Kırık Aynadan Yansımalar (RP Ekranı)
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
“Hadi hadi hadi, daha hızlı yürüyün. Zaten çok az kaldı sızlanmayı kesin. Savaş meydanında olsanız ne yapacaktınız merak ediyorum. Hey oradaki! Sana söylüyorum kara cüppeli! Dediklerini harfi harfine duydum! Dua et ki yoldayız. Hele bir varalım… Hey ak cüppeli! O elindeki şey ne kadar kıymetli biliyor musun?! Demin patikada yürürken de neredeyse yüzlerce metrelik uçuruma düşürüyordun onu! Elindekine sahip çık be adam!”
Kırmızı pelerinini iki yana savurarak konvoya emir yağdıran Reynald Ossederiòn’u arkadan izleyen Molissei, yumruklarını sıkarak kırmızı cüppeli başbüyücüye homurdandı. “Tam bir kaçık. Tanrılar aşkına, tam bir kaçık! Nelerle uğraşmak zorundayım! Ortaklaşa çalışmak zorunda olduklarım bir deli ile dangalak bir kadın!” Beyaz kaşlarını kaldırarak yanındaki ak cüppeli elf kadınına baktı Molissei. Kadına resmen küfretmişti ama aldırıyora benzemiyordu. Gözleri aşağılama ifadesiyle dolu halde “Ã?yle değil mi Eldarin’in yedeği?” dedi. Sesi de en az gözleri kadar hakaret doluydu. “Ah ona öyle deme Molissei.” dedi Reynald yanlarına gelerek. “Onun bir adı var ve o da Xanaphia. Ã?yle değil mi kuzum?” Reynald, kadına göz kırptı. “O olmasa şimdiye kadar çoktan ölmüş olurduk. Unutma, bizi o labirent gibi korudan çıkartan Xanaphia’ydı.”
“Ya ya ne demezsin.” diye homurdandı Molissei. “Sen aptalca öne çıkıp yolumuzu saptırmasaydın, bizi çıkartmak zorunda kalmazdı. Ã?nümüzde “Makval’a Gider” yazılı koca bir tabela vardı, ama sen inat edip bizi o kahrolası patikaya soktun!”
“Sadece kestirmeden götürmeye çalıştım canım. Bunda kötü ne var ki?” diye mırıldandı Reynald kırılmışçasına.
“Kötü ne mi var?! Hangi birisini saymamı istersin Reynald Ossederiòn?! Kardak’ta toprağa saplanıp kalan yük arabalarını mı, Druid Korusu’nda kaybettiğimiz erzakımızı mı, dağlarda her an düşme tehlikesi geçirdiğimiz dar patikaları mı, yoksa bu patikalarda boğuştuğumuz goblin çetelerini mi?!” diye haykırdı Molissei çileden çıkmış bir halde. Normalde açık renk olan teni sinirden kıpkırmızı olmuştu.
“Canım iyi yanından baksana. O iç bunaltan kuleden çıkıp doğaya açılmış oldun. Azıcık yeşillik gördün. Dağ havası aldın. Hareket edip spor yaptın. Paslanıyordun yahu. Zaten gelmişsin elli yaşına, bir ayağın çukurda. Azıcık hareket edip bedeni dinçleştirsen kötü mü olur? Hem üstelik-ah, geldik işte.”
Reynald son yokuşun tepesine vardıkları anda on metre ötelerinde beliriveren devasa çift kanatlı demir kapıyı göstererek ilerlerken, Molissei arkasından iki eliyle Reynald’ı boğma hareketleri yapıyordu.
“İşte geldik, Makval! Tanrılar aşkına hissedemiyor musunuz? Büyü ağı burada normal. Her şey tıkır tıkır çalışabilir.”
Büyücülük Kulesi konvoyu rahatlayarak durdu. Tıpkı Molissei’nin saydığı gibi gerçekleşmişti her şey. Üç başbüyücünün kontrolünde kuleyi ve koruyu sağ salim terk etmeyi başaranlar, Reynald’ın önerisi üzerine Makval’a doğru yola çıkmışlardı. Ama yolda Reynald yanlış yöne girince yol onları önce Kardak’ın terk edilmiş binalarına, sonra Druid Korusu’na, en sonunda da Makval Dağları’nın sarp yamaçlarına götürmüştü. Gerçekten de Druid Korusu’nun karmaşık düzeninde yollarını bulmak görü büyüleri üzerine yatkınlığı sayesinde Xanaphia’ya düşmüştü. Daracık dağ patikalarında goblin çeteleriyle dövüşte ise kılıç konusundaki ustalığı sayesinde Reynald ön plana çıkmıştı.
Xanaphia Siannodel, ak cüppe tarikatının başı Eldarin’in yokluğunda, kule mültecilerinin arasındaki ak cüppelilere vekâleten liderlik ediyordu. Evet, yolculukları zorlu geçmişti, ama en sonunda huzura kavuşmuşlardı.
“Pekâlâ, şimdi konuşmayı bana bırakın. Bu cücelerle nasıl muhatap olacağımı ben iyi biliyorum.” dedi Reynald sırıtarak ve birkaç metre öteye koşuşturdu. Kapının önünde ellerini ağzının çevresinde birleştirdi ve “HUHU! KİMSE YOK MU?!” diye bağırdı. Sonra kollarını iki yana açtı ve “BİZ GELDİİİİİİİK!” diye ekledi.
Kapının son derece sağlam korunuyor gibi gözüken nöbetçi kulelerinde hiçbir hareket olmadı. Molissei artık rengi koyu bir mora dönüşmüş halde cüppesinin eteklerini topladı ve koşturarak Reynald’ın yanına indi. Reynald kafasına inen şaplağı çok geç olana kadar fark etmedi. “Salak! Bu mu senin diplomasi anlayışın ha?! Bizi böyle mi içeri aldıracaksın?!” Reynald başını ovuşturdu. “Ama iyi niyetli ve sıcak bir hoş bulduk dersek belki kapıyı açarlar demiştim.” diye mızmızlandı. İkilinin arasında tartışmalar sürerken Xanaphia arkasını dönüp konvoyu inceledi. Büyücülük Kulesi’ndeki katliamdan sağ kalan bir avuç büyücü, perişan olmuş bir vaziyetteydi. Son derece yorgun gözüküyorlardı. Açlardı ve üşüyorlardı. Ayrıca kirlenmişlerdi. Xanaphia’nın da onlardan farklı bir halde olduğu söylenemezdi hani.
Kırmızı pelerinini iki yana savurarak konvoya emir yağdıran Reynald Ossederiòn’u arkadan izleyen Molissei, yumruklarını sıkarak kırmızı cüppeli başbüyücüye homurdandı. “Tam bir kaçık. Tanrılar aşkına, tam bir kaçık! Nelerle uğraşmak zorundayım! Ortaklaşa çalışmak zorunda olduklarım bir deli ile dangalak bir kadın!” Beyaz kaşlarını kaldırarak yanındaki ak cüppeli elf kadınına baktı Molissei. Kadına resmen küfretmişti ama aldırıyora benzemiyordu. Gözleri aşağılama ifadesiyle dolu halde “Ã?yle değil mi Eldarin’in yedeği?” dedi. Sesi de en az gözleri kadar hakaret doluydu. “Ah ona öyle deme Molissei.” dedi Reynald yanlarına gelerek. “Onun bir adı var ve o da Xanaphia. Ã?yle değil mi kuzum?” Reynald, kadına göz kırptı. “O olmasa şimdiye kadar çoktan ölmüş olurduk. Unutma, bizi o labirent gibi korudan çıkartan Xanaphia’ydı.”
“Ya ya ne demezsin.” diye homurdandı Molissei. “Sen aptalca öne çıkıp yolumuzu saptırmasaydın, bizi çıkartmak zorunda kalmazdı. Ã?nümüzde “Makval’a Gider” yazılı koca bir tabela vardı, ama sen inat edip bizi o kahrolası patikaya soktun!”
“Sadece kestirmeden götürmeye çalıştım canım. Bunda kötü ne var ki?” diye mırıldandı Reynald kırılmışçasına.
“Kötü ne mi var?! Hangi birisini saymamı istersin Reynald Ossederiòn?! Kardak’ta toprağa saplanıp kalan yük arabalarını mı, Druid Korusu’nda kaybettiğimiz erzakımızı mı, dağlarda her an düşme tehlikesi geçirdiğimiz dar patikaları mı, yoksa bu patikalarda boğuştuğumuz goblin çetelerini mi?!” diye haykırdı Molissei çileden çıkmış bir halde. Normalde açık renk olan teni sinirden kıpkırmızı olmuştu.
“Canım iyi yanından baksana. O iç bunaltan kuleden çıkıp doğaya açılmış oldun. Azıcık yeşillik gördün. Dağ havası aldın. Hareket edip spor yaptın. Paslanıyordun yahu. Zaten gelmişsin elli yaşına, bir ayağın çukurda. Azıcık hareket edip bedeni dinçleştirsen kötü mü olur? Hem üstelik-ah, geldik işte.”
Reynald son yokuşun tepesine vardıkları anda on metre ötelerinde beliriveren devasa çift kanatlı demir kapıyı göstererek ilerlerken, Molissei arkasından iki eliyle Reynald’ı boğma hareketleri yapıyordu.
“İşte geldik, Makval! Tanrılar aşkına hissedemiyor musunuz? Büyü ağı burada normal. Her şey tıkır tıkır çalışabilir.”
Büyücülük Kulesi konvoyu rahatlayarak durdu. Tıpkı Molissei’nin saydığı gibi gerçekleşmişti her şey. Üç başbüyücünün kontrolünde kuleyi ve koruyu sağ salim terk etmeyi başaranlar, Reynald’ın önerisi üzerine Makval’a doğru yola çıkmışlardı. Ama yolda Reynald yanlış yöne girince yol onları önce Kardak’ın terk edilmiş binalarına, sonra Druid Korusu’na, en sonunda da Makval Dağları’nın sarp yamaçlarına götürmüştü. Gerçekten de Druid Korusu’nun karmaşık düzeninde yollarını bulmak görü büyüleri üzerine yatkınlığı sayesinde Xanaphia’ya düşmüştü. Daracık dağ patikalarında goblin çeteleriyle dövüşte ise kılıç konusundaki ustalığı sayesinde Reynald ön plana çıkmıştı.
Xanaphia Siannodel, ak cüppe tarikatının başı Eldarin’in yokluğunda, kule mültecilerinin arasındaki ak cüppelilere vekâleten liderlik ediyordu. Evet, yolculukları zorlu geçmişti, ama en sonunda huzura kavuşmuşlardı.
“Pekâlâ, şimdi konuşmayı bana bırakın. Bu cücelerle nasıl muhatap olacağımı ben iyi biliyorum.” dedi Reynald sırıtarak ve birkaç metre öteye koşuşturdu. Kapının önünde ellerini ağzının çevresinde birleştirdi ve “HUHU! KİMSE YOK MU?!” diye bağırdı. Sonra kollarını iki yana açtı ve “BİZ GELDİİİİİİİK!” diye ekledi.
Kapının son derece sağlam korunuyor gibi gözüken nöbetçi kulelerinde hiçbir hareket olmadı. Molissei artık rengi koyu bir mora dönüşmüş halde cüppesinin eteklerini topladı ve koşturarak Reynald’ın yanına indi. Reynald kafasına inen şaplağı çok geç olana kadar fark etmedi. “Salak! Bu mu senin diplomasi anlayışın ha?! Bizi böyle mi içeri aldıracaksın?!” Reynald başını ovuşturdu. “Ama iyi niyetli ve sıcak bir hoş bulduk dersek belki kapıyı açarlar demiştim.” diye mızmızlandı. İkilinin arasında tartışmalar sürerken Xanaphia arkasını dönüp konvoyu inceledi. Büyücülük Kulesi’ndeki katliamdan sağ kalan bir avuç büyücü, perişan olmuş bir vaziyetteydi. Son derece yorgun gözüküyorlardı. Açlardı ve üşüyorlardı. Ayrıca kirlenmişlerdi. Xanaphia’nın da onlardan farklı bir halde olduğu söylenemezdi hani.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
Peter diz çöktü ve Max in sırtını sıvazladı. Gülümsüyordu. Korkma kardeşim korkma.. Buradan çıkmanın yolunu mutlaka bulacağız. Hem biraz geç bulsak ne olur ki. Sanırım sen avlanabilirsin. Burada uzun süre yaşayabiliriz dedi biraz da davetkar şekilde. Elbette bize saldıran bir şeyler çıkabilir ama tüm diyar zaten bu oırmandan güvenli değil sanırım.
Gökyüzünde güneşi bulmaya çalıştı. Güneşi arkasına alarak ilerlerse sabit bir yönde gidebileceğini ve ormandan çıkabileceğini düşünüyordu. Max dedi güneş her zaman aynı yönde değil mi öyle ise neden onun olduğu yönde ilerlemiyoruz? Eğer başaramazsak ve hava kararmaya başlarsa bir şekilde kendimize yatacak bir yer yapar ve geceyi burada geçiririz. Belki sen de bize bir şeyler avlarsın. Yapabilirsin değil mi?
Gökyüzünde güneşi bulmaya çalıştı. Güneşi arkasına alarak ilerlerse sabit bir yönde gidebileceğini ve ormandan çıkabileceğini düşünüyordu. Max dedi güneş her zaman aynı yönde değil mi öyle ise neden onun olduğu yönde ilerlemiyoruz? Eğer başaramazsak ve hava kararmaya başlarsa bir şekilde kendimize yatacak bir yer yapar ve geceyi burada geçiririz. Belki sen de bize bir şeyler avlarsın. Yapabilirsin değil mi?
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
-
SacoKhan
- Forum Yöneticisi
- Posts: 2585
- Joined: Thu Mar 10, 2005 10:00 am
- Location: Yalnızlığın hüküm sürdüğü yerden
- Contact:
"Hey, sen de kim oluyorsun be adam! Ã?ek ellerini!" diye bağırarak adamın üstüne doğru koştu ve üstüne çullandı. (Grapple)
Bir anda böyle bir şeyin olmasını beklemiyordu. Daha önünde yapacak çok iş olmasına rağmen böylesine bir durum onun tüm zamanını alacağa benziyordu.
Bir anda böyle bir şeyin olmasını beklemiyordu. Daha önünde yapacak çok iş olmasına rağmen böylesine bir durum onun tüm zamanını alacağa benziyordu.
And i still wonder if you ever wonder the same!...
Gredix aldığı haberlerden dolayı şok olmuştu.Önemli bir adamı kurtarabilirdi ama bunu yapmamıştı..Kendini toparlaması zaman alırken aklında bir şey belirdi..Tek bu cinayeti bilen açık bir şekilde kendisiydi..O zaman kendi peşine düşüceklerdi.Bu çok olası bir şeydi..
Ayrıca on kasabanın savaşı kaybetme haberi geldiğinde de biraz afalladı..Diyar giderek savaşa sürükleniyordu.On kasabanın koruyucuları neredeydi acaba?Neden savunamamışlardı orayı.Belki çok güçlü bir orduyla gelmiş olabilirlerdi..
Gredix bunları değilde şu anda bulunduğu lanet olayı çözümlemek için yemeğini yemeye başladı.Sonra bir şey olduğunu farketti..İzleniyordu..Hemde karşı masalardan birinde salak tipli bir herif tarafından..Rüzgarın hafif esintisiyle dalgalanan ateşin ışığına baktı daha sonra o adama..
Gredix başlığını çıkardı.Yüzü artık tamamen görülüyordu.Artık saklamasının bir önemi kalmamıştı.Ã?ünkü burada olduğunu biliyorlardı..Elini biraz kısa saçlarında gezdirdikten sonra içeceğinden biraz içti ve ağazını sildi.Yanına çağırdı " Madem o kadar şey biliyorsun...Bana yardımcı olmanı isteyeceğim.şuradaki adamın nerden geldiğini ve kim olduğunu öğren bana.. " dedi içten gelen tuhaf sesiyle.
Sorun çıksın istemiyordu.Ama karşısındaki adama karşı nasıl davranacağını da biliyordu.şekilli olan piposunu çıkardı ve tüttürmeye başladı.Bir kaç kere içine çektikten sonra yavaşça adama kaşlarının altından bir kaç saniye bakarken üfledi..
Ayrıca on kasabanın savaşı kaybetme haberi geldiğinde de biraz afalladı..Diyar giderek savaşa sürükleniyordu.On kasabanın koruyucuları neredeydi acaba?Neden savunamamışlardı orayı.Belki çok güçlü bir orduyla gelmiş olabilirlerdi..
Gredix bunları değilde şu anda bulunduğu lanet olayı çözümlemek için yemeğini yemeye başladı.Sonra bir şey olduğunu farketti..İzleniyordu..Hemde karşı masalardan birinde salak tipli bir herif tarafından..Rüzgarın hafif esintisiyle dalgalanan ateşin ışığına baktı daha sonra o adama..
Gredix başlığını çıkardı.Yüzü artık tamamen görülüyordu.Artık saklamasının bir önemi kalmamıştı.Ã?ünkü burada olduğunu biliyorlardı..Elini biraz kısa saçlarında gezdirdikten sonra içeceğinden biraz içti ve ağazını sildi.Yanına çağırdı " Madem o kadar şey biliyorsun...Bana yardımcı olmanı isteyeceğim.şuradaki adamın nerden geldiğini ve kim olduğunu öğren bana.. " dedi içten gelen tuhaf sesiyle.
Sorun çıksın istemiyordu.Ama karşısındaki adama karşı nasıl davranacağını da biliyordu.şekilli olan piposunu çıkardı ve tüttürmeye başladı.Bir kaç kere içine çektikten sonra yavaşça adama kaşlarının altından bir kaç saniye bakarken üfledi..
Beni mutlu et tatlı kız..<br> Bana sarıl bu gece.<br> Öp beni yağmurun altında.<br> Sev beni sonsuza dek..<br>
"Misafir perver insanları çok seviyorum."diyerek boynunu ovuşturdu Murdoc.Günlük meditasyonuna başladı ve kendini yeni, zorlu bir güne hazırladı yani geceye.
Meditasyonu bittikten sonraayağa kalktı etrafına baktı, sonra pencereden dışarı baktı, madem gün batmak üzereydi o zaman yapılacak tek şey şehri ana hatlarıyla gezmek ve Oren Tapınağı'nın yerini ve misafirperverlik derecesini öğrenmek olmalıydı.Ne de olsa buralara yabancıydı etrafı hızlı tanıması gerekliydi.
Zindanlardan çıkıp dışarı gitmek üzere yürümeye başladı.Acaba bu şehir ne kadar dost canlısıydı?
Meditasyonu bittikten sonraayağa kalktı etrafına baktı, sonra pencereden dışarı baktı, madem gün batmak üzereydi o zaman yapılacak tek şey şehri ana hatlarıyla gezmek ve Oren Tapınağı'nın yerini ve misafirperverlik derecesini öğrenmek olmalıydı.Ne de olsa buralara yabancıydı etrafı hızlı tanıması gerekliydi.
Zindanlardan çıkıp dışarı gitmek üzere yürümeye başladı.Acaba bu şehir ne kadar dost canlısıydı?
(<>_<>) -V ----- - ------I .....l l .J..( ) '''...J L Ben dostum. Ne kadar inandırıcı geldiyse!
Handaki sesler kendisine uzaktan ve anlamsız gelmeye başladığında, Setsuna çoktan düşüncelere dalmıştı bile.
Herkes, Maltyr'daki herkes ölmüştü. Arkadaşları, sevdikleri, kardeşleri, annesi, babası, ailesi...
Ailesi. Geçmişte kalan o insanlar gerçekten ailesi miydi? Mantığı ona bunun doğru olduğunu söylüyordu, ama ruhu bu sava şiddetle karşı çıkıyordu. Yine de, ölüm haberini öğrendiği andan beri yüreğine saplanmış keder ve üzüntü hiç de az değildi.
"Bir erkek aileye ihanet edecek ve ailesinin sonunu getirecek." diyordu kehanet. Ama o ne yapmıştı ki? Askerlerin dediği doğruysa bir asit gölü bütün ailesini yok etmişti, yani ölümlerinden o sorumlu değildi.
Bütün bu düşüncelerin yanında, savaşçı benliği ona alarm veriyordu. Setsuna derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı ve içgüdülerini harekete geçiren şeyin ne olduğunu anlamak için düşüncelerini toparladı, ve sonunda buldu.
Bir gece önce, tam beş kişilik bir devriyeden kurtulmak için kendisinin bir şövalye olduğunu söylemiş, hatta savını daha inandırıcı kılmak için Maltyr'dan geldiğini de eklemişti. Ve şimdi bütün kasaba Maltyr'lı bir ailenin hain şövalye evladını arıyordu.
Elleri sinirden ve korkudan titreyerek kesesinden oda ve yemek parasını, ve biraz daha fazlasını çıkarıp bara bıraktı. Başı büyük beladaydı ve bu kasabadan mümkün olduğunca çabuk kaçması gerekiyordu.
Yarısı yenmiş yemeğini bırakıp kalktı. şüphe çekmemek için şövalyelere bakmamaya ve kılıcını peleriniyle örtmeye dikkat ederek hızla kapıya yöneldi.
şu andaki tek amacı handan mümkün olduğunca uzaklaşmak ve şehir sınırına mümkün olduğunca yaklaşmaktı. Sınırdan nasıl geçeceğini bilmiyordu, zaten oraya kadar yakalanmadan gidebilmesi bile bir mucize olacaktı.
Herkes, Maltyr'daki herkes ölmüştü. Arkadaşları, sevdikleri, kardeşleri, annesi, babası, ailesi...
Ailesi. Geçmişte kalan o insanlar gerçekten ailesi miydi? Mantığı ona bunun doğru olduğunu söylüyordu, ama ruhu bu sava şiddetle karşı çıkıyordu. Yine de, ölüm haberini öğrendiği andan beri yüreğine saplanmış keder ve üzüntü hiç de az değildi.
"Bir erkek aileye ihanet edecek ve ailesinin sonunu getirecek." diyordu kehanet. Ama o ne yapmıştı ki? Askerlerin dediği doğruysa bir asit gölü bütün ailesini yok etmişti, yani ölümlerinden o sorumlu değildi.
Bütün bu düşüncelerin yanında, savaşçı benliği ona alarm veriyordu. Setsuna derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı ve içgüdülerini harekete geçiren şeyin ne olduğunu anlamak için düşüncelerini toparladı, ve sonunda buldu.
Bir gece önce, tam beş kişilik bir devriyeden kurtulmak için kendisinin bir şövalye olduğunu söylemiş, hatta savını daha inandırıcı kılmak için Maltyr'dan geldiğini de eklemişti. Ve şimdi bütün kasaba Maltyr'lı bir ailenin hain şövalye evladını arıyordu.
Elleri sinirden ve korkudan titreyerek kesesinden oda ve yemek parasını, ve biraz daha fazlasını çıkarıp bara bıraktı. Başı büyük beladaydı ve bu kasabadan mümkün olduğunca çabuk kaçması gerekiyordu.
Yarısı yenmiş yemeğini bırakıp kalktı. şüphe çekmemek için şövalyelere bakmamaya ve kılıcını peleriniyle örtmeye dikkat ederek hızla kapıya yöneldi.
şu andaki tek amacı handan mümkün olduğunca uzaklaşmak ve şehir sınırına mümkün olduğunca yaklaşmaktı. Sınırdan nasıl geçeceğini bilmiyordu, zaten oraya kadar yakalanmadan gidebilmesi bile bir mucize olacaktı.
Edmond *Ooooo, lanet olsun* diye mırıldandı.Ne hale gelmişti böyle.Sanki başkalaşım geçirmişti.En çok merak ettiği yeri ise yüzüydü.Karşısındaki adama baktı.Ancak ne hale geldiğini soracak kadar bile cesareti yoktu.Korkuyordu.En son hatırladığı şey, o seheryıldızı idi.Ve yandaki adam.Büyük ihtimalle bir çeşit canavara çevrilmişti.Ya diğerleri.......
Büyük ihtimalle diğer grubundakiler de buradaydılar.Ancak onları nasıl tanıyabilirdi ki.Hepsi de kendi gibi *iğrenç bir şeye dönüşmüşlerdi büyük ihtimalle.Kafasında bunları düşünürken aklına sıcak yatağı geldi.Ve eski vücudu.Ağlamak istiyordu.Fakat şimdi bunları düşünmemesi gerekirdi.Ã?ünki artık bir yaratıktı.
Sonra çevresine dikkatlice baktı.O adam kendisini inceliyordu.Ancak uzun süre bekledikten sonra *Ben, ben, bana ne oldu, neredeyim ben? şeklinde sorular sormaya başladı
Büyük ihtimalle diğer grubundakiler de buradaydılar.Ancak onları nasıl tanıyabilirdi ki.Hepsi de kendi gibi *iğrenç bir şeye dönüşmüşlerdi büyük ihtimalle.Kafasında bunları düşünürken aklına sıcak yatağı geldi.Ve eski vücudu.Ağlamak istiyordu.Fakat şimdi bunları düşünmemesi gerekirdi.Ã?ünki artık bir yaratıktı.
Sonra çevresine dikkatlice baktı.O adam kendisini inceliyordu.Ancak uzun süre bekledikten sonra *Ben, ben, bana ne oldu, neredeyim ben? şeklinde sorular sormaya başladı
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
Mahtan giren adamın soylediklerine konsantre olmaya calısıyordu fakat aclıgına yenik dusuyordu..Artık gelecek hakkında tahmin yurutmeyi kesmişti.Babasını da dusunmuyordu artık."Hersey basıma o lanet ihtiyar yuzunden geldi zaten" diyordu icinden ."beni biraz sevseydi izimi mutlaka surerdi" lokmaları vahşice ısırır olmustu...hayatta onu seven kimse yoktu ve buna ragmen o hayatını onu sevmeyen biri ugruna tehlikeye atmıştı...bunlara ne gerek vardı artık kendi için yaşsamaya karar vermişti...
"ne diyorsunuz "diye fısıldadı iki lokma arasında ve cevaplarını bekledi
"ne diyorsunuz "diye fısıldadı iki lokma arasında ve cevaplarını bekledi
Auré Entuluva...Outa i lomé
-
Horcoel_Baator
- Seçilmiş Savaşçı
- Posts: 673
- Joined: Fri Oct 22, 2004 10:00 am
- Location: Boş boş gezindigi Ankara sokaklarından..
- Contact:
-
Mark
- Kullanıcı

- Posts: 2004
- Joined: Thu Aug 31, 2006 10:00 am
- Location: Midkemia, portal/istanbul
- Contact:
Mark, cocugun sözlerinin üzerinde yarattığı garip etkiyi sezdi. Kaslari gerilmisti. Birazdan Azalin Tapinagina yapilacak, saldiri icin son hazirliklar baslatilmisti, koltuktan kalktı, çırağin suratina bakmadan kitaplari gösterdi.
Yatagin üzerinde duran zirh ve masadaki garip tüplerle dolu simya takımının oldugu odaya girdi. Zemin üzerindeki önceki günden kalma, kan izi belirgindi. Stun gase icin damıtılan tüpü tutamactan cikardi. Havaya kaldırip, inceledi. Birazdan doğacak güneşin ufuktan gelen zayıf ışıntısı suratindaki kurukafa dövmesini yavaşça aydınlatirken, üzerindeki tapinak kiyafetlerini cikardi. Ciplak zeminde, ilahi dua yi mirildanarak tüniğini giydi. Zirhini yavaşça üzerine geçirirken, güneşin ışıkları ve ilahinin tonu aynı oranda artarak savaş çağrısina dönüşüyordu. Kaskini kafasina geçirmesiyle, odada yankilanan kalin ses tonu, Mark in titremesine neden oldu. Bir caniye dönüşmüştü. Masaya ilerledi. Simya tüplerini ayarladigi özel kemerine yerleştirerek, aralarına pamuk yerleştirilmiş özel ceplere koydu. Odadan cikarak,Basrahibin yanina dogru giderken, göğsünün önünde gümüş madolyonu Işındıyordu.
Yatagin üzerinde duran zirh ve masadaki garip tüplerle dolu simya takımının oldugu odaya girdi. Zemin üzerindeki önceki günden kalma, kan izi belirgindi. Stun gase icin damıtılan tüpü tutamactan cikardi. Havaya kaldırip, inceledi. Birazdan doğacak güneşin ufuktan gelen zayıf ışıntısı suratindaki kurukafa dövmesini yavaşça aydınlatirken, üzerindeki tapinak kiyafetlerini cikardi. Ciplak zeminde, ilahi dua yi mirildanarak tüniğini giydi. Zirhini yavaşça üzerine geçirirken, güneşin ışıkları ve ilahinin tonu aynı oranda artarak savaş çağrısina dönüşüyordu. Kaskini kafasina geçirmesiyle, odada yankilanan kalin ses tonu, Mark in titremesine neden oldu. Bir caniye dönüşmüştü. Masaya ilerledi. Simya tüplerini ayarladigi özel kemerine yerleştirerek, aralarına pamuk yerleştirilmiş özel ceplere koydu. Odadan cikarak,Basrahibin yanina dogru giderken, göğsünün önünde gümüş madolyonu Işındıyordu.
-
demarch
- Kullanıcı

- Posts: 63
- Joined: Fri Oct 07, 2005 10:00 am
- Location: kimsenin bulamayacağı cennetimden
- Contact:
Dudakları arasından hafif bir lanet döküldü Celdar'ın. O kahrolasıca muhafızlarla savaşması onu çok yormuştu, bir de üstüne yaraları olunca..Tüm gün uyumuştu neredeyse.şimdi de "minik" bir yılana yemek olmak üzereydi..
Karşısındaki şekle baktı..Ne kendini ne de elindeki yürüyüş asasının tahtadaki tok sesini duymuştu.Kimdi bu?
Karşısındaki şekle baktı..Ne kendini ne de elindeki yürüyüş asasının tahtadaki tok sesini duymuştu.Kimdi bu?
Lord Necros wrote:“Hmm çoktandır böylesini görmemiştim.” “Burada ne arıyorsun sen bakayım ha? Vaarsavius saygılarını sunar savaşçı.”[/qoute]
şu yılan olmasa Celdar da saygılarını en içten(!) bir şekilde sunacaktı ama..Silahları masada duruyordu, her an kaburgalarının birkaçını kırabilecek bir yılan tarafından sarılmıştı ve bu herifin de hiç de öyle basit biri olmadığı belliydi.En iyisi onun istediği gibi hareket etmekti.
Aklına görevi geldi.Doğaüstü yetenekler..Mesela yılanlarla konuşmak olabilir miydi bu?Aradığı adamı bulmuş olabilirdi..Tabii o kadar şanslıysa.
"Adım Celdar" dedi."Biraz dinleniyordum ki Vynus beni buldu." Kendisini saran yılana bir bakış attı."Peki sen kimsin ve beni nasıl buldun? İsmini biliyorum ama ya gerisi?"
quidquid latine dictum sit, altum videtur
(anything said in latin sounds profound.)
(anything said in latin sounds profound.)
İkilinin arasında tartışmalar sürerken Xanaphia arkasını dönüp konvoyu inceledi. Büyücülük Kulesi’ndeki katliamdan sağ kalan bir avuç büyücü, perişan olmuş bir vaziyetteydi. Son derece yorgun gözüküyorlardı. Açlardı ve üşüyorlardı. Ayrıca kirlenmişlerdi. Xanaphia’ nın da onlardan farklı bir halde olduğu söylenemezdi hani.
Cüppesi, Kardak’ dan geçerken toprak rengini almış, Druid korusunun hatırası olarak da ağaç dalları ve dikenlerin akıbetiyle yer yer parçalanmıştı. Ama bu kirlenmiş ve parçalanmış giysiler dahi ırkının verdiği azametli güzelliği gölgelendirememişti. Koyu yeşil gözleriyle duran konvoyu incelerken dudaklarını hüzünle büktü. Yazık ki zaten sayıları diğerlerine oranla az olan ak cüppe tarikatı üyeleri, olanlardan sonra iyice parmakla sayılabilecek kadar kalmış ve tarikatın başı Eldarin’ in yokluğundan da moral olarak çökmüş gözüküyorlardı. Xanaphia Siannodel’ de, ak cüppelilere vekâleten liderlik ediyor olmasına rağmen diğerlerine oranla iyi bir hissiyata sahip değil aksine korkunç bir kâbustan henüz uyanmış gibi kederli ve düşünceliydi…
Ã?yle ki büyücülük kulesinde burun buruna geldiği yaratıkların verdiği tiksinti hala üzerindeydi. Zihninde yankılanan sözleri hatırladığında yüzünü buruşturarak sırtını konvoya döndü:
"Kulede bulunan siz bütün büyücüler, hepiniz beni dinleyin! Kule saldırı altında ve hepimizin burayı savunması gerekiyor! Toplanmaya vakit yok. Herkes kendi koridorundakilerle birlikte bulunduğu yeri savunacak! Düşman askerleri, kâbuslarınızdan çıkma yaratıklar! Boşu boşuna barikat kurmaya çalışarak kendinizi yormayın, diledikleri gibi kendilerini teleport etme gücüne sahiptirler! Bulunduğunuz yeri savunun ve dikkat edin! Benden aksi emir gelmedikçe kimse mevzisini terk etmesin!" …
Ne yazık ki o emir hiç gelememişti… Bir daha şahit olmak istemeyeceği bir karmaşa içinde, Xanaphia’ da, olabildiğince kendi odasının önündeki koridorda, etrafındakilerle mevzilenmek ve savunma hattını güçlendirerek kaçış yolu bulabilmek dışında bir şey yapamamıştı… İhtiyar Molissei olmasa belki kurtulma ihtimali bile kalmayabilirdi…
Düşüncelerden sıyrılırken ağır adımlarla Reynald’ın önünde durduğu ve hararetle Molissei ile münakaşa ettiği devasa çift kanatlı demir kapıya doğru ilerleyerek baş büyücülerin yanından geçti ve bunu yaparken gözlerini devirmek dışında istifini bozmamakla yetindi ki münakaşalarına müdahale etmek akıllıca gözükmemişti.
Ã?nünde durduğu kapının kanatları içeriye doğru açılacak şekilde monte edilmiş gözüküyordu. Üzerinde Cüce Kralları’ nın azametini simgeleyen gravürler ve kabartmalar resmedilmiş oldukça ince bir el işçiliği sanatı kullanılmış olduğu göze çarpıyordu. Yanına yaklaştığı demir kanatlı kapıyı gücünün yettiği kadar kuvvetle üç defa vurdu.
"Tak"
"Tak"
"Tak"
Ses metalin soğuk sesiyle tokluk kazanıp yerini sessizliğe bırakırken Xanaphia bir metre kadar geriye çekilerek beklemeye başladı. Diplomasi kullanılacaksa öncelikle ev sahibinin saygısını kazanmak için kendilerini tanıtmaları gerekecekti ve bunu yapabilmek için orada olduklarını belli etmek dışında bir şey yapmaları uygunsuz gözükebilir, Özellikle de büyü kullanması muhtemelen yanlış anlaşılmaya neden olabilirdi ki zaten yorgunlukdan bitap düşmüş konvoy için yeni bir olay hiç parlak bir durum olmaz görüşündeydi.
-
Cüppesi, Kardak’ dan geçerken toprak rengini almış, Druid korusunun hatırası olarak da ağaç dalları ve dikenlerin akıbetiyle yer yer parçalanmıştı. Ama bu kirlenmiş ve parçalanmış giysiler dahi ırkının verdiği azametli güzelliği gölgelendirememişti. Koyu yeşil gözleriyle duran konvoyu incelerken dudaklarını hüzünle büktü. Yazık ki zaten sayıları diğerlerine oranla az olan ak cüppe tarikatı üyeleri, olanlardan sonra iyice parmakla sayılabilecek kadar kalmış ve tarikatın başı Eldarin’ in yokluğundan da moral olarak çökmüş gözüküyorlardı. Xanaphia Siannodel’ de, ak cüppelilere vekâleten liderlik ediyor olmasına rağmen diğerlerine oranla iyi bir hissiyata sahip değil aksine korkunç bir kâbustan henüz uyanmış gibi kederli ve düşünceliydi…
Ã?yle ki büyücülük kulesinde burun buruna geldiği yaratıkların verdiği tiksinti hala üzerindeydi. Zihninde yankılanan sözleri hatırladığında yüzünü buruşturarak sırtını konvoya döndü:
"Kulede bulunan siz bütün büyücüler, hepiniz beni dinleyin! Kule saldırı altında ve hepimizin burayı savunması gerekiyor! Toplanmaya vakit yok. Herkes kendi koridorundakilerle birlikte bulunduğu yeri savunacak! Düşman askerleri, kâbuslarınızdan çıkma yaratıklar! Boşu boşuna barikat kurmaya çalışarak kendinizi yormayın, diledikleri gibi kendilerini teleport etme gücüne sahiptirler! Bulunduğunuz yeri savunun ve dikkat edin! Benden aksi emir gelmedikçe kimse mevzisini terk etmesin!" …
Ne yazık ki o emir hiç gelememişti… Bir daha şahit olmak istemeyeceği bir karmaşa içinde, Xanaphia’ da, olabildiğince kendi odasının önündeki koridorda, etrafındakilerle mevzilenmek ve savunma hattını güçlendirerek kaçış yolu bulabilmek dışında bir şey yapamamıştı… İhtiyar Molissei olmasa belki kurtulma ihtimali bile kalmayabilirdi…
Düşüncelerden sıyrılırken ağır adımlarla Reynald’ın önünde durduğu ve hararetle Molissei ile münakaşa ettiği devasa çift kanatlı demir kapıya doğru ilerleyerek baş büyücülerin yanından geçti ve bunu yaparken gözlerini devirmek dışında istifini bozmamakla yetindi ki münakaşalarına müdahale etmek akıllıca gözükmemişti.
Ã?nünde durduğu kapının kanatları içeriye doğru açılacak şekilde monte edilmiş gözüküyordu. Üzerinde Cüce Kralları’ nın azametini simgeleyen gravürler ve kabartmalar resmedilmiş oldukça ince bir el işçiliği sanatı kullanılmış olduğu göze çarpıyordu. Yanına yaklaştığı demir kanatlı kapıyı gücünün yettiği kadar kuvvetle üç defa vurdu.
"Tak"
"Tak"
"Tak"
Ses metalin soğuk sesiyle tokluk kazanıp yerini sessizliğe bırakırken Xanaphia bir metre kadar geriye çekilerek beklemeye başladı. Diplomasi kullanılacaksa öncelikle ev sahibinin saygısını kazanmak için kendilerini tanıtmaları gerekecekti ve bunu yapabilmek için orada olduklarını belli etmek dışında bir şey yapmaları uygunsuz gözükebilir, Özellikle de büyü kullanması muhtemelen yanlış anlaşılmaya neden olabilirdi ki zaten yorgunlukdan bitap düşmüş konvoy için yeni bir olay hiç parlak bir durum olmaz görüşündeydi.
-
Elrach huzursuz uyuklamasından kapının açılmasıyla birlikte yerinden fırlayarak kılıcını çekti. Ã?ocuk onları tekinsiz bir yere geitrmişti her an herşey olabilirdi. Ancak çocuğun kapıdan girdiğini görünce kılıcını kınına sokarak yerine oturdu. En azından guruldayan midesini yatıştıracak birşeyler gelmişti. Ã?ocuk çıkarken işvereninden bahsetmişti.Lord Necros wrote:Kapı açılırken Elrach ayağa fırladı ve kılıcını hazırladı. Son birkaç saattir kapı her açıldığında ayağa fırlıyordu. Onun sıçramasıyla beraber uyuklayan Estabin ve Mathan da irkilerek uyandılar.
Kapıya bir gölge düştü ve gölge sessizce içeri girip kapıyı kapattı. Üçlü, bunun onları buraya getiren velet olduğunu fark etti. Kucağında koca bir tepsi taşıyan çocuk, yavaş adımlarla merdivenden indi ve tepsiyi üçlünün önüne bıraktı. Üçlü guruldayan midelerini yatıştırmak için öne eğilince tepsidekinin domuz yahnisi olduğunu gördü. Bir testi su da yanındaydı.
“Karnınızı doyurun. İhtiyacınız olacak. İşverenim az sonra sizinle bizzat görüşecek, merak etmeyin.” dedi çocuk ve hızlı adımlarla merdivenden çıkıp kapıda gözden kayboldu.
Ã?ocuğun yardım teklifini kabul ettiklerinden sonra çocuk Elrach’ı, Estabin’i ve Mathan’ı Sorpigol’ün arka sokakları aracılığıyla kaçırarak liman yakınlarında bir evin bodrum katına tıkmıştı ve orada beklemelerini söylemişti. O zamandan beri buradaydılar ve nöbetleşe bekliyorlardı.
Üçlü tepsiye yumuldular ve iştahla yemeye başladılar. Aslında domuz yahnisinin tadı oldukça kötüydü ve suyun da tadı tuhaftı, ama açlık üstün geliyordu.
Yemekleri bittikten on dakika kadar sonra kapı yeniden tıkırtıyla açıldı. Kapıdan içeri sessizce kayan şekil, merdivenlerin gölgesinden asla çıkmadı.
“Ã?ocuk burada bulunma sebebinizi anlattı. Lafı uzatmayacağım. Sizi şehirden çıkartabiliriz, ama bunun karşılığında sizin de önemli birisine refakat etmeniz gerek. Kabul ediyor musunuz?”
Ses çabucak konuşan birisiydi. Belli ki acelesi vardı. Sabırsızca ayağını yere vurmaya başladı.
"Sonunda sadede geldik ha. İşvereniyle görüşecekmişiz.Gelsin bakalım dertleri neymiş."
Konuşmasını bitirdikten sonra tekrar domuz yahnisi ve suya döndü. Handa yarım kalan yemeği gibi iyi olmasa da aç kalmaktan iyiydi. Yemekleri bittikten kısa bir süre sonra kapı tekrar açıldı ve içeri biris kaydı gölgelerden çıkmamıştı ve özellikle de orada kalmak istiyor gibiydi. Adam konuştuktan sonra cevaplarını beklemeye başlamıştı;
"Evet bay... her neyse çocuğun doğru anlattığına güvenirsek. Bizi şehiden çıkartmanız konusunda belki minnettar olabiliriz ama kime eskortluk yapacağız ve nereye götüreceğiz bahsettiğiniz kişiyi? Aceleniz olduğunun farkına vardık ancak birkaç konuyu açıklığa kavuşturmanız uygun olacaktır. Kime eskortluk edeceğimizi bilmeden gerekli özeni nasıl gösterebiliriz ki ?"
Elrach konuşurken gözleri bir Estebin'e bir diğer adama kayıyordu. Bu adam da nerden çıkmıştı ?
İnsan labirentte, içgüdülerini ince, keskin bir uç gibi bilemelidir, neredeyse bir hançerin, bir kılıcın ağzı kadar keskin, çünkü içgüdüler de hayatta kalmak için kullanılan silahlardır ve sık
Dekotta sonunda birilerinin geldiğini anladığında henüz iğrençliğinin son noktalarına ulaşmıştı. Gerçi bu yaptığından hiçbir zevk alamamıştı ve beklediği tatmin duygusunu da bulamamıştı ama hiç değilse soğukkanlılığını yeniden yakalamıştı.
Ayak seslerini duyduğunda bulunduğu hücreden çıktı, şöyle bir yaptığı işe bakan rahip kendisine küfretmeden edemedi. İğrenç bi iş çıkarmıştı, başkası bu tür kanlı bi işkence yapsa kesin onu amatör diye nitelendirirdi. Elindeki dev kılıca baktı ve hafif bir güşümseme ile " eldeki imkanlar yetersizdi " dedi ve salonun ortasına geldi.
Bu esnada kendisini buraya koyan adam gelmişti, ciddi bir duruşu vardı ve hemen meseleye girdi.
Dekotta adamın şaka kaldırmayacağını fark etmişti, bu tür sorgulamaları bilirdi ama onun da yapacak çok şeyi yoktu. Doğrulardan başkasını anlatmanın dışında.
"On kasaba halkını sıkıştırmıştık, onları ezecek ve *O* na uygun bir zafer kazanacaktık efendim" dedi Dekotta hayal kırıklığı ile ve devam etti "ama beklemedik olaylar gerçekleşti "
"Nerden geldiğini bilmediğimiz bir ölü ordusu da bizimle birlikte onlara saldırmak için oradaydı... Bu bizim için iyi miydi kötü müydü bilemem, askeri taktiklerden anlayacak derecede yüksek yeteneğim yoktur ama yanlarında getirdikleri iskelet ejderhanın baya işe yarayacağı muhakkaktı efendim. On kasabanın griffon binicileri onun önünde un gibi dağılacaktı. " dedi rahip ve ufak bir ara verdi.
"Sonra olanı tahmin edemezsiniz efendim " dedi ve karşısında onu sorgulayan adama bir mucize anlatır gibi baktı.
"Dağ yerin dibine girdi efendim, bildiğiniz dağ bir anda patladı, yok oldu ve binlerce kişiyi de bereberinde sürükleyerek yerin dibine girdi. Seçilmişlerin hepsi yok oldu ya da kayboldu, hiçbirini göremedim. Ben de ordaki herkes gibi ki buna ejderha da dahildi oradan uzaklaştım." diye bitirdi Dekotta ifadesini ve karşısındaki adama baktı. Doğruları anlatmıştı vekarşısındakinin sağduyulu olacağına inanıyordu ama bazen doğrular daha çok yalanlara benzerdi.
Bunun o gibi durumlardan birisi olmaması için Dekotta artık sesini duyan herhangi bir tanrıya dua etti.
Ayak seslerini duyduğunda bulunduğu hücreden çıktı, şöyle bir yaptığı işe bakan rahip kendisine küfretmeden edemedi. İğrenç bi iş çıkarmıştı, başkası bu tür kanlı bi işkence yapsa kesin onu amatör diye nitelendirirdi. Elindeki dev kılıca baktı ve hafif bir güşümseme ile " eldeki imkanlar yetersizdi " dedi ve salonun ortasına geldi.
Bu esnada kendisini buraya koyan adam gelmişti, ciddi bir duruşu vardı ve hemen meseleye girdi.
Dekotta adamın şaka kaldırmayacağını fark etmişti, bu tür sorgulamaları bilirdi ama onun da yapacak çok şeyi yoktu. Doğrulardan başkasını anlatmanın dışında.
"On kasaba halkını sıkıştırmıştık, onları ezecek ve *O* na uygun bir zafer kazanacaktık efendim" dedi Dekotta hayal kırıklığı ile ve devam etti "ama beklemedik olaylar gerçekleşti "
"Nerden geldiğini bilmediğimiz bir ölü ordusu da bizimle birlikte onlara saldırmak için oradaydı... Bu bizim için iyi miydi kötü müydü bilemem, askeri taktiklerden anlayacak derecede yüksek yeteneğim yoktur ama yanlarında getirdikleri iskelet ejderhanın baya işe yarayacağı muhakkaktı efendim. On kasabanın griffon binicileri onun önünde un gibi dağılacaktı. " dedi rahip ve ufak bir ara verdi.
"Sonra olanı tahmin edemezsiniz efendim " dedi ve karşısında onu sorgulayan adama bir mucize anlatır gibi baktı.
"Dağ yerin dibine girdi efendim, bildiğiniz dağ bir anda patladı, yok oldu ve binlerce kişiyi de bereberinde sürükleyerek yerin dibine girdi. Seçilmişlerin hepsi yok oldu ya da kayboldu, hiçbirini göremedim. Ben de ordaki herkes gibi ki buna ejderha da dahildi oradan uzaklaştım." diye bitirdi Dekotta ifadesini ve karşısındaki adama baktı. Doğruları anlatmıştı vekarşısındakinin sağduyulu olacağına inanıyordu ama bazen doğrular daha çok yalanlara benzerdi.
Bunun o gibi durumlardan birisi olmaması için Dekotta artık sesini duyan herhangi bir tanrıya dua etti.
-
Lord Necros
- Başbüyücü
- Posts: 1916
- Joined: Fri Apr 29, 2005 10:00 am
- Location: Necropolis
- Contact:
Peter gözlerini gökyüzüne çevirdi ve güneşi aradı. Batmakta olan güneşin ışığı yaprakların ve dalların arasından geçiyor, Peter’in gözlerini alıyordu. Gözleri sulanmaya başlayan Peter gözlerini kıstı ve elini gözlerine siper ederek tekrar baktı, ama güneşi bulmanın imkânı yoktu. Sanki kızıl ışık her yerden geliyor gibiydi.
“Denemedim mi sanıyorsun?” dedi Maximillian fısıltıyla. “Bütün numaraları denedim. Ne yaparsam yapayım nerede olduğumuzu çıkartamıyorum.”
Görünüşe göre Maximillian haklıydı. Peter biliyordu ya bir keresinde Maximillian bir dal parçasıyla yeri çizerek gitmiş ve böylece aynı yolu tekrarlamamayı güvenceye almaya çalışmıştı. Tekrar aynı kayaya çıktıklarında artık bu hataya düşmeyeceklerine güvenerek başka bir yol izlemişler, ama sonra tam olarak aynı yerden yeniden aynı kayaya çıkmışlardı. Savaş sırasında bile bu hale gelmeyen Maximillian’ın bu umutsuzluğa kapılması ve hıçkıra hıçkıra ağlaması doğaldı, zira bütün numaraları denediğine Peter bizzat şahit olmuştu.
“Denemedim mi sanıyorsun?” dedi Maximillian fısıltıyla. “Bütün numaraları denedim. Ne yaparsam yapayım nerede olduğumuzu çıkartamıyorum.”
Görünüşe göre Maximillian haklıydı. Peter biliyordu ya bir keresinde Maximillian bir dal parçasıyla yeri çizerek gitmiş ve böylece aynı yolu tekrarlamamayı güvenceye almaya çalışmıştı. Tekrar aynı kayaya çıktıklarında artık bu hataya düşmeyeceklerine güvenerek başka bir yol izlemişler, ama sonra tam olarak aynı yerden yeniden aynı kayaya çıkmışlardı. Savaş sırasında bile bu hale gelmeyen Maximillian’ın bu umutsuzluğa kapılması ve hıçkıra hıçkıra ağlaması doğaldı, zira bütün numaraları denediğine Peter bizzat şahit olmuştu.
All power demands sacrifice...and pain. The universe rewards those willing to spill their life's blood for the promise of power.
Power demands sacrifice.
Power demands sacrifice.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests