. Adımları, toprak yolda hışırtılar çıkartırken, yine elinde olmadan düşüncelere daldı. Nedenini bir türlü anlamasa da son günlerde kendisini fazla dinler olmuştu zaten.
Neydi o kehanet? Evet, Setsuna’nın nesillerdir şövalye olan ailesinin sonunu getirecek olanla ilgili bir kehanetti bu. Nesiller boyunca bu kehanet dilden dile dolaşmış ve çocukların gözü korkutulmuştu. Belki bir Mit’ti belki gerçek ama Setsuna da dinlemişti bu kehaneti pek çok kez. Her ne kadar daha önce hiç korkmamış olsa da bu ona bir çocuk hikayesi gibi hoş bir tınıyla anlatılmıştı her seferinde. Ta ki, şimdiye kadar.
Kehanete göre ailenin üyelerinden birisi şövalyeliği reddedecek ve bilinmeyen bir arzu duyarak ailesini karşısına alıp her şeye meydan okuyacaktı.
Ya bu kehanetteki kişi o idiyse?
Kehanette geçen o sözcükler, babasıyla aynen dile getirilmişti.
Tüm bu sahip olduklarını, ne için feda edeceksin?
Senin asla anlayamayacağın bir şey için.
İşte böylece Setsuna, babası gibi tapınak şövalyesi olmayı reddederek Maltyr kasabasını terk etmiş ve yola koyulmuştu. Neden Sorpigol’e gelmişti, bilmiyordu. Sadece yürümüştü. Yol onu buraya getirmişti, hem de başına hiçbir kötü şey gelmeden.
Tangırtılar, Setsuna’yı düşüncelerinden aldı. Birden irkilen genç adam çevresine bakınarak olanı biteni kavramaya çalıştı. Hırsızlar mı saldırmıştı? Ama hayır, çevrede kimse yoktu.
Az sonra aynı tangırtıları tekrar duydu. Yürümekte olduğu sokağın sonundan geliyordu. Ağır bir zırhtan yayılan demirin çarpma sesini andırıyordu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
Setsuna, başını yavaşça gökyüzüne kaldırdı ve bakışlarıyla karanlık geceyi taradı. Oralarda bir yerde siyah, küçük bir dostunun olduğunu, göremese de, biliyordu. Yoldaşı olan kuzgun, gözü dönmüş hırsızlara karşı ona pek yardımcı olamazdı, yine de sahibinin yanlızlığını bir nebze hafifletiyordu.
Başını indirip gözlerini ileri odakladı. Ã?nünde onu bekleyen şeyin ne olduğunu bilmiyordu, ancak geri dönmeye ya da yolun ortasında dikilmeye de niyeti yoktu. Rahat bir tempoyla dümdüz yürümeye başladı. Damarlarındaki kan, bacaklarının titremesini engelliyor, kendi soyuna ait olmayan ruhu, merakını körüklüyor ve devam etmesi için onu teşvik ediyordu.
Ruhu, bütün işleri o karıştırmıştı zaten. Set, bir elini göğsüne götürdü. Gençliğinde her gün onu yakıp kavuran ateş, şimdi doyurulmuş bir halde zararsızca yanıyordu.
Efendisinin emriyle harekete geçene kadar zararsızdı.
Set, zihnini karıştıran düşünceleri bir kenara attı ve gerçek dünyaya döndü. Muhtemel tehlikeye doğru yürürken sırtındaki kılıcı almak için hiçbir hareket yapmadı, onu rakiplerini şaşırtacak bir serilikte çekebilirdi zaten, ama demir sesleri git gide yükselirken, dudaklarında bir büyünün sözlerini hazırlamaya başladı.
Başını indirip gözlerini ileri odakladı. Ã?nünde onu bekleyen şeyin ne olduğunu bilmiyordu, ancak geri dönmeye ya da yolun ortasında dikilmeye de niyeti yoktu. Rahat bir tempoyla dümdüz yürümeye başladı. Damarlarındaki kan, bacaklarının titremesini engelliyor, kendi soyuna ait olmayan ruhu, merakını körüklüyor ve devam etmesi için onu teşvik ediyordu.
Ruhu, bütün işleri o karıştırmıştı zaten. Set, bir elini göğsüne götürdü. Gençliğinde her gün onu yakıp kavuran ateş, şimdi doyurulmuş bir halde zararsızca yanıyordu.
Efendisinin emriyle harekete geçene kadar zararsızdı.
Set, zihnini karıştıran düşünceleri bir kenara attı ve gerçek dünyaya döndü. Muhtemel tehlikeye doğru yürürken sırtındaki kılıcı almak için hiçbir hareket yapmadı, onu rakiplerini şaşırtacak bir serilikte çekebilirdi zaten, ama demir sesleri git gide yükselirken, dudaklarında bir büyünün sözlerini hazırlamaya başladı.
Edmond afallamıştı.demek o bacağını parçalamaya çalışanlar Goblin'di ha.Nasıl olurdu.şimdi de üzerlerine hücum ediyorlardı.Ne yapabilirdi ki.kıpırdamadı.Zaten başka çaresi de yoktu ki!Lord Necros wrote:Panik, ilginç bir durumdu. Mantığın ortadan kaybolduğu ve yerini sırf hayatta kalma içgüdüsüne bıraktığı bir andı. Böyle bir ruh hali içindeki insan, olağandışı davranışlarda bulunabilir, umutsuzca hareket edebilir, anlamsız şeyler yapabilirdi.
Hatta halisünasyon bile görebilirdi.
Edmond, saldırının getirdiği panik duygusu içinde, olmayan ordularının hayalini kurarken ok atışları kesilmiş ve ok vızıltıları yerlerini kaba, çoğunlukta tiz ama bazıları gür savaş naralarına bırakmıştı. O panik halinde bile bu sesleri tanıyabilmişti.
Goblinler! Onlara pusu kuran goblinlerdi. Arada çıkan gür ve buyurgan seslere bakılırsa, hobgoblinler de vardı.
Arabanın arkasında sıkışanlar bir an afalladılar bu görüntü karşısında. Gargula sınırlarını çoktan aşmışlardı. Eğer orada belli bir birlik ve düzen olsaydı, bunların, katlettikleri orkların intikamı için peşlerinden gelmiş bir grup olduğu düşünülebilirdi. Ama Gargula’da bir birlik yoktu ki! Dahası, bu civarlarda böyle bir haydut çetesi ne arıyordu?
Karşı savaş naraları atan muhafızlar, saldırıya geçen goblinlere hücuma giriştiler. Edmond ise hâlâ arabaların arkasındaydı. Ã?eliğin çeliğe çarpışmasından yükselen keskin sesler kulaklarına çalınırken, siviller korkuyla eğilip kulaklarını tıkamışlardı. Sadece bir tanesi, Edmond’a bu sivillerin liderleri gibi gelen adam, Edmond’u alıcı gözüyle süzüyordu. Gözlerindeki ışıltı bir şeyler planladığını gösteriyordu. Ã?nce yanında diz çökmüş olan, aralarındaki en gence baktı, sonra tekrar Edmond’a baktı. Edmond’a eliyle gelmesini işaret etti.
Edmond ona yaklaşırken arabaların içinden, yolculuk boyunca dikkat ettikleri kutuyu çıkartan adam, kutuyu dürtüklediği genç adama verdi ve dövüşe bir göz atıp Edmond’a döndü.
“Sen ve bu genç adam Sorpigol’e gideceksiniz.” diye başladı. “Sorpigol’den Cthol Murgos’a, oradan da Makval’a gidin. Makval Kralı Merex’e bu mektubu verin.” Adam, cüppesinin cebinden üzeri mühürlü bir parşömen rulosu çıkarttı ve genç adama uzattı. Sonra belindeki altın dolu keseyi aldı ve onu da genç adama verdi. Gence hitaben devam etti. “Leo, buradaki parayla Sorpigol’de yeni muhafızlar bul. Yolculuğuna devam et.” Adam, Edmond’a döndü ama konuşmadan önce savaş seslerini dinledi. Birkaç goblinin çığlığından sonra bir insan feryat ediyor, dövüş devam ediyordu. “Bu pusuyu atlatmamızın imkânı yok.” dedi adam Edmond’a ve devam etti. “Bu kutunun Makval’a ulaşması hayati önem taşıyor. Bu genç adama yolda eşlik edip onu koru. Sana vaadedilen ücret de Makval’a vardığında verilecektir.”
Ã?nlerindeki çalıların hışırdamasıyla hepsinin dikkati oraya yöneldi. “Kaçın!” diye fısıldadı adam ve genç adam kutuyu kaptığı gibi yolun üzerinden koşmaya başladı. Edmond’a onu takip etmek üzereyken çalıların arasından-bu sefer onların tarafında-pek çok başka goblinin çıktığını gördü.
Ölecek miydi.Eğer ki ölecekse en azından baş koyduğu yolda ölecekti.Savaş'ta.Ama o goblinler tarafından öldürülmeyi beklemiyordu.O zaman kurtulmak zorundaydı.Kılıcını çıkarıp saldırmalıydı.Tanrı böyle kullarını severdi zaten.Saldırmalıydı.Ama bir güç onu saldırmamaya teşvik ediyordu.O güçte intikamdı.Eğer ölürse babasının intikamını alamayacaktı.Ama eğer saldırmassa korkak diye anılacaktı.Ve hain olacaktı.O zaman tek çaresi vardı:KAZANMAK!!!
Kılıcını kınından çıkaracakken bir adamın kendisini elinde bir kutuyla izlediğini farketti.O herkese dikkatlice bakıyordu.Sanki birşey için birisini seçmeye çalışıyordu.Elindeki kutu çok dikkat çekiyordu.Yol boyunca da çekmemiş miydi?
Adam Edmond'un yanına geldi.Diz çöktü.“Sen ve bu genç adam Sorpigol’e gideceksiniz.” dedi.Edmond karşı çıkacak gibi oldu ancak bunu yapmaması gerektiğini biliyordu.Ayrıca genç adam kimdi ki.“Sorpigol’den Cthol Murgos’a, oradan da Makval’a gidin. Makval Kralı Merex’e bu mektubu verin.”Edmond inanılmaz derecede şaşırdı.Bu adam resmen kaçmasını söylüyordu.Düşündü zaten öyle istemiyor muydu ki?Kabul etti.Ama eline gelen parşömeni görünce kuşkuya düştü.Sonra tekrar emin oldu.“Leo, buradaki parayla Sorpigol’de yeni muhafızlar bul. Yolculuğuna devam et.”Demek gencin adı Leo idi.Sonra biraz çıtırdı geldi çalıların arasından.Edmond adamın kaçın diye bağırmasıyla afalladı.Sonra gencin koştuğunu görünce artık sadece çaresinin kaçmak olduğunu farketti.Sonra tam koşacakken bu sefer onların önünden pek çok Goblin'in çıktığını farketti.Artık kaçamazdı.Parşömen onların eline geçmemeliydi.Tekrar adama verdi.Kılıcı kınından çıkardığı gibi arkadaşlarının yanına koştu
Elrach, olanlar karşısında yavaş yavaş kendini kaybetmeye başlıyordu. Arkadaşı kapıdan içeri girmiş ve şövalyelerle dövüşmeye başlamıştı iki kişiye karşı tek başınaydı ve diğer geri zekalı şövalye de kılıcını boğazına doğru tutuyordu. Estebin'in yaralandığını gren Elrach daha fazla sabredemeyerek kılıcını boğazına doğru tutan şövalyenin dövüşe baktığı anda iki adım geri zıplayarak kılıcını çekecek ve şövalyeye doğru tüm gücüyle savuracaktı...
Mahtan için fazlasıyla adrenalin dolu bir gece geçiriyordu."Ulu tanrım başımıza daha neler gelecek kim bilir" diye söyleniyordu içinden...once hırsızların saldırısı sonra da handa çıkan kavga...daha ne olabilir ki diye düşünüyordu ama içinden bir ses bunun daha bir başlangıç oldugunu soyluyordu..bir ara "handa değil de dışarıda yatsam daha daha güvenli olurdu herhalde"diye düşündü.hatta bi ara babasını aramaktan bile vazgeçmeyi düşündü.bu macera için kendini yaşlı hissediyordu ama genç oldugunu kendi de biliyordu.Hancı da ortalarda yoktu babası olabileceği yaşlı büyücü de...Serseri görünüşlü cocuk bir köşede korkulu gözlerle kavgayı izliyordu..gerçek çocuk görüntüsü gelmişti adeta yüzüne .Sonradan giren barbarın sesini duydu
"Arkadaşımı Bırakın Pislik Herifler!" dedi ve saldırmaya başladı tekrar..birşeyler yapması gerektiğini hissediyordu ama şovalyelere bırakmak en dogru karar olacak gibi gozukuyordu bosu bosuna dusman kazanmaya gerek yoktu...ama insanlar olebilirdi...
"DUR SAVAşÃƒ?I!!!!"diye bağırdı "BİLDİğİN GİBİ DEğİL SAKİN OL KONUşALIM" dedi hızlı ve yüksek bir tonda (diplomacy check)
"Arkadaşımı Bırakın Pislik Herifler!" dedi ve saldırmaya başladı tekrar..birşeyler yapması gerektiğini hissediyordu ama şovalyelere bırakmak en dogru karar olacak gibi gozukuyordu bosu bosuna dusman kazanmaya gerek yoktu...ama insanlar olebilirdi...
"DUR SAVAşÃƒ?I!!!!"diye bağırdı "BİLDİğİN GİBİ DEğİL SAKİN OL KONUşALIM" dedi hızlı ve yüksek bir tonda (diplomacy check)
Auré Entuluva...Outa i lomé
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Mesafe ve güruhun büyüklüğü düşünülürse, On Kasaba mültecileri ve Wholkom Lejyonu, Wholkom Kalesi’ne çok kısa süre içinde varmışlardı.
Gerçekten çok çabuk...
O gün güneş battıktan iki saat sonra, güruh, kalenin cümle kapısından içeri gitmişti. Wholkom komutanının önden yolladığı haberciler sayesinde çoktan bir çadırkent oluşturulmuş ve On Kasaba mültecileri için ayarlanmıştı.
İşte o gece herkes kendisine tahsis edilen çadıra yerleşirken, Peter olağanüstü bir şeyle karşılaşmıştı.
Kendisine tahsis edilen iki kişilik çadırdaki arkadaşı, Maximillian’dı.
İkisi kısa bir özlem giderdikten sonra uyumuşlardı. Wholkom lejyonerlerinin dağıttığı ekmek, peynir ve sudan oluşan basit sabah kahvaltısını verdikten sonra, Cervantes onları kalede ona verilen minik odaya çağırmış ve haritada bir yeri göstermişti.
“Buranın adı Kardak.” demişti. “Burası aslen pek büyük olmayan bir kasaba. Ama çevredeki her yere baktığımda, en uygun yer burası görülüyor. Mültecileri Fırtınayaratan’a götüremem. Gerçekten uzun ve tehlikeli bir yol olur. Dulbırakan ise Ã?ığlıkların Kalesi’ne yakınlığı yüzünden son derece bozulmuş bir halde. Sorpigol ise çok ciddi sorun içermekte. O kadar suç dolu bir yere bu halkı götürmem yakışık almaz. Bildiğim kadarıyla Cthul Murgos da biraz iç karışıklık yaşıyor. Makval ise bir cüce krallığı. Ne kadar doğru bir seçim olacağı tartışılır. Bu insanları yeraltında yaşamaya zorlayamayız. İşte bu sebeple en doğru seçim Kardak sanırım. Tarımla geçinen, küçük ama hoş bir kasaba.
Sen bir ozansın Peter, ve sen de On Kasaba halkının içinden gelmiş birisisin. İkinizin de sosyal anlayışlarınız kuvvetli. Bu yüzden ikinizin gidip, Kardak’taki durumu incelemenizi istiyorum. Bana en kısa zamanda detaylı rapor verin. Eğer durum iyiyse, halkı oraya getireceğim.”
İşte böylece Peter ve Maximillian, yanlarına azıcık erzak alıp yola koyulmuşlar ve Kardak’a doğru ilerlemişlerdi. Haritadan gördükleri kadarıyla öncelikle Druid Koruları’na girmeleri gerekiyordu.
Ve belli ki, On Kasaba Savaşı’ndan sadece üç gün sonra, gecenin köründe önlerinde duran koca çam ağaçları, bu koruya aitti.
Gökte dolunay vardı ve iyi bir ışık sağlıyordu. Buna rağmen dolunayın ışığı, koca çam ağaçlarının incecik ama sık yapraklarını aşıp koruya ulaşamadığında korunun içi gerçekten karanlıktı. Oldukça kasvetli görünüyordu koru. Ã?ıt çıkmıyordu. Ne bir böcek sesi, ne bir baykuş uğultusu, ne de bir yarasanın kanatlarının sesi.
Uzakta, korunun arkasında, muhtemelen Kardak olan yerde fırtına bulutları toplanıyordu. Bir şimşek çaktı. Birkaç saniye sonra, gökgürültüsü onlara kadar ulaştı.
Maximillian savaştaki tüm o cesaretine rağmen önündeki ormandan oldukça korkmuş gibi görünüyordu. “Eee, şimdi ne yapıyoruz peki?” diye sorarken sesi titriyordu.
Görünüşe göre kararı Peter’a bırakmıştı.
Gerçekten çok çabuk...
O gün güneş battıktan iki saat sonra, güruh, kalenin cümle kapısından içeri gitmişti. Wholkom komutanının önden yolladığı haberciler sayesinde çoktan bir çadırkent oluşturulmuş ve On Kasaba mültecileri için ayarlanmıştı.
İşte o gece herkes kendisine tahsis edilen çadıra yerleşirken, Peter olağanüstü bir şeyle karşılaşmıştı.
Kendisine tahsis edilen iki kişilik çadırdaki arkadaşı, Maximillian’dı.
İkisi kısa bir özlem giderdikten sonra uyumuşlardı. Wholkom lejyonerlerinin dağıttığı ekmek, peynir ve sudan oluşan basit sabah kahvaltısını verdikten sonra, Cervantes onları kalede ona verilen minik odaya çağırmış ve haritada bir yeri göstermişti.
“Buranın adı Kardak.” demişti. “Burası aslen pek büyük olmayan bir kasaba. Ama çevredeki her yere baktığımda, en uygun yer burası görülüyor. Mültecileri Fırtınayaratan’a götüremem. Gerçekten uzun ve tehlikeli bir yol olur. Dulbırakan ise Ã?ığlıkların Kalesi’ne yakınlığı yüzünden son derece bozulmuş bir halde. Sorpigol ise çok ciddi sorun içermekte. O kadar suç dolu bir yere bu halkı götürmem yakışık almaz. Bildiğim kadarıyla Cthul Murgos da biraz iç karışıklık yaşıyor. Makval ise bir cüce krallığı. Ne kadar doğru bir seçim olacağı tartışılır. Bu insanları yeraltında yaşamaya zorlayamayız. İşte bu sebeple en doğru seçim Kardak sanırım. Tarımla geçinen, küçük ama hoş bir kasaba.
Sen bir ozansın Peter, ve sen de On Kasaba halkının içinden gelmiş birisisin. İkinizin de sosyal anlayışlarınız kuvvetli. Bu yüzden ikinizin gidip, Kardak’taki durumu incelemenizi istiyorum. Bana en kısa zamanda detaylı rapor verin. Eğer durum iyiyse, halkı oraya getireceğim.”
İşte böylece Peter ve Maximillian, yanlarına azıcık erzak alıp yola koyulmuşlar ve Kardak’a doğru ilerlemişlerdi. Haritadan gördükleri kadarıyla öncelikle Druid Koruları’na girmeleri gerekiyordu.
Ve belli ki, On Kasaba Savaşı’ndan sadece üç gün sonra, gecenin köründe önlerinde duran koca çam ağaçları, bu koruya aitti.
Gökte dolunay vardı ve iyi bir ışık sağlıyordu. Buna rağmen dolunayın ışığı, koca çam ağaçlarının incecik ama sık yapraklarını aşıp koruya ulaşamadığında korunun içi gerçekten karanlıktı. Oldukça kasvetli görünüyordu koru. Ã?ıt çıkmıyordu. Ne bir böcek sesi, ne bir baykuş uğultusu, ne de bir yarasanın kanatlarının sesi.
Uzakta, korunun arkasında, muhtemelen Kardak olan yerde fırtına bulutları toplanıyordu. Bir şimşek çaktı. Birkaç saniye sonra, gökgürültüsü onlara kadar ulaştı.
Maximillian savaştaki tüm o cesaretine rağmen önündeki ormandan oldukça korkmuş gibi görünüyordu. “Eee, şimdi ne yapıyoruz peki?” diye sorarken sesi titriyordu.
Görünüşe göre kararı Peter’a bırakmıştı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Dekotta sıkıntılı bir of çekerek ağaca sırtını yasladı ve önündeki şehre baktı. Cthul Murgos bu olmalıydı. Aslında pek şüphesi yoktu çünkü birkaç mil kuzeyde uzanan dağları görüyordu. Bu dağların arasında da Makval olmalıydı.
Kendisi de aslında yoldan çıkmıştı. Cthul Murgos’a yaklaştıkça yarım mil kadar güneydeki ormanın içinden ilerlemek daha cazip gelmişti.
Dekotta’nın yolculuğu sıkıntılı, ama inanılmaz hızlı olmuştu. Eski rahip önce On Kasaba’nın lanetli yıkıntılarına inmiş, sonra güneye giden yolu takip edip Kara Nehir’e ulaştığında yolu terk ederek batıya yürümüştü. En riskli yürüyüşü buydu, zira bu onu Wholkom Kalesi’nin tam önünden geçiriyordu. Biraz daha güneye inse bu sefer orkların ve goblinlerin anayurdu olan Gargula’ya girecekti.
İşte böylece, sonunda Dekotta, Cthul Murgos’a varmıştı.
Ruh ise bu zamana kadar tek kelime bile etmemişti.
şehrin çevresini sadece üç metrelik taş bir duvar sarıyordu. Bu kadar alçak bir duvar muhtemelen oldukça da ince olmalıydı. Gece vakti olmasına rağmen şehrin bu batı kapısı açıktı. Girişte iki muhafız, surda dolaşan bir çift muhafız daha vardı. Bu kadar az korunduğuna göre burası şehrin cümle kapısı olmasa gerekti.
Dekotta, ağaçların karanlığı altında kara zırhının da yardımıyla gizleniyor ve gökteki dolunayın ışığından sakınıyordu. Ama dolunayın ışığı ve surdaki meşalelerin ışığıyla görebildiği kadarıyla zırhlarının hatları sertti ve tuhaf çıkıntıları vardı. Daha çok acı vermeye yönelik sivri uzuvlardı bunlar.
Ve girişteki bir çift muhafızın mızraklarındaki sancak ile, kapının üzerine asılmış sancaktaki sembol, hiç de bir şehrin bayrağına benzemiyordu.
Sancaklarda birer iblisin resmi vardı.
Kendisi de aslında yoldan çıkmıştı. Cthul Murgos’a yaklaştıkça yarım mil kadar güneydeki ormanın içinden ilerlemek daha cazip gelmişti.
Dekotta’nın yolculuğu sıkıntılı, ama inanılmaz hızlı olmuştu. Eski rahip önce On Kasaba’nın lanetli yıkıntılarına inmiş, sonra güneye giden yolu takip edip Kara Nehir’e ulaştığında yolu terk ederek batıya yürümüştü. En riskli yürüyüşü buydu, zira bu onu Wholkom Kalesi’nin tam önünden geçiriyordu. Biraz daha güneye inse bu sefer orkların ve goblinlerin anayurdu olan Gargula’ya girecekti.
İşte böylece, sonunda Dekotta, Cthul Murgos’a varmıştı.
Ruh ise bu zamana kadar tek kelime bile etmemişti.
şehrin çevresini sadece üç metrelik taş bir duvar sarıyordu. Bu kadar alçak bir duvar muhtemelen oldukça da ince olmalıydı. Gece vakti olmasına rağmen şehrin bu batı kapısı açıktı. Girişte iki muhafız, surda dolaşan bir çift muhafız daha vardı. Bu kadar az korunduğuna göre burası şehrin cümle kapısı olmasa gerekti.
Dekotta, ağaçların karanlığı altında kara zırhının da yardımıyla gizleniyor ve gökteki dolunayın ışığından sakınıyordu. Ama dolunayın ışığı ve surdaki meşalelerin ışığıyla görebildiği kadarıyla zırhlarının hatları sertti ve tuhaf çıkıntıları vardı. Daha çok acı vermeye yönelik sivri uzuvlardı bunlar.
Ve girişteki bir çift muhafızın mızraklarındaki sancak ile, kapının üzerine asılmış sancaktaki sembol, hiç de bir şehrin bayrağına benzemiyordu.
Sancaklarda birer iblisin resmi vardı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
demarch
- Kullanıcı

- Posts: 63
- Joined: Fri Oct 07, 2005 10:00 am
- Location: kimsenin bulamayacağı cennetimden
- Contact:
"Gitti 2 kaldı 2.." diye mırıldandı Celdar sol palasını şövalyeden çekerken.Hızlı hareketlerle diğerlerini de halledip kaçmalıydı.Bu şehri hiç tanımıyordu ve bu kendisini yavaşlatacaktı.O piyadelerle savaşmak ise hiç akıl kârı görünmüyordu.Ã?nündeki muhafızları halledince piyadelerin geldiği yönün tersine koşmaya başlayacaktı.O tarafı şöyle bir göz ucuyla tarayarak dalabileceği bir sokak aradı.Kaçmaya başlayınca düşünecek zamanım olacak dedi kendi kendine ve önündeki şövalyelere odaklandı.İki şövalyeyi de tek hareketle öldürmesi önündekilerin moralini ve savaşma isteğini kırmış olmalıydı.Bu durumda zaten Celdar kazanırdı. Ya da arkadaşlarının ölümleri onları sinirlendirirdi ve bu da onlara aptalca hatalar yaptırırdı. Yine bu durumda da Celdar avantajlı idi.şövalyelerin ruh hallerini çözmeye çalıştı.Suratlarındaki ifade önemliydi.Eğer gerçekten kızmış ve kılıçları havada bağıra bağıra üstüne geleceklerse yana doğru kayıp ya sağdakini ya da soldakini o kılıcını savuramdan halletmeye çalışacaktı.Ancak bunlar şövalye idi ve iyi eğitilmiş olmalıydılar.Bu tip hatalara düşmezlerdi herhalde.
şövalyelerle arasındaki mesafeyi tek hamlede aşıp sağ palasını sağdaki şövalyeye savuracaktı.Bu arada soldan gelecek saldırıyı da sol palası ve vücudunun çevikliğiyle bertaraf etmeye çalışacaktı. Zamanı çok azdı ve burada daha fazla zaman kaybedemezdi.Soldan gelcek saldırıyı savuşturduktan sonra sağ palası yeterli hasarı vermemiş ise şövalyenin zırhsız kalan bacaklarına doğru tekme atacaktı.Amacı yere düşmesini sağlamaktı ve sonra o toparlanana kadar arayı açabilirdi...
şövalyelerle arasındaki mesafeyi tek hamlede aşıp sağ palasını sağdaki şövalyeye savuracaktı.Bu arada soldan gelecek saldırıyı da sol palası ve vücudunun çevikliğiyle bertaraf etmeye çalışacaktı. Zamanı çok azdı ve burada daha fazla zaman kaybedemezdi.Soldan gelcek saldırıyı savuşturduktan sonra sağ palası yeterli hasarı vermemiş ise şövalyenin zırhsız kalan bacaklarına doğru tekme atacaktı.Amacı yere düşmesini sağlamaktı ve sonra o toparlanana kadar arayı açabilirdi...
quidquid latine dictum sit, altum videtur
(anything said in latin sounds profound.)
(anything said in latin sounds profound.)
Yangın mı?
Eğer orada gerçekten bir yangın varsa insanların başı dertte demektir."Onlara yardım etmeliyim."diye düşündü.
Ama yangının nedeni neydi? Dikkatsizlikten çıkmış bir yangın mı yoksa...
Yoksa bir bilerek tuzak bir yangın mıydı?
Birden adamın dedikleri aklına geldi "Sorpigol keşişler için bile tehlikelidir." Gerçekten tehlikeliyse ve bir tuzaksa tek başına ne yapabilirdi ki?Eğer dikkatsizlikten çıktıysa büyük ihtimalle yardıma ihtiyacı olan birileri vardı ve yardım etmeliydi.Bir an önce oraya varmak için acele etmeliydi.
Ve koşmaya başladı.
Eğer orada gerçekten bir yangın varsa insanların başı dertte demektir."Onlara yardım etmeliyim."diye düşündü.
Ama yangının nedeni neydi? Dikkatsizlikten çıkmış bir yangın mı yoksa...
Yoksa bir bilerek tuzak bir yangın mıydı?
Birden adamın dedikleri aklına geldi "Sorpigol keşişler için bile tehlikelidir." Gerçekten tehlikeliyse ve bir tuzaksa tek başına ne yapabilirdi ki?Eğer dikkatsizlikten çıktıysa büyük ihtimalle yardıma ihtiyacı olan birileri vardı ve yardım etmeliydi.Bir an önce oraya varmak için acele etmeliydi.
Ve koşmaya başladı.
(<>_<>) -V ----- - ------I .....l l .J..( ) '''...J L Ben dostum. Ne kadar inandırıcı geldiyse!
Gredix biraz düşündü sorpigolde koruyabileceği biri varsa bu adam olabilirdi ama ya suçluysa..Dünya'nın değişti havanın kokusunda toprakta ve insanların ruhunda görebiliyordu..Gredix inanılmaz sinir bir durumdaydı ve biraz düşündü ardından Oren şovalyesine adamı uzattı..
"Ne yaparsan yap şovalye.." dedi gözleri sinirle parlarken..Gredix adamı ona doğru itti.Cüppesinin başlığını düzeltti "Benim yaşadıklarımı yaşasaydın şovalye şu an ...Neyse fazla konuşmaya dalmayalım.Al bu adamı ve adaleti yerine getir. " dedi sonra kendi içinden "umarım bu kendi adaletin olmaz.." dedi ve arkasını dönerek gitti.
Gredix gece boyunca yaptığı en büyük hata olabilirdi bu ama..Ne yapabilirdi ki Oren şovalyeleri bile satılmış olabilirdi bunu kimse bilemezdi..İçindeki gücü hissetti Gredix derin nefes alarak.Onurdan bahsetmişti şovalye..Acaba kendisi onurlumuydu?Bu kadar şeyi hakedebilen birimiydi..
Gredix bunları düşünmeden hanı bulmaya karar verdi ve bir kaç sokağa bakarak hanı bulmayı umdu..
"Ne yaparsan yap şovalye.." dedi gözleri sinirle parlarken..Gredix adamı ona doğru itti.Cüppesinin başlığını düzeltti "Benim yaşadıklarımı yaşasaydın şovalye şu an ...Neyse fazla konuşmaya dalmayalım.Al bu adamı ve adaleti yerine getir. " dedi sonra kendi içinden "umarım bu kendi adaletin olmaz.." dedi ve arkasını dönerek gitti.
Gredix gece boyunca yaptığı en büyük hata olabilirdi bu ama..Ne yapabilirdi ki Oren şovalyeleri bile satılmış olabilirdi bunu kimse bilemezdi..İçindeki gücü hissetti Gredix derin nefes alarak.Onurdan bahsetmişti şovalye..Acaba kendisi onurlumuydu?Bu kadar şeyi hakedebilen birimiydi..
Gredix bunları düşünmeden hanı bulmaya karar verdi ve bir kaç sokağa bakarak hanı bulmayı umdu..
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
Peter ne yapabilecegini dusunemeyi denedi. Zamanin dort bir yanindan zihnine dolanan onlarca dusunce saglikli bir karar vermesini zorlastiriyordu.
Zihnini zorladi. Kendi bulundugu yerde bulutlarin olmadigini umarak kafasini yukari cevirdi. Sonra caresizce Max e dondu. Kafamada cok dusunce var dedi. Ne kadar saglikli karar veriririm bilmiyorum. Biray durakladiktan sonra devam etti. Sanirim öncelikle ileriye bakmak lazim. Bir suprizi onceden fark etmek iyi olurdu. Ve son zamanlarda cok fazla supriz oluyor.
Yuksekce gordugu bir agaca ilerledi. Ben agaca cikacagim dedi Max e. Sen de Ay in yerine bakarak gecenin bitmesine ne kadar zaman oldugunu anlamaya calis. Eger sadece bir ya da iki saat varsa beklememiz sorun olmaz sanirim.
Sonra Max e bakip gulerek ekledi . Benim Dunyam olsa saati aya bakip anlardim ama burasi cok farkli.
Soyleri bitince kafasi toparlayabildigi kadariyla yukari dikkat etmeye calisarak tirmanmaya basladi.
Zihnini zorladi. Kendi bulundugu yerde bulutlarin olmadigini umarak kafasini yukari cevirdi. Sonra caresizce Max e dondu. Kafamada cok dusunce var dedi. Ne kadar saglikli karar veriririm bilmiyorum. Biray durakladiktan sonra devam etti. Sanirim öncelikle ileriye bakmak lazim. Bir suprizi onceden fark etmek iyi olurdu. Ve son zamanlarda cok fazla supriz oluyor.
Yuksekce gordugu bir agaca ilerledi. Ben agaca cikacagim dedi Max e. Sen de Ay in yerine bakarak gecenin bitmesine ne kadar zaman oldugunu anlamaya calis. Eger sadece bir ya da iki saat varsa beklememiz sorun olmaz sanirim.
Sonra Max e bakip gulerek ekledi . Benim Dunyam olsa saati aya bakip anlardim ama burasi cok farkli.
Soyleri bitince kafasi toparlayabildigi kadariyla yukari dikkat etmeye calisarak tirmanmaya basladi.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Estalus şoku hemen üzerindne atlatarak handa gerçekleşen arbedeyi izlmeye koyuldu.Bu 2 ayaşın çıkardığı bir han kavgasına benzemiyordu.İçeride sorpigol de adeleti sağlamaya yemin etmiş şovalyelerden vardı.Peh adelet vede iyilik dedi tükürürcesine.Bunlar Estalus için uzak kavramlardı.
Düşünceleri kafasından uzaklaştıran Estalus içeridekileri görcek kadar hanın kapısını aralık bıraktı."Ehh eğlencenin saati olmaz.Eğlence her saate güzeldir" diye düşündü kıkırdayarak.Ve olanları izlemeye koyuldu.
Düşünceleri kafasından uzaklaştıran Estalus içeridekileri görcek kadar hanın kapısını aralık bıraktı."Ehh eğlencenin saati olmaz.Eğlence her saate güzeldir" diye düşündü kıkırdayarak.Ve olanları izlemeye koyuldu.
No one hears him cry so he turns to evil...
Uzun yürüyüşü onu buralara kadar getirmişti. Bu lanet diyardan uzaklaşmak için elinden ne gelirse yapacaktı karanlık rahip. Bunun için her engeli aşmayı kafasına koymuştu.
Cthul Murgos, işte aradığı şehir tüm hatları ile karşısında uzanıyordu, şimdi tek sorun içeri girmekti. Eğer eskisi kadar rahat büyü yapabilse dahi Dekotta şehri incelemeden içeri girmeyi aklının ucundan bile geçirmezdi.
Surlarda dolaşan nöbetçiler, kapıyı koruyan bekçiler... Bu diyarda nasıl olduysa hala az da olsa düzenini koruyan yerler vardı demek. Ne talih, ne rahatlatıcı bir durum.
"Bırak sersemliklerine doymasınlar " dedi Dekotta ve incelemeye devam etti. İlk bakışta nöbetçilerin bayraklarına dikkat etmemişti ama dikkatle baktığında bir gariplik olduğunu sezdi. Dekotta bu diyara geleli çok uzun süre olmasa da bu vaktinin çoğunu Bilgeliğin Lordu'nun hizmetinde geçirmişti. Hatta şimdi bile onunla bir bağlantısı kalmamasına karşın adını andığında içini bir huşu ve huzur kaplıyordu. Karanlık rahip o kadim kötülüğü, ulu bilgeliği özlüyordu. Ama tabiki bu özlemle dolup elindeki fırsatları kaçıracak kadar da aptal değildi.
Sancaklarda iblis resimleri vardı...
Dekotta'nın aklından onlarca ihtimal geçiyordu. Büyü dengesinin bozulduğu şu zamanlarda sersem bir büyücü haddini aşıp bir çağırma büyüsü yapış ve büyük bir iblisi çağırmış olabilir miydi ?
Hayır dedi içinden Dekotta, kendi isteği dışında çağrılan bir iblis muhtemelen bu kadar düzen kurmaz, yakıp yıkardı.
Peki bir iblisin yeryüzüne inme şansı ? Bu büyü düzeni, ve kaybolan düzen durumunda hangi sersem iblis dünyaya inmek isterdi ki ? Dönüşü kesin olmayan bir yola girmek igibi olurdu.
Bu durumda akla en yakın ihtimal bir tarikat ya da örgütün şehir kontrolünü ele geçirdiği kalıyordu. Dekotta bir süre bu ihtimalin üzerinde durdu. Ağaçların arasına çömelmiş bir süredir pek de yüksek olmayan şehir surlarını gözetliyordu Dekotta. Bu duruş tarzından dolayı hafif hafif ağrımaya başlayan bel kemikleri artık bir karar verme zamanının gelip te geçmekte olduğunu acı bir şekilde hatırlatıyordu Dekottaya.
"Kötü insanlarla her zaman iyi anlaşmışımdır, eh bu zırhla surun üzerine de çaktırmadan tırmanamayacağıma göre bu işi adam gibi görmek kalıyor elimde tek seçenek. "
Dekotta bunu düşünürken içinden bir ses "büyü ! büyünü kullan " diye adeta bağırıyordu ama her ne kadar kendisine yardımcı olacak bir kutsal varlığı bulmuş olsa da Dekotta eskisi kadar rahat değildi bu konuda.
"Bana cevap ver, senden aldığım güç yönünü şaşırır, istemediğim şeylere sebebiyet verir mi ulu güç ? Rehberliğin benden uzak olmasın." dedi Dekotta kendi kendine ama bilincinin bir kısmını, belkide o fark etmese de hepsini paylaştığı kutsal varlığın kendisini duyduğuna emindi.
Rahip bu sorunun cevabını beklerken aynı zamanda da bu işareti tanımaya çalışıyordu. Bilge rahip mutlaka görmüş olmalıydı bu işareti ama nerde ?
Ayağa kalkan rahip normal bir yolcu gibi kapıya doğru ilerlemeye başladı. Gece karanlığı ile aynı renkteki zırhları, dev cüssesi, ağır ve kendinden emin adımları ile kapıya yanaştı. Bir aksilik olsun istemiyordu ve kendinden emin bir hava takınmaya çalışıyordu ama içinden bir ses keşke daha fazla bilseydim ? Araştırma yapabilseydim diyordu ama o da çok iyi biliyordu ki çok fazla zamanı yoktu.
Cthul Murgos, işte aradığı şehir tüm hatları ile karşısında uzanıyordu, şimdi tek sorun içeri girmekti. Eğer eskisi kadar rahat büyü yapabilse dahi Dekotta şehri incelemeden içeri girmeyi aklının ucundan bile geçirmezdi.
Surlarda dolaşan nöbetçiler, kapıyı koruyan bekçiler... Bu diyarda nasıl olduysa hala az da olsa düzenini koruyan yerler vardı demek. Ne talih, ne rahatlatıcı bir durum.
"Bırak sersemliklerine doymasınlar " dedi Dekotta ve incelemeye devam etti. İlk bakışta nöbetçilerin bayraklarına dikkat etmemişti ama dikkatle baktığında bir gariplik olduğunu sezdi. Dekotta bu diyara geleli çok uzun süre olmasa da bu vaktinin çoğunu Bilgeliğin Lordu'nun hizmetinde geçirmişti. Hatta şimdi bile onunla bir bağlantısı kalmamasına karşın adını andığında içini bir huşu ve huzur kaplıyordu. Karanlık rahip o kadim kötülüğü, ulu bilgeliği özlüyordu. Ama tabiki bu özlemle dolup elindeki fırsatları kaçıracak kadar da aptal değildi.
Sancaklarda iblis resimleri vardı...
Dekotta'nın aklından onlarca ihtimal geçiyordu. Büyü dengesinin bozulduğu şu zamanlarda sersem bir büyücü haddini aşıp bir çağırma büyüsü yapış ve büyük bir iblisi çağırmış olabilir miydi ?
Hayır dedi içinden Dekotta, kendi isteği dışında çağrılan bir iblis muhtemelen bu kadar düzen kurmaz, yakıp yıkardı.
Peki bir iblisin yeryüzüne inme şansı ? Bu büyü düzeni, ve kaybolan düzen durumunda hangi sersem iblis dünyaya inmek isterdi ki ? Dönüşü kesin olmayan bir yola girmek igibi olurdu.
Bu durumda akla en yakın ihtimal bir tarikat ya da örgütün şehir kontrolünü ele geçirdiği kalıyordu. Dekotta bir süre bu ihtimalin üzerinde durdu. Ağaçların arasına çömelmiş bir süredir pek de yüksek olmayan şehir surlarını gözetliyordu Dekotta. Bu duruş tarzından dolayı hafif hafif ağrımaya başlayan bel kemikleri artık bir karar verme zamanının gelip te geçmekte olduğunu acı bir şekilde hatırlatıyordu Dekottaya.
"Kötü insanlarla her zaman iyi anlaşmışımdır, eh bu zırhla surun üzerine de çaktırmadan tırmanamayacağıma göre bu işi adam gibi görmek kalıyor elimde tek seçenek. "
Dekotta bunu düşünürken içinden bir ses "büyü ! büyünü kullan " diye adeta bağırıyordu ama her ne kadar kendisine yardımcı olacak bir kutsal varlığı bulmuş olsa da Dekotta eskisi kadar rahat değildi bu konuda.
"Bana cevap ver, senden aldığım güç yönünü şaşırır, istemediğim şeylere sebebiyet verir mi ulu güç ? Rehberliğin benden uzak olmasın." dedi Dekotta kendi kendine ama bilincinin bir kısmını, belkide o fark etmese de hepsini paylaştığı kutsal varlığın kendisini duyduğuna emindi.
Rahip bu sorunun cevabını beklerken aynı zamanda da bu işareti tanımaya çalışıyordu. Bilge rahip mutlaka görmüş olmalıydı bu işareti ama nerde ?
Ayağa kalkan rahip normal bir yolcu gibi kapıya doğru ilerlemeye başladı. Gece karanlığı ile aynı renkteki zırhları, dev cüssesi, ağır ve kendinden emin adımları ile kapıya yanaştı. Bir aksilik olsun istemiyordu ve kendinden emin bir hava takınmaya çalışıyordu ama içinden bir ses keşke daha fazla bilseydim ? Araştırma yapabilseydim diyordu ama o da çok iyi biliyordu ki çok fazla zamanı yoktu.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Dolunayın altında altı kişi sessizce bekliyor, kendilerinin boylarını aşan otların arasında çember oluşturarak çömelmiş, birbirlerini süzüyorlardı. Ayakları, bileklerine kadar suya batmışken, aldıkları kötü kokular karşısında burunlarını kıvırıyorlardı. Cırcır böcekleri ötüşürken sivrisinekler de etraflarında vızıldıyordu. Bataklık, varlığını her şekilde bu adamlara belli ediyordu.
Az sonra tam yanlarındaki çalılar aralandı ve yedinci bir kişi, göğsüne kadar otların arasından çıktı. Sol elini kaldırıp beş parmağını da açtı. Sonra aynı eliyle iki sayısını gösterdi. Ardından sırıtarak tekrar çalıların arasında kayboldu.
Altılıdan bir tanesi yavaşça kalktı ve eliyle diğerlerine kendisini izlemelerini işaret etti. Hepsi de yavaşça ayağa kalkarken, çalıların arasından sessizce süzülmeye çalıştılar.
Erathorn Lyonsbane, kulağının yanında uçuşan sivrisineği eliyle hızlıca yakalayıp avucunun içinde ezdikten sonra, diğerlerini en geriden takip etmeye başladı. Ne kadar da boğucu bir hava vardı bataklıkta. Eğer son birkaç haftadır insanlara saldıran o tuhaf yaratık olmasaydı burada olmaları gerekmeyecekti bile. Ama Cthul Murgos ve Sorpigol arasında yolculuk yapan tüccarlar artık bu yaratıktan bıkmışlardı. Saldırıya uğrayanlar onun bir ejderha olduğunu iddia ediyordu. Bir bataklıkta ise ancak siyah ejderhalar yaşayabilirdi.
Yine de Erathorn’un kumandanı Onbaşı Dren, saldırı mahallilerinde asit ile ilgili hiçbir şey bulamamıştı. İşte o zamandan beri, yani üç günden beri, bataklığı arayıp duruyorlardı.
Ve işte en sonunda, onbaşının sözlerinin doğruluğu karşılarındaydı.
Ã?nden giden Onbaşı Dren, son çalıları da araladığında hepsi de durdurmaları gereken yaratığı görebildiler: Beş başlı bir hidra. Yirmi beş metre çaplı bir açıklıkta duran hidranın gri-kahverengi-sarı karışımı renkte olan derisi, ay ışığının altında soluk soluk duruyordu. Yaratığın uzunluğu neredeyse on metre vardı. Ama güzel yanı, yaratık uyuyordu.
Ã?ncü görevini üstlenen Wilkes, hidranın biraz daha yakınına sokulurken eliyle diğerlerine yaklaşmalarını işaret etti. Yaratık uyurken bunu çabucak bitirmeleri lazımdı. Hepsi de çok yavaş bir şekilde yaratığa yaklaşıyorlardı. Acelenin hiç gereği yoktu. Aldıkları leş gibi kokuya bakılırsa hidra çoktan bir şeyi öldürmüş ve onunla beslenmişti. Muhtemelen kolay kolay uyanmayacaktı. İşte eğer bu haldeyken işini çabucak bitirebilirlerse...
Askerler sağlı sollu dağılarak hidranın çevresini sararken, Wilkes hidranın arkasına geçti. Erathorn da büyülerini kullanmak için daha geride durdu. Yine de büyülerinin menzil dışında kalmaması için biraz daha yaklaşması gerekiyordu.
Erathorn ilk defa böyle bir yaratıkla karşılaşıyordu. Hikâyelerde onlardan duymuştu ama hiç karşılaşmamıştı. şimdiye kadar genelde orklarla, goblinlerle, koboldlarla ve bunlar gibi yaratıklarla uğraşmıştı. İlk defa bu çapta bir görevde bulunuyordu. Bu yüzden de gözlerini bu yaratıktan alıkoyamıyordu.
Belki de hatası buydu.
Aceleyle attığı bir adımla beraber çıkan şıpırtı sonucu, hidranın beş başının da gözleri bir anda açıldı ve yaratık hızla ayağa kalkmaya başladı Onbaşı Dren’in okkalı bir küfür savurduğunu duyan Erathorn, başlardan birisiyle göz göze geldi.
Aynı anda Wilkes, hidraya arkadan atlayıp onu şişlemeye çalıştı. Ama kılıcını daha hidranın derisine sokmaya çalışırken kafalardan birisi geri döndü ve Wilkes’ı yakaladığı gibi dişlerini bedenine saplayıp onu uzaklara fırlattı.
Daha askerler bir şey yapamamışlardı ki kafalar hızla dalışa geçti. Kafalardan birisi, Onbaşı Dren’in kafasını o anda kopartırken, diğeri de askerlerden bir başkasını yere mıhlayıp dişleriyle karnını parçalamaya başladı.
Az sonra tam yanlarındaki çalılar aralandı ve yedinci bir kişi, göğsüne kadar otların arasından çıktı. Sol elini kaldırıp beş parmağını da açtı. Sonra aynı eliyle iki sayısını gösterdi. Ardından sırıtarak tekrar çalıların arasında kayboldu.
Altılıdan bir tanesi yavaşça kalktı ve eliyle diğerlerine kendisini izlemelerini işaret etti. Hepsi de yavaşça ayağa kalkarken, çalıların arasından sessizce süzülmeye çalıştılar.
Erathorn Lyonsbane, kulağının yanında uçuşan sivrisineği eliyle hızlıca yakalayıp avucunun içinde ezdikten sonra, diğerlerini en geriden takip etmeye başladı. Ne kadar da boğucu bir hava vardı bataklıkta. Eğer son birkaç haftadır insanlara saldıran o tuhaf yaratık olmasaydı burada olmaları gerekmeyecekti bile. Ama Cthul Murgos ve Sorpigol arasında yolculuk yapan tüccarlar artık bu yaratıktan bıkmışlardı. Saldırıya uğrayanlar onun bir ejderha olduğunu iddia ediyordu. Bir bataklıkta ise ancak siyah ejderhalar yaşayabilirdi.
Yine de Erathorn’un kumandanı Onbaşı Dren, saldırı mahallilerinde asit ile ilgili hiçbir şey bulamamıştı. İşte o zamandan beri, yani üç günden beri, bataklığı arayıp duruyorlardı.
Ve işte en sonunda, onbaşının sözlerinin doğruluğu karşılarındaydı.
Ã?nden giden Onbaşı Dren, son çalıları da araladığında hepsi de durdurmaları gereken yaratığı görebildiler: Beş başlı bir hidra. Yirmi beş metre çaplı bir açıklıkta duran hidranın gri-kahverengi-sarı karışımı renkte olan derisi, ay ışığının altında soluk soluk duruyordu. Yaratığın uzunluğu neredeyse on metre vardı. Ama güzel yanı, yaratık uyuyordu.
Ã?ncü görevini üstlenen Wilkes, hidranın biraz daha yakınına sokulurken eliyle diğerlerine yaklaşmalarını işaret etti. Yaratık uyurken bunu çabucak bitirmeleri lazımdı. Hepsi de çok yavaş bir şekilde yaratığa yaklaşıyorlardı. Acelenin hiç gereği yoktu. Aldıkları leş gibi kokuya bakılırsa hidra çoktan bir şeyi öldürmüş ve onunla beslenmişti. Muhtemelen kolay kolay uyanmayacaktı. İşte eğer bu haldeyken işini çabucak bitirebilirlerse...
Askerler sağlı sollu dağılarak hidranın çevresini sararken, Wilkes hidranın arkasına geçti. Erathorn da büyülerini kullanmak için daha geride durdu. Yine de büyülerinin menzil dışında kalmaması için biraz daha yaklaşması gerekiyordu.
Erathorn ilk defa böyle bir yaratıkla karşılaşıyordu. Hikâyelerde onlardan duymuştu ama hiç karşılaşmamıştı. şimdiye kadar genelde orklarla, goblinlerle, koboldlarla ve bunlar gibi yaratıklarla uğraşmıştı. İlk defa bu çapta bir görevde bulunuyordu. Bu yüzden de gözlerini bu yaratıktan alıkoyamıyordu.
Belki de hatası buydu.
Aceleyle attığı bir adımla beraber çıkan şıpırtı sonucu, hidranın beş başının da gözleri bir anda açıldı ve yaratık hızla ayağa kalkmaya başladı Onbaşı Dren’in okkalı bir küfür savurduğunu duyan Erathorn, başlardan birisiyle göz göze geldi.
Aynı anda Wilkes, hidraya arkadan atlayıp onu şişlemeye çalıştı. Ama kılıcını daha hidranın derisine sokmaya çalışırken kafalardan birisi geri döndü ve Wilkes’ı yakaladığı gibi dişlerini bedenine saplayıp onu uzaklara fırlattı.
Daha askerler bir şey yapamamışlardı ki kafalar hızla dalışa geçti. Kafalardan birisi, Onbaşı Dren’in kafasını o anda kopartırken, diğeri de askerlerden bir başkasını yere mıhlayıp dişleriyle karnını parçalamaya başladı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
şövalye, şişman adamı, yardım çığlıkları eşliğinde sürükleyerek götürürken, Gredix kulak asmamış ve kendi yoluna gitmişti. Sorpigol’de bir han bulmak zor olmasa gerekti.
şanslı sayılırdı. Sadece birkaç ıssız sokaklık bir aramanın ardından, tabelasında bir bira kupasının içinden beline kadar çıkmış bir atın resmedildiği bir han bulmuştu. Handan gürültü gelmiyordu ve pencerelerinden görüldüğü kadarıyla hemen herkes uyumuştu veya han boştu. Sadece zemin katından, cılız bir ışık yayılmaktaydı. Sokaklar hâlâ sessizdi, lâkin ay inişe geçmeye başlamıştı. Gündüze çok zaman kalmamıştı.
şanslı sayılırdı. Sadece birkaç ıssız sokaklık bir aramanın ardından, tabelasında bir bira kupasının içinden beline kadar çıkmış bir atın resmedildiği bir han bulmuştu. Handan gürültü gelmiyordu ve pencerelerinden görüldüğü kadarıyla hemen herkes uyumuştu veya han boştu. Sadece zemin katından, cılız bir ışık yayılmaktaydı. Sokaklar hâlâ sessizdi, lâkin ay inişe geçmeye başlamıştı. Gündüze çok zaman kalmamıştı.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 1 guest