KAHRAMANLAR

Baştan aşağı kendi özgün hikayelerinizi yazmak için…
Post Reply
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

KAHRAMANLAR

Post by catboy »

Not: Heroes dizisinin aynen takip eden bu yazımda amacım diziyi komik bir dille anlatmaktır, ama olaylar diziyle paralel bir şekilde gitmektedir. Umarım beğenirsiniz. :)

KAHRAMANLAR

1. Bölüm "Bir rüya gördüm..."

Peter Petrelli, otuzlu yaşlarında, sempatik suratlı bir New Yorklu’dur. Kendisi aynı zamanda bir hemşire ve bekâr bir erkektir. (Bu zamanda kim hemşireye kız verir ki zaten?) Yedi katlı bir binanın çatısından aşağıya doğru bakıverirken zihninde ilahi bir (Hintli bir genetik profesörüne ait olduğunu tahmin ettiğimiz) ses yankılanmaktadır:

“Bu nereden geliyor? Bu arayış? Bu açığa çıkmayı bekleyen gücünün doruklarında kendine yer tutmak için sıraya giren her bir molekülün içinde meydan gelen enerji açığa çıkartan reaksiyonlar belki de bize insanoğlunun uzun zamandır kış uykusuna bıraktığı ama artık zamanının geldiği yükselişine geçmesine neden olacaklar!”

“Bir hemşire olduğumu hatırlatmama gerek var mı?” diye bağırdı Peter nereden geldiğini anlayamadığı sese: “Daha az felsefik ve bilimsel de konuşabilirsin diye tahmin ediyorum, baban da mı profesördü senin?”

“Uğraşamayacağım seninle, tüm konuşma hevesimi aldın benden. Ne halin varsa gör işte!” diye karşılık verdi ses ve mekânı terk etti.

Peter ses gittikten sonra çatının en kenarına doğru ilerlerdi ve batan güneşe doğru baktı. Güneşin batışıyla kendini aşağılara doğru bırakacaktı ama yere kapaklanmayacaktı, zaten amacı da intihar değildi. O uçabileceğini iddia ediyordu. Kanatlarını geçirdiği bir estetik ameliyatı sonrası aldırdığı için Cennet’ten kovulan bir melek olmadığının da farkındaydı, gerçi bu da fena olmazdı ama olsun şimdi kendi ideallerini sınaması gerekiyordu. Ya uçacak ve hayatının anlamının bulutların üzerinden çözmeye çalışacaktı ya da yere düşecek ve asfaltın üzerinden kazınırken belki de başka bir ideal de kendine bulabilirdi diye düşünecekti.

İşte o an gelmişti ve kendini Uçan New Yorklu sanan Peter çatıdan aşağıya bırakıverdi, ama birden etraf değişti ve kendini bir odada buluverdi. Bunların hepsinin bir rüya olduğu gerçeğiyle içinden küfreden Peter elindeki ekonomi gazetesini önündeki yatakta uyuyan yaşlı adamın alnına konan sineği öldürmek için savurdu.

Charles Deveaux’un malikânesinde bizzat şu anda yatakta ölüm uykusu pozisyonunda yatan ve öleceği zamanı bekleyen Charles’ın hemşireliğini yaparak parasını kazanmaktaydı Peter kardeşimiz. Sineğin yapışmış bedenini gazetenin üstünden çıkartmaya çalışırken, odaya aniden Charles’in kızı Simone girdi.

Simone Deveaux hiçbir halta tutunamayacağını anlayınca girdiği sanat okulundan mezun olmuştu ve baba parasıyla açtığı sanat galerisinde keş erkek arkadaşlarının resimleri sergileyerek hayatını geçindiriyordu.

Peter ekonomi gazetesini göstererek: “Ekonomi haberlerini okumama bayılıyor, ninni gibi geliyor anlaşılan.” diyerek kızla arasında bir sohbet başlatmaya çalışmıştı. Kız da zaten bu hemşirenin ne zaman ağzını açıp onunla konuşacağını bekliyordu, gerçi konuşmanın bir ekonomi haberi içereceğini hesaba katmamıştı.

Peter sakince yaşlı adamın serumunu değiştirmek için ayağa kalkmıştı ki Simone babasının alnını öpmek adına serumun olduğu yere dikiliverdi. Peter nazikliğinden konuyu açamadı ilk başta. Simone da Peter’ın neden bu derece ona yakın durduğuna anlam veremediğinden bir konu açmaya çalışmıştı, en azından Peter’ın ekonomi sohbetinden daha ilgi çekici geleceğini tahmin ettiği.

“Babam seni aynen oğlu gibi görüyordu. Sen onun için bir evlattan da ötesin.” dedi Simone gülümseyerek.

Peter nazikçe başını salladıktan sonra: “Bu da bizi iki kardeş gibi yapar ve benim sana çıkma teklif etmem bir garip olurdu.” diye espri yapmaya çalıştı. Sonra kızın trene bakan bir öküzü andıran bakışlarını fark edince: “Biraz yakışık olmadı, üzgünüm.” dedi.

“Yok, hayır. Çok tatlısın sen.” demeye ve saçmalamaya başlayan Simone’un yanında daha fazla terbiye sınırlarını aşmak istemeyen Peter elindeki serum şişesini gösterip: “Bunu değiştirmem lazım.” dedi.

“Özür dilerim.” dedikten sonra Simone aradan çekildi. Peter da serum şişesini değiştirirken pantolonunu çekiştirerek rezil olma potansiyelini en aza indirmeye çalışıyordu.
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

2. Bölüm "Büyük Düşün Bakayım..."

Peter kendini yine o çatı katında bulmuştu. Ã?atının kenarına kadar yürümüş aşağıya doğru bakıyordu. Ã?atıdan atladığında kendini hiç bu kadar özgür hissetmediğini düşünürken aşağıya doğru bu kadar çok yaklaşmasının gerekli olup olmadığına takılmıştı. Uçmayı beklerken daha da fazla o aşağıya yaklaşıyordu ve aşağıda onu bekleyen siyah paltolu adamın gülümserken üst dişlerinin arasında batan güneş ışığının etkisiyle parlayan maydanoz parçasının iğrençliğiyle beraber bunun tekrar bir rüya olduğunu anlaması uzun sürmemişti.

Takside uyuyakalmıştı. Yan tarafta duran otobüsün yan tarafına asılmış reklamda demin rüyasında gördüğü adamın resmi vardı. Adamın kendine güvendiğini belli eden gülümsemesinin altında yazılı ibarede “New York Büyük Düşün!” yazıyordu.

Taksiden indikten sonra Peter, ağabeyi Nathan’ın Parti Binası’na doğru yol aldı. Nathan Petrelli (aynı zamanda Peter’ın hem rüyasında hem de otobüsün yan tarafındaki reklamda da kendini gördüğümüz her zaman sırıtmaya meyilli bir suratıyla yaşayan bir zat) her zaman ileri görüşlü bir siyaset adamıydı. Kafasında parlayan ampuller, cebinden çıkarttığı ok başları, kuş tüyü kalemine taktığı hilal şekilleri her zaman siyasi kimliğini ortaya koyan aksesuarları olarak bilinirdi.

Ağabeyinin telefonu aracılığıyla yaptığı görüşmenin bitmesini saygıyla bekleyen Peter, Nathan’ın asil ve kendine güvenen kişiliğine olan hayranlığını düşündü tekrardan.

“Ya gavur o Manhattan denilen şehir. Orayı bu seçimde de ele geçiremezsem çok içime oturacak ya. Efendim? Sizi anlıyorum Bay Linderman, ama siz de beni anlayın lütfen. Bana finansal desteğinizi vermenizin esas nedenini ikimiz de çok iyi biliyoruz. Hamd olsun cebimde kendi seçim kampanyamı destekleyecek param da var, yani sizin altın kaplı iki limonata kabı entegre edilmiş spor arabanızı da ihtiyacım yok o kadar da.”

Peter öksürerek, Nathan’in dişindeki maydanozu göstermeye çalışsa da anlayışı kıt Nathan bunu yanlış değerlendirip: “Senin işin gücün yok mu, Peter? Hadi git hastane morgunda birkaç adam biç, sonra da çöp adamlarla dolu hayal dünyanız anlatan karikatürler çiz. İşim gücüm var, ne öyle dişlerini göstermeler. Adam mı oldun iki günde?” diye söylendi.

“Hayır, ağabey. Ne haddime? Ben sadece Bay Linderman’le olan telefon görüşmeni bölmeden iki gün önce yediğin tavuklu salatadan dolayı kalmış olduğunu tahmin ettiğim dişindeki maydanozu gösteriyordum.” dedi Peter nazikçe.

“Ben sizi sonra ararım Bay Linderman. şu anda kardeşimi başımdan sağmam gerekiyor.” dedi Nathan ve telefonu kapattı. Kardeşinin omzuna nazikçe dokunduktan sonra: “Senin derdin ne? Benim seçilmemi istemiyor musun? Hem merak etme sana da bir iki yardım da bulunuruz, birkaç huzur evi partisi düzenleme filan ön ayak olurum, geçen doğum gününden sana bir sözüm de vardı zaten.” dedi.

“Senden yardım istemiyorum, sadece iki gündür gördüğüm bir rüyayı seninle paylaşmak istiyordum.”

“Bu mu yani? Buraya gördüğün bir rüyayı anlatmak için mi o kadar taksi parası ödedin? Cebindeki paranın kıymetini hala öğrenemedin? Sana bir hafta harçlık yok!”

“Nathan, dinle beni. Bu sabah kalktığımda ayaklarım yere basmadan önce havada kaldı bir süre. Sanırım ben uçabiliyorum.” diye anlatmaya başladı Peter.

Nathan gülümsemesini bozmadan: “Pete, her zaman böyle olmak zorunda değilsin! Sınıfın en arka sırasında oturan hayalperest çocuğu, artık bunlar geride kaldı. Biliyorsun ki ben seni çok seviyorum, ama bana lütfen böyle saçma sapan şeylerle gelme hele bugünlerde. Artık etrafına bak, o yaşlı adamın kızı fena değil adı neydi? Ona çıkma teklif et, sonra kendine o istediğin kırmızı renkli arabayı al tabi taksitle. Ama dediğim gibi artık hayal dünyasında yaşama, gerçek dünyaya geri dön.” diye açıkladı.

Peter sinirle ağabeyinin elini omzundan çekti: “Belki de beni bir kere ciddiye alsaydın şu anda bu konumda olmazdım.”

Nathan hala şapşal gülümsemesini inadına bozmuyordu. O sırada telefonu çaldı. Ã?fkeyle: “Linderman arıyorsa seni var ya, kardeşim filan dinlemem ayağımın altına alırım.” diye söylendi. Ama sonra: “Annem arıyor, hayret nereden aklına geldiyse bir oğlu daha olduğu.” dedi ve telefonu açtı: “Efendim? Karakolda mısın?”

Peter heyecanla: “Ne olmuş?” diye sordu.

“Annemi polisler karakola götürmüşler, hırsızlıktan dolayı.” diye yanıt verdi Nathan şaşkınlıkla.
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

3. Bölüm "Sadece bir çift çorap için mi?"

Sorgu odasında Angela Petrelli sakinliğini koruyarak oturuyordu ta ki oğulları Nathan ve Peter içeri girene kadar. Nathan öfkeliydi ve ağzından çıkanları toparlamakta zorluk çekiyordu: “Bunu nasıl yaparsın, anne? Arada bir yaklaşan seçimlerde adaylığını koymuş bir oğlun olduğunu hatırlasan çok mu şey istemiş olurum acaba? Bu kadar çok hırsızlık yapmanı gerektirecek şey ne olabilir ki, babamın sana miras olarak bıraktığı şeyleri de düşünürsek? Sakın söyleme, duymak bile istemiyorum.”

Angela oğlu Nathan’a bakarken oğlunun kocası Arhur ile birbirlerine ne kadar şok benzediklerini fark etti. Sonra gülümseyerek: “Ã?orap!” diye yanıt verdi.

Nathan içinden gelen küfür söyleme isteğini bastırarak: “Babam öldü artık, Unut! Bir sen, bir Pete amacınız ne ya? Bari beni desteklemeyecekseniz, rahat bırakın da kendi seçim kampanyamla ilgilenebileyim doğru dürüst. Bay Linderman’le bile görüşmemi yarıda kesmek zorunda kaldım sizin yüzünüzden!” diye söylendi.

“Ah, Linderman babanın çok sevdiği bir dostuydu. Küçükken hep size çikolatalar ve şekerler getirirdi, hatta sana ilk tıraş bıçağını da alan o noel baba sandığın amca vardı ya o işte Linderman’di.” diye anlatmaya başladı Angela pek sevgili dostu Linderman’in adı geçince.

Peter, Nathan ağzını bir daha açamadan sözü ele aldı: “Bizi önce sen bir rahat bıraksan! Annemi ne kadar yalnız ve üzgün olduğunu görmüyor musun?”

Nathan odadan hışımla çıkarken: “Teşekkür ederim anne!” dedi öfkeyle.

Peter, annesinin elini sevgiyle sıkarken: “Orada ne düşünüyordun?” diye sordu.

Angela, saf bakışlı güleç yüzlü oğlunun o umutla parlayan gözlerine bakarak: “Tekrar yaşadığımı hissettim!” dedi.

Peter, annesine paltosunu giymesine yardım ederken: “Nathan’ın kusuruna bakmamalısın. O bugünlerde kendinden başkasını düşünmez biri oldu, bir makak maymunundan farkı yok neredeyse.” dedi.

“Baban da Nathan gibi çoğu zaman duyarsız ve bencil olabiliyordu. Nathan’ın kime çektiği belli oluyor, ama sen bizim tarafa çekmişsin. Terbiyeli, duyarlı, yardımsever ve hayalperest biri olup çıktın başımıza. Ama olsun her ailenin bir hayallerine fazlasıyla kendini kaptırmış bir üyesi vardır, yine de ben seninle gurur duyuyorum.” dedi Angela. Ardından Peter ile beraber karakolun merdivenlerinden inerken: “Nathan her zaman daha çok ilgi isteyen bir çocuk olmuştu, sen de içine kapanık biri olduğun için hep onun isteklerine odaklanıyorduk biz de.” diye anlattı.

“O benim ağabeyim, daha fazla ne yapabilirim ki?” diye kendini savundu Peter.

“Sevgiye çok fazla önem veriliyor bugünlerde.” diye alay etti Angela.

“Anne bu zalimce! Babam öldüğünden beri daha rahat konuşmana anlayış gösterebiliyorum ama yine de sözlerine dikkat etsen olmaz mı?”

“Anaya karşı gelme bakayım. İki laf ettik diye sulu gözlülük yapma karşımda, iki dakikada adam mı oldun terbiyesiz?” diye çıkıştı Angela.

“Tamam, bir şey demedik. Ben asıl sana yakın zamanda gördüğüm bir rüyayı anlatmak istiyordum. Nathan kaza geçirdiği o geceden önce ben bir şekilde o kazanın olacağını sezmiştim. Sanki önceden görebilmiştim.”

“O günlerde hepimiz üzülmüştük olanlara.”

“Hayır, benim daha çok önceden kazanın gerçekleşeceğini gördüğümü anlatmaya çalışıyordum.”

Angela sinirle oğluna tokat attı: “Git yüzünü yıka, şapşallaşmadan daha fazla. Rüya görmüş de söyle olmuş böyle olmuş. Daha şu çorabı değiştireceğim, bunun rengi bebeksi tenime pek uymadı da, insan çalarken detaylı bir şekilde pek bakamıyor.” dedi ve merdivenlerden inmeye devam etti.

Peter merdivenlerin ortasında kızaran yanağını tutarken annesine arkadan baktı bir süre sadece.
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

4. Bölüm "Küresel bir vaka!"

Peter, ağabeyi Nathan’ın yanına döndüğünde Nathan yine telefon görüşmesi yapıyordu. Ağabeyine olan saygısından dolayı sessizce kenarda telefon görüşmesinin bitmesini bekledi. Nathan telefonu kapattıktan sonra ayakkabısının bağlarının çözüldüğünü fark etti ve onları bağlamaya çalıştı. O sırada kardeşine sırıtarak: “Annemin hırsızlık olayını hallettim, ama bana pahalıya patladı. Neyse buna da şükür. Neden daha az suç teşkil edecek cinsten bir hobi edinmiyor ki kendisine?” diye söylendi.

“Babamın ölümünü atlamadı. Yalnız kalıyor evde. İlgi bekliyor belki de.” dedi Peter.

“On aylık yürümeyi yeni öğrenmeye başlayan bir bebekten bahsetmiyoruz, annemden bahsediyoruz. Bu arada senin yardımına ihtiyacım var. Yarına yapılacak Gaziler Gecesi’nde sen her türlü sorumluluğu üstleneceksin, hem yaşlılarla da aran iyidir senin. İğne yapıp, serum yerleştirmeye de meraklısın. Bu işin okulunu da okudun. Bu hem benim ailevi yönümü de ortaya çıkartır, kardeşine de sorumluluk yüklüyor derler hem senin için de bir değişiklik olur. Birkaç kız arkadaş edinirsin, belki daha farklı rüyalar görmeye başlarsın daha ateşli ve dünyevi.”

“Bunu nasıl yapabiliyorsun? Senin çıkarına uygun olan bir şeyi sanki başkası için yapıyormuş gibi göstermeyi nasıl başarıyorsun?”

“Ben bir siyasetçiyim, ikiyüzlü ve sahtekâr olmalıyım.” diye kendini savundu Nathan.

“Aynı zamanda ukala, bencil, duyarsız, sahta bir gülümsemeyle dolaşan bir insansın. Hele o dondurma yiyişin yok mu? Dondurmayı yalayacağım diye burun deliklerine kadar sürüyorsun onu ve sonra da her tarafı sümük kaplanmış dondurmayı da karşımızda yemeye devam ediyorsun.”

“Tamam, anladık. Kazma birinin tekiyiz işte!”

“Günümüzün siyasetçilerinden hiçbir farkın yok. Hem Nisan ayında iki evsize kömür dağıtırken o deve gibi boyunla bir fotoğraf çektirdin diye seçileceğini mi sanıyorsun cidden?”

“Önemli olan hizmet veriyormuş gibi davranmak, hizmet vermek değil Pete. Siyasi Bilimleri kazandığımda babamın bana omzuma dokunup dediği şu sözü hiç unutmadım ve sanırım unutmayacağım da: Köpeğe kemik versen de onun et olduğunu iddia et demişti, en azından köpeğin et yediğini hayal etmesini ve sana şükredip bağlanmasını sağlarsın!”

Peter daha fazla siyaset konuşmalarına dayanamayacağını fark edip kendini dışarı atmak için harekete geçti. Nathan kardeşinin arkadaşından: “Belki bir gün sen de masumiyetini kaybettiğinde anlayacaksın, ben insanlara umut veriyorum içi boş veya son kullanma tarihi geçmiş olsa da.”

Peter caddede boş boş yürümesini sürdürürken karşı kaldırımda Simone’u gördü. Simone kocaman nasır tutmuş iki eliyle gözyaşlarını siliyordu. Ağabeyine kendisinin büyüdüğünü ispatlamak için karşısına bir kız arkadaşla dikilmenin uçtuğunu inandırmaktan daha kolay olduğunu düşünen Peter karşıya geçmek için trafik ışıklarının olduğu tarafa yürüdü. Ama Simone çoktan bir taksiye binip uzaklaşmıştı. Peter şansına küsüp iki de küfür ettikten sonra bir taksiye bindi.

“Nereye gidiyoruz, dostum?” diye sordu hint aksanıyla taksici.

“Beni bu cehennemden götür sen sadece.” dedi Peter, Parti binasının önüne asılmış resimdeki ağabeyinin o şapşal gülümsemesine son bir kez daha baktıktan sonra taksiciye döndü: “Sesin bir yerden tanıdık geliyor nedense.”

“Bilemeyeceğim, dostum. Her gün pezevenginden tut da sürtüğüne kadar bir dolu insan arabamı kirletiyor. Senin sesinin de on dakika önce postanenin önüne bıraktığım uçtuğunu iddia eden deliden bir farkın yok.”

Peter, bu konuşmanın gidişatından rahatsız olduğundan güneş gözlüğünü takarak camdan dışarı bakmaya başladı: “Ah, dün okumuştum gazetede. Güneş tutulması var bugün. Başlamış bile.”

“Evet, dünyamızın dolayısıyla bizim aslında ne kadar küçük olduğunu hatırlatan küresel bir olay.” dedi taksici.

“Acaba burada tam bir tutulma olur mu merak ediyorum?”

“Hayır, burada olmaz.”

Peter, bu taksicinin bildiklerinden etkilenmişti. Gülümseyerek: “Ben Peter.” dedi.

Taksici arkasına dönmeden: “Soran olmadı.” dedi. Peter bu yanıt karşısında şaşırsa da bir şey demedi. Bir süre sonra taksici: “Tanıştığımıza sevindim, Peter. Benim adım da Mohinder.” diye karşılık verdi.

“Sana bir şey sorabilir miyim, Mohinder kardeş?”

“Sor bakalım.”

“Sen hiç olman gerekenden daha fazlasını, ne bileyim daha özel bir şeyler yapman gerektiğine dair içini bir duygu kapladı mı?”

“Benim bir taksici olduğumu hatırlatmama gerek var mı?”

“Ben de bir hemşireyim, ama Hintli’nin biri kafamda arayış edebiyatı yapıyor her seferinde. Senin sesin de ona benziyor, hatta o sesin sahibiyle bile tanıştığımı düşündüm ilk başta.”

“Evet, aslında haklısın. Hepimiz özeliz. Belki de istersek uçup gökyüzünden fabrika bacalarına işeyebiliriz.”

“Demek istediğim öyle bir şey değildi.” dedi Peter bozularak. Mohinder, Peter’ın bozulduğunu fark edince: “Bazı insanların daha özel oldukları doğru. Genlerinde evrimin yeni aşamalarının kaydedilmiş minik bir versiyonunu taşıyorlar. Ã?ocuklarına aktaracakları bu insanlığı yeni bir aşamaya taşıyacak genler aracılığıyla evrimin bir sonraki halkasına geçiş yapabileceğiz.” diye açıkladı.

Peter, Mohinder’ın açıklamalarından etkilenmişti: ”Bence bir kitap çıkartmalısın.”

O sırada güneş tutulması devam etmekteydi. Peter hayranlıkla bu küresel olayı izlemeye dalmıştı ki telefonu çaldı. Arayan kişi Simone’du. Heyecandan titremesine engel olamayan Peter bir süre en son iki yıl önce anasının zoruyla gittiği kilisedeki doksan yaşındaki rahibeden öğrendiği dualardan hatırladığı kadarını içinden okudu. Sonra telefonu açtı: “Selam, Bebek! Nasıl gidiyor? Bizim moruğun saati yerinde mi?”

Simone’un hıçkıra hıçkıra ağlama seslerini Mohinder bile duymuştu: “Peter hemen bizim eve gel. Lütfen sana ihtiyacım var.”

“Ne oldu? Yoksa moruğa pardon yani babana mı bir şey oldu?”

“Maalesef daha komada, ölemedi bir türlü o da sorun başkası. Ã?abuk gel, lütfen. Gelimce anlatırım.” diye yanıt verdi Simone.

Peter: “Merak etme, geliyorum.” dedi ve telefonu kapattı. Mohinder’a: “şu köşede durduruver taksiyi. Ne kadar borcum?” diye sordu.

“Taksimetre şurada işte, görmüyor musun? Oku oradan!”

Peter taksimetrede yazan para hakkında bir takım yorumlar yapmak istese de Simone’un acil çağrısını hatırlayarak sorun yaratmadan parayı uzattı. Mohinder parayı alırken Peter’a bir süre bakakaldı. Peter: “Arkadan tren mi geçiyor? Ne öyle bakıyorsun Hint Ã?küzü gibi?” diye sinirle sordu.

Mohinder bir şey demeden parayı aldı, Peter tam olarak inemeden de gaza bastı. Yere kapaklanmaktan elektrik direğine son anda tutunarak kurtulan Peter: “Köyden şehre inen böyle Hint fakirlerine ehliyet verirseniz işte kendilerini böyle genetik profesörü sanmaya başlarlar. Babanda mı genetik profesörüydü senin?” diye söylendi.
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

5. Bölüm "Geleceğin resmini çizmek!"

Peter, Simone’u babası Charles’ın odasında buldu. Simone hızla hareket ediyordu, çekmecelerden bir şeyler toparlıyordu. Peter, Simone’un bu anlamsız hareketlerine anlam bulmaya çalışmak yerine bakımını üstlendiği hastası Charles’a baktı. Charles yattığı yerden huzurlu görünüyordu. Peter: “Bugün daha iyi gördüm seni. En azından beyin kanaması geçirdiğin o ilk günlerden daha bir iyi görünüyorsun.” diye yorum yaptı, komadaki hastasına bakarak.

Simone çekmeceden birkaç malzeme toplarken: “Biliyorum, çoğu zaman bencil ve arsız bir insana dönüşebiliyorum. Ama bazen onu ne kadar çok özlediğimi fark ediyorum.” dedi gülümseyerek.

Peter, Simone’un babasını aslında ne kadar çok sevdiğini biliyordu, ama Simone bunu kimseyle pek fazla paylaşmamaktan yanaydı. Ã?oğu zaman ağzından ölse de kurtulsam gibi sözler sarf etse de Simone da babasının umutla o yataktan kalkıp ekonomi gazetelerini küfürler eşliğinde okumasını bekliyordu.

Peter, artık ölmeleri yakın yaşlı insanların bakımlarıyla ilgilenerek bir yere varamayacağının farkına varmıştı. Simone’a döndü: “Sana söylemek istediğimi bir şey var. Çok düşündüm ama artık kesin eminim...”

Simone aceleyle ayağa kalktı ve Peter’ı susturdu: “Söz veriyorum daha sonra senin derdini dinleyeceğim, ama şu anda birinin acil yardımımıza ihtiyacı var. Sen bir hemşiresin, al bu da sakinleştirici iğne. İhtiyacımız olabilir, gerekirse yaparsın.”

“Kime? Kimin bize ihtiyacı var?” diye sordu Peter.

“Isaac. Erkek arkadaşım.”

Isaac Mendez, Simone’un sanat galerisinin yarısını kapsayan resimleriyle ve her ay beklenen kendi elleriyle çizdiği çizgi romanlarıyla tanınmış bir çizer ve ressamdı. Kötü arkadaşlıkların etkisi altında uyuşturucu kullanmaya başlayan Isaac, kız arkadaşı Simone’un zorlamasıyla iki kere rehabilitasyon merkezine yatmıştı.

Tekrardan uyuşturucuya başlayan Isaac’in bu sefer de yaptıkları resimler için hiç birini çizerken hatırlamadığını söylemesi üzerine Simone’un iyice sevgilisinin akli dengesinin bozulduğunu düşünmesine yol açmıştı. Yaptıkları tartışmanın ardından Simone ağlayarak babasının evine geri dönmüştü. Sevgilisini uyuşturucu belasından kurtarmak için Peter’dan yardım almasının işe yaracağını düşünen Simone hemen yola çıkmıştı.

“Ne diyorsun? Kimse geleceğin resmini çizemez!” diye şaşkınlığını dile getirdi Peter, Simone’un anlattıktan sonra. İkisi beraber Isaac’in dairesine doğru merdivenlerden çıkarken Simone daha fazla konuşmamayı tercih ediyordu.

Peter’ı Isaac’in dairesine götüren Simone’u kötü bir sürpriz bekliyordu. Isaac yerde yatıyordu. Masada uyuşturucular duruyordu tamamı tüketilmiş bir şekilde. Simone çığlık atıp Isaac’i uyandırmaya çalıştı: “Isaac uyan lütfen! Tanrım, aşırı doz almış olmalı.”

Peter elinde hala Simone’un verdiği sakinleştirici iğneyi tutuyordu: “Sanırım zaten vücudunda iğne ile deşilmemiş pek bir yer bırakmamış pek sevgili keş erkek arkadaşının.”

Simone, hemen telefonla acili aradı: “Lütfen 14 nolu sokağın karşısında yer alan o büyük market var ya, onun arkasında yer alan köhne bir bina var. İşte o binanın en alt katına acil ambulans gönderebilir misiniz? Aşırı doza bağlı baygınlık geçiriyor. Lütfen çabuk olun.”

Peter, Isaac’in çizdiği resimlere bakmaya başladı, özellikle uyuşturucunun etkisiyle çizdiği o hatırlayamadığını iddia ettiği resimler bayağı ilgi çekiciydi. Bir tanesinde yana n bir otobüs vardı, yangın o kadar gerçekçi resmedilmişti ki Isaac’in yeteneği gerçekten de inanılmaz diye düşünmeden edemedi Peter. Ama resimlerden birini gördükten sonra Peter büyük şaşkınlık geçirdi. Açık kahverengi bir palto giymiş genç bir adam çatının birinden atlıyordu resimde, resme iyice bakan Peter: “Bu benim ama!” dedi.

O sırada yavaşça ayılan Isaac, Simone’a yere çizdiği resmi göstermeye çalışıyordu: “Bunu durdurmak zorundayız!”

“Merak etme aşkım. Sen bir kendine gel önce, sonra hızlanmaya başlayan metroyu bile durdururuz.” diye karşılık verdi Simone, söylediklerinin ne denli saçma olduğunu fark etse bile.

Zemine çizdiği resimde New York büyük bir atom bombasının etkisiyle havaya yok oluyordu. Isaac kısılan sesiyle: “Bunu durdurmak zorundayız!” demeye devam ediyordu. O sırada Peter, içeri girerken masanın üstüne bıraktığı açık kahverengi paltosunu üstüne geçirdikten sonra hızla Isaac’in dairesinden koşar adım çıktı.
catboy
Site Yazarı
Site Yazarı
Posts: 3268
Joined: Fri Jan 19, 2007 10:00 am
Location: Izmir
Contact:

Post by catboy »

6. Bölüm "Arayışın Sonu!"

Peter bu sefer rüya görmüyordu, o çatıdaydı ve kollarını açmış bekliyordu. O sırada zihninde o Hintli ses konuşmaktaydı: “Bu arayış? Artık sona gelinmişti. Kapıyı açan bir anahtar misali bulutların arasındaki yolları açacak birkaç kanat olmadan da arayış son bulabilir miydi? Yoksa bizler sadece doğup, üreyip ardından ya kanser olup ya da kalp krizi geçirip ölümü beklemek için mi yaşıyoruz?”

“Çok güzel moral veriyorsun.” dedi Peter alay edercesine.

O sırada Nathan taksiden iniyordu, elinde cep telefonu eksik değildi yine: “Evet, Peter. Geldim, ne göstereceksin? Yoksa ilk elini tutan kızın yaşadığı mahalleyi mi buldun?”

Peter’dan yanıt gelmemişti, onun yerine yukarıdan bir cep telefonu ayaklarının dibine düşmüştü. Nathan öfkeyle yukarıya baktı. Peter çatıdan ona bakıyordu. Nathan: “Bu telefonun daha taksiti bitmemişti, geri zekâlı. Sen iyice uçmuşsun. Ã?abuk in oradan, millete maskara olmadan.” diye söylendi.

Peter’ın inmeye niyeti yoktu. İyice kollarını açarak: “Bütün gün düşündüm, amacımı, ideallerimi ve ben farklı olmak istediğime karar verdim.” dedi.

“Ã?atı katında yoga yapmak, aman ne farklılık?” diye alay etti Nathan.

“Az sonra sana ispatlayacağım, ağabey! Sana sınıfın en arkasında oturan bu hayalperest çocuğun da bir şeyler başarabileceğini ispatlayacağım.” diye haykırdı Peter ve iyice soluklandıktan sonra kendini aşağıya bıraktı.

Nathan: “Hayır, Peter. Sen uçamazsın.” diye bağırdı, ama çok geç kalmıştı. Peter aşağıya düşmeye devam ediyordu, herhangi bir uçma eylemi gösteremeden. Birden bir şey oldu ve Nathan havalanıp Peter’ı yakaladı düşmeden. Peter şok geçirerek: “Sen uçuyorsun, Nathan.” diye haykırdı.

“Evet, Peter. Uçuyorum.” dedi Nathan, kardeşini sıkıca tutarak.

Hayalleri iyice yıkılan Peter, ne diyeceğini bilemedi. Uçmak için bu kadar heves eden kendisiyken, hak etmediği halde her şeye sahip olan ağabeyinin uçtuğunu görmek bu adaletsiz dünyada yaşamanın artık değersiz olduğuna karar vermesine yol aşmıştı. Nathan, kardeşini tutamamaya başlamıştı: “Dikkat et, Pete. Tutamıyorum artık seni.”

Nathan ağır gelmeye başlayan kardeşinin daha fazla tutamayınca, Peter kollarının arasından aşağıya düşmeye başlamıştı. Nathan sadece aşağıya düşen kardeşinin ardından: “Peter!” diye bağırabilmişti.
Post Reply

Who is online

Users browsing this forum: No registered users and 2 guests