New York Günlükleri
NEW YORKUN EVSIZLERI
Bu konudan daha once bahsetmis miydim bilmiyorum. Ama ne olursa olsun yeniden bahsetmeye degecek bir konu.
Dunyanin en zengin kentinin en buyuk celiskisi sanirim icinde yasayan evsizler. Cogunlukla kentin merkezinden, en buyuk is merkezleri, magzalari, eglence yerlerinin oldugu yerlerde yasiyorlar. Buralarda yasamalarinin nedeni kendilerine yardim eden insanlarin buralarda daha cok olmasi.
Cogunlukla sessizler, niye sokakta olduklarini ne icin para istediklerini bir kartona yazdiklari yazi ile gosteriyorlar.
Ozellikle soguk kis gunlerinde benim kendimden oldukca utanmama neden oluyor. Ozellikle kendi kafama taktigim sorunlardan. Bir de ben sokakta yasasam ne yapardim diye dusunmeden edemiyorum.
New Yorkta evsizlere yardim eden bir kurulus var. Baska kuruluslar da yardim ediyor mu bilmiyorum. Ama en azindan birisi tamamen evsizlere yardima yonelik. Cogunlukla bildigim kadari ile battaniye, uyku tulumu giysi gibi malzemeler veriyorlar.
Ama yine Dunyanin en zengin ulkesi, bir lise yurdu standartinda da olsa nasil evsizlerine kalacak yer saglayamiyor aklim almiyor.
Bu konudan daha once bahsetmis miydim bilmiyorum. Ama ne olursa olsun yeniden bahsetmeye degecek bir konu.
Dunyanin en zengin kentinin en buyuk celiskisi sanirim icinde yasayan evsizler. Cogunlukla kentin merkezinden, en buyuk is merkezleri, magzalari, eglence yerlerinin oldugu yerlerde yasiyorlar. Buralarda yasamalarinin nedeni kendilerine yardim eden insanlarin buralarda daha cok olmasi.
Cogunlukla sessizler, niye sokakta olduklarini ne icin para istediklerini bir kartona yazdiklari yazi ile gosteriyorlar.
Ozellikle soguk kis gunlerinde benim kendimden oldukca utanmama neden oluyor. Ozellikle kendi kafama taktigim sorunlardan. Bir de ben sokakta yasasam ne yapardim diye dusunmeden edemiyorum.
New Yorkta evsizlere yardim eden bir kurulus var. Baska kuruluslar da yardim ediyor mu bilmiyorum. Ama en azindan birisi tamamen evsizlere yardima yonelik. Cogunlukla bildigim kadari ile battaniye, uyku tulumu giysi gibi malzemeler veriyorlar.
Ama yine Dunyanin en zengin ulkesi, bir lise yurdu standartinda da olsa nasil evsizlerine kalacak yer saglayamiyor aklim almiyor.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Göstermek zorundalar. New York'a gelen her hangi bir turist, en kaygısız turist bile olsa evsizleri fark etmemek için özel çaba göstermek lazım. şehrin en turistik en özel mekanlarında bile bu insanlardan var. Bir ara bazı meşhur parklarda kalıyorlarmış geceleri. 70lerde polis bir parkı boşaltmak için sanırım 3 gün savaş vermek zorunda kalmış. Kısacası şehrin kanayan bir yarası, her ne kadar böyle bir yaraya sahip tek şehir olmasa da, bu yarayı gizlemeye de çalışmıyor. Belki de bu iyi bir şey. En azından yara yokmuş gibi davranmaması...
Dolayısı ile New York filminde evsizleri ihmal etmek de sanırım aslını inkar etmek gibi olurdu.
şehrin evsizlere yardım eden organizasyonları da oldukça göz önündedir ve şehrin en merkezi bölgelerinde çalışıyorlar.
Dolayısı ile New York filminde evsizleri ihmal etmek de sanırım aslını inkar etmek gibi olurdu.
şehrin evsizlere yardım eden organizasyonları da oldukça göz önündedir ve şehrin en merkezi bölgelerinde çalışıyorlar.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
-
Aegron Linwelin
- Kullanıcı

- Posts: 2614
- Joined: Wed Jul 18, 2007 10:00 am
- Location: Bursa
- Contact:
Evet dediğin gibi Firble aslında göz ardı etmemek onların yokluğunu kabullenmek yerine varlığını kabullenip benimsemek ve birşeyler yapmak güzel çaba doğrusu takdiri hakkediyor...!!!
Gitgide gözümüzde ilginçleşiyor Newyork... Gitmiş görmüş yaşamış kadar olduk sayende ellerine sağlık tekrar tekrar Firble hadi kolay gelsin devamını bekliyoruz..
Gitgide gözümüzde ilginçleşiyor Newyork... Gitmiş görmüş yaşamış kadar olduk sayende ellerine sağlık tekrar tekrar Firble hadi kolay gelsin devamını bekliyoruz..
Thanks Mario but The princess is in another castle!!

Ikinci Harlem Macerasi
Aslinda gecen donemkini de eklersek bu ucuncu de sayilabilir. Ancak Harlemin yakinlarina tasindiktan sonraki donemi oncekinden ayririrsam bu ikinci buyuk macera oluyor.
Soyle ki New York un Cizgili defter gibi birbirlerine paralel caddelerinden 110uncusu civarindan Harlem basliyor. Merkezi Harlem bu bolgenin ortalarindan 140-150inci caddeye kadar gidiyor, otesi zaten Harlem Irmagi, yani Manhattan adasinin kuzey siniri, batida ada uzuuun bir burun olusturuyor, bu burunun ucunda Washington Heights var. Izledigim Brodway muzikallerinin en guzeli burayi konu alsa da yine de neredeyse Manhattanin en az sozu edilen bolgesi burasi, ben de hic gitmedim. Gerci bisiklet maceram da iki adim yanimda sayilirdi ama islak ve sefil durumda oraya gitmek ne kadar dogru olurdu bilmiyorum. Bu arada Doguda da Dogu Harlem ya da Ispanyolca bir isim olan El Barrio var.
Gecen cumartesi ben dedim ki, bu Harlem'in dogusunu batisini bir yana birakip su merkezdeki, esas Harlemi bir dolasayim bu haftasonu... Soz konusu esas Harlem'in merkezinde 125inci cadde var, bu cadde Harlemin nisbeten turistik olan, adi en cok duyulmus binalarinin oldugu ve yururken sagda solda turist otobuslerinden size tuhaf tuhaf bakan turistleri gorebildiginiz bir cadde...
O caddenin altini zaten kesfetmis ve bu kesfi de sizle paylasmistim. Dolayisi ile asil maceram bu cadde de basladi. Once Harlem Muzesi denilen, Afrikali Amerikali sanatina adandigi belirtilen muzeye gittim, muzerleri cok sevdigimi sanirim soylemistim. Acikcasi genellikle modern bir sanat vardi. Eskisine gore modern sanati daha iyi anliyorum sanirim ama hala sorunum var biraz. Yine de iki uc resim ve fotograf cidden hosuma gitti bayagi... Ama neyse yolun devami daha ilginc...
Muze sonrasi Slyvia lokantasina gittim. Buraya zaten daha once gitmistim. O da 125inci caddenin dibinde... Afrikali Amerikalilarin Soul Food dedikleri bir mutfak var. Ama ben bu mutfagi bir turlu ozgun mutfak olarak goremiyorum. Nedeni su... Yahu yemekler bizim yemeklerimiz, en azindan benim yediklerim... Patates Puresi, tavuk en azindan bizimkine cok benziyor. Peynirli makarna var ki onu da ben yerdim Turkiyede... Aciyi cok seviyorlar, ben de seviyorum. Masadaki aman dikkat edin uc kat aci korkunc aci dedikleri sisenin yarisini tek basima bitirdim yemek boyunca... Sadece ekmekleri ilgincti, tatli sanirim sekerli bir ekmek turleri var, galiba misir unundan yapiliyormus.
Neyse lokantadan ciktigimda Harlemin ust tarafina gitmeye karar verdim. Bu ust taraf artik turistik bolgenin otesiydi... Bu bolgede uzanan en buyuk cadde Malcolm X Bulvari idi, ben de oradan gittim.
Cadde boyunca izlenimim. Oncelikle tusristik bolge uzakta kaldikca yazilar ve binalar kuculuyor, kiliseler ve camiler ozellikle ufaliyor, ama ufak olsalar da yine de sirin bi gorunumleri var cogunun. Beyaz sayisi giderek azaliyor. Sokaklarda dolasanlar cok iyi gorunumlu insanlar, yine de ben biraz korktum, belki de aliskin olmadigim icin, ya da aklimda Turkiyede duydugum hikayelerin yarattigi bir korku varmis demek ki...
Yol boyunca en durulacak mekan Shomburg Zenci Kulturu Arastirma Merkezi... Halka acik kutuphane imis, zencilerle beyazlarin ayni okullarda okumasini saglayan yasa ile ilgili bir sergi vardi. Acikcasi cok hosuma gitti.
Bunun disinda ayrica Afrika Danslarinin ogretildigi bir yer vardi. Kapida durup iceride dans edenleri izledim bir sure...
Cikabileceginiz en ust noktalara yaklasinca yine dev binalar cikiyor karsiniza... Ama bu dev binalar saniyorum 20-30 katli toplu konutlar. Duydugum kadari ile iclerinde asansor de yokmus. Kisacasi genel New York standartlarina gore durumlari sanirim kotuymus. Ayrica bazi aileler bu binalarin icinde ikiser ucer aile bir arada kaliyormus... Neyse bunlari daha onceden duymustum hicbirini gozlemedim. Ama dev kirmizi binalarin gorunusu kesinlikle etkileyici.
Caddenin biraz ilerisinde Manhattan Adasindan New Yorkun Amerikan Anakarasindaki tek ilcesine uzanan bir kopru vardi. Eh kopru gordum mu dayanamam ben, icimde bir seyler gec kopruyu der... Bu kopruyu de gectim. Ilerideki ilce siradan New Yorklularin bile gitmeni tavsiye etmem dedikleri bir yer... Tabii bu her yeri problemli anlamina gelmiyor ama yine de artik mahalleye ayak basinca daha ileriye gitmeyeyim dedim, bu ogretim yilinda ilk defe Amerika kitasina ayak basmis olarak geri dondum.
Sonra 145ince cadde boyunca gidip, bir baska Afrikali Amerikali lideri saniyorum Ic Savastaki liderlerden birisi olan Fredrich Douglas adina adanmis caddeden asagi indim. Ufacik yine Soul Food satan sirin bir lokanta vardi... Artik biraz korkum gecer diye oraya girip yine tavuk yedim.
Sonra devam ettim inmeye ve yine 110uncu caddeme ve guzel evime ulastim. Guzel bir yolculuktu.
Aslinda gecen donemkini de eklersek bu ucuncu de sayilabilir. Ancak Harlemin yakinlarina tasindiktan sonraki donemi oncekinden ayririrsam bu ikinci buyuk macera oluyor.
Soyle ki New York un Cizgili defter gibi birbirlerine paralel caddelerinden 110uncusu civarindan Harlem basliyor. Merkezi Harlem bu bolgenin ortalarindan 140-150inci caddeye kadar gidiyor, otesi zaten Harlem Irmagi, yani Manhattan adasinin kuzey siniri, batida ada uzuuun bir burun olusturuyor, bu burunun ucunda Washington Heights var. Izledigim Brodway muzikallerinin en guzeli burayi konu alsa da yine de neredeyse Manhattanin en az sozu edilen bolgesi burasi, ben de hic gitmedim. Gerci bisiklet maceram da iki adim yanimda sayilirdi ama islak ve sefil durumda oraya gitmek ne kadar dogru olurdu bilmiyorum. Bu arada Doguda da Dogu Harlem ya da Ispanyolca bir isim olan El Barrio var.
Gecen cumartesi ben dedim ki, bu Harlem'in dogusunu batisini bir yana birakip su merkezdeki, esas Harlemi bir dolasayim bu haftasonu... Soz konusu esas Harlem'in merkezinde 125inci cadde var, bu cadde Harlemin nisbeten turistik olan, adi en cok duyulmus binalarinin oldugu ve yururken sagda solda turist otobuslerinden size tuhaf tuhaf bakan turistleri gorebildiginiz bir cadde...
O caddenin altini zaten kesfetmis ve bu kesfi de sizle paylasmistim. Dolayisi ile asil maceram bu cadde de basladi. Once Harlem Muzesi denilen, Afrikali Amerikali sanatina adandigi belirtilen muzeye gittim, muzerleri cok sevdigimi sanirim soylemistim. Acikcasi genellikle modern bir sanat vardi. Eskisine gore modern sanati daha iyi anliyorum sanirim ama hala sorunum var biraz. Yine de iki uc resim ve fotograf cidden hosuma gitti bayagi... Ama neyse yolun devami daha ilginc...
Muze sonrasi Slyvia lokantasina gittim. Buraya zaten daha once gitmistim. O da 125inci caddenin dibinde... Afrikali Amerikalilarin Soul Food dedikleri bir mutfak var. Ama ben bu mutfagi bir turlu ozgun mutfak olarak goremiyorum. Nedeni su... Yahu yemekler bizim yemeklerimiz, en azindan benim yediklerim... Patates Puresi, tavuk en azindan bizimkine cok benziyor. Peynirli makarna var ki onu da ben yerdim Turkiyede... Aciyi cok seviyorlar, ben de seviyorum. Masadaki aman dikkat edin uc kat aci korkunc aci dedikleri sisenin yarisini tek basima bitirdim yemek boyunca... Sadece ekmekleri ilgincti, tatli sanirim sekerli bir ekmek turleri var, galiba misir unundan yapiliyormus.
Neyse lokantadan ciktigimda Harlemin ust tarafina gitmeye karar verdim. Bu ust taraf artik turistik bolgenin otesiydi... Bu bolgede uzanan en buyuk cadde Malcolm X Bulvari idi, ben de oradan gittim.
Cadde boyunca izlenimim. Oncelikle tusristik bolge uzakta kaldikca yazilar ve binalar kuculuyor, kiliseler ve camiler ozellikle ufaliyor, ama ufak olsalar da yine de sirin bi gorunumleri var cogunun. Beyaz sayisi giderek azaliyor. Sokaklarda dolasanlar cok iyi gorunumlu insanlar, yine de ben biraz korktum, belki de aliskin olmadigim icin, ya da aklimda Turkiyede duydugum hikayelerin yarattigi bir korku varmis demek ki...
Yol boyunca en durulacak mekan Shomburg Zenci Kulturu Arastirma Merkezi... Halka acik kutuphane imis, zencilerle beyazlarin ayni okullarda okumasini saglayan yasa ile ilgili bir sergi vardi. Acikcasi cok hosuma gitti.
Bunun disinda ayrica Afrika Danslarinin ogretildigi bir yer vardi. Kapida durup iceride dans edenleri izledim bir sure...
Cikabileceginiz en ust noktalara yaklasinca yine dev binalar cikiyor karsiniza... Ama bu dev binalar saniyorum 20-30 katli toplu konutlar. Duydugum kadari ile iclerinde asansor de yokmus. Kisacasi genel New York standartlarina gore durumlari sanirim kotuymus. Ayrica bazi aileler bu binalarin icinde ikiser ucer aile bir arada kaliyormus... Neyse bunlari daha onceden duymustum hicbirini gozlemedim. Ama dev kirmizi binalarin gorunusu kesinlikle etkileyici.
Caddenin biraz ilerisinde Manhattan Adasindan New Yorkun Amerikan Anakarasindaki tek ilcesine uzanan bir kopru vardi. Eh kopru gordum mu dayanamam ben, icimde bir seyler gec kopruyu der... Bu kopruyu de gectim. Ilerideki ilce siradan New Yorklularin bile gitmeni tavsiye etmem dedikleri bir yer... Tabii bu her yeri problemli anlamina gelmiyor ama yine de artik mahalleye ayak basinca daha ileriye gitmeyeyim dedim, bu ogretim yilinda ilk defe Amerika kitasina ayak basmis olarak geri dondum.
Sonra 145ince cadde boyunca gidip, bir baska Afrikali Amerikali lideri saniyorum Ic Savastaki liderlerden birisi olan Fredrich Douglas adina adanmis caddeden asagi indim. Ufacik yine Soul Food satan sirin bir lokanta vardi... Artik biraz korkum gecer diye oraya girip yine tavuk yedim.
Sonra devam ettim inmeye ve yine 110uncu caddeme ve guzel evime ulastim. Guzel bir yolculuktu.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
CIN LOKANTASINDA YEMEK MACERASI
Arkadaslar birkac gundur bir saat sira bekleyecegime, metroya bineyim Cin Mahallesine gidip orada yiyeyim diyorum. Oncelikle Aylik kartim var, sonra da yemekler orada cok ucuz....
Buraya kadar sorun yok... Aslinda Cin Mahallesinde ve Mahallenin disindaki lokantalarda epey bir yemek deneyimim var.
Benim acimdan bir Cin yemeginin yenebilir olmasi icin iki sart var. Et ve Pilav. Ne yazik ki neredeyse bir yildir defalarca belki zayiflamami saglar diye vejiteryan yemeklerini yemeye calisiyorum olmuyor olmuyor. Cinlilerin gercekten garip sebze yemekleri var. Hatta garip sebzeleri var. Belki bildigimiz sebzeler ama ben yedigimde tadlarini bir seye benzetemiyorum. Gerci etle ( genellikle tavuk ya da ordek eti oluyor bu )birlikte bir sekilde tadlari guzel olabiliyor.
Normal sartlarda farkli bolgelerde benim belirledigim bir lokanta vardir oraya giderim. Hatta her lokantada da farkli yemek vardir onu yerim. Aradan bir iki ay gecince o da o lokantaya sik sik gittiysem yedigim yemegi degistiririm. O nedenle cogu lokantada tadina baktigim tek bir yemek belki bir de tatli vardir.
Eh Cin mahallesinde de bir lokanta ve bir yemek vardir, hadi yemegin adini da soyleyeyim, findikli, aci biberli Tavuk, ne diyeyim Karadeniz ile Urfa Sentezi gibi bir sey..
Birkac gundur farkli lokantalar ve yetmezmis gibi farkli yemekler deneyeyim diyorum. Isin kotu yani da su, Cin dev gibi bir ulke oldugu yetmezmis gibi her bolgesinde de apari bir yemek kulturune sahip bir ulke... Iste o dev ulkenin aralarinda kilometreler bulunan farkli yemek kulturleri New Yorkta ( muhtemelen Cinin buyuk sehirlerinde de oyledir ) bir sokak mesafede.. Ama alistiginiz lokantadan baska bir lokantaya gidince eger farkli bir yorenin lokantasi ise bambaska bir mutfagin yemegini yiyiyorsunuz.
Bugun mesela, bir borek ve manti benzeri bir sey vardi, her birinden zaten cok ufak bir miktar verdikleri icin hadi ucuncu bir sey alayim dedim. Tavuk Ayagi almisim. Dogrusu Tavuk un Ayaginin yenebilir oldugunu tahmin etmezdim. Neyse fazla kemikli de olsa bir sekilde yedim. Lokantadan ciktiktan sonra ancak yahu ben ne yedim Allahim tavuk ayagi yedim diye dusunebildim. Icerideyken bir sekilde yedigimin normal bir yemek oldugu duygusunu korudum ki bu da zaten size tuhaf gelen bir yemegi yiyebilmenin sarti...
Neyse bu vesile ile su ozelligimle de ovuneyim. Cubuk kullanmayi da iyice ogrendim. Uc sene once Turk Japon Dostluk Toplulugundan bir arkadas bir saat ugrasmis ve bana ogretememisti. Burada da ilk yil cubukla yemege calistigimda garsonlar dayanamayip catal getiriyordu, ben de goturun bunu ogrenecem lan cubukla yemegi deyince, bir garson kizcagiz bana cubuku nasil kullanacagimi anlatmaya calismisti.
Ustelik burada Cin Yemegi Kebap Lahmacun Doner gibi bir sey oldugundan ortalama ABDli ve New Yorklu biliyor cubuk kullanmayi.
Neyse ben de ogrendim. asil mesele bir cubugu digerinin ustunden hareket ettirmekmis. Oyle yapinca cubuklarin arasindaki boslugu istediginiz gibi azaltip kapatabiliyorsunuz. Bunu yaptiginiz zaman her turlu yemegi belki son lokmalar haric hizla yemek mumkun oluyor. Pilav bile, cunku pilav busbutun yapis yapis degil, yenebilecek kivamda, ama bizim tam manasi ile tane tane dedigimiz sekilde de degil, dolayisi ile cubukla yeniyor. Eger yemegin suyu pilava karisirsa o zamanda eger ustasaniz yine hizla yiyebiliyorsunuz pilavi ama ben bu durumda zorlaniyorum dolayisi ile de kasik kullanip oyle yiyiyorum.
Neyse iste.. Iyi kotu en yiyemem dedigim yemek turunu yemegi ogrendim. En rahat da Meksika Yemeklerini yerim diyordum ( onlar da Lahmacun Pizza gibi burada ) ama ne zaman yemege calissam olmadi... Neyse arkadaslar frpworld New York muhabiri olarak artik yine de denemeye devam ederim. : ) ) ) )
Arkadaslar birkac gundur bir saat sira bekleyecegime, metroya bineyim Cin Mahallesine gidip orada yiyeyim diyorum. Oncelikle Aylik kartim var, sonra da yemekler orada cok ucuz....
Buraya kadar sorun yok... Aslinda Cin Mahallesinde ve Mahallenin disindaki lokantalarda epey bir yemek deneyimim var.
Benim acimdan bir Cin yemeginin yenebilir olmasi icin iki sart var. Et ve Pilav. Ne yazik ki neredeyse bir yildir defalarca belki zayiflamami saglar diye vejiteryan yemeklerini yemeye calisiyorum olmuyor olmuyor. Cinlilerin gercekten garip sebze yemekleri var. Hatta garip sebzeleri var. Belki bildigimiz sebzeler ama ben yedigimde tadlarini bir seye benzetemiyorum. Gerci etle ( genellikle tavuk ya da ordek eti oluyor bu )birlikte bir sekilde tadlari guzel olabiliyor.
Normal sartlarda farkli bolgelerde benim belirledigim bir lokanta vardir oraya giderim. Hatta her lokantada da farkli yemek vardir onu yerim. Aradan bir iki ay gecince o da o lokantaya sik sik gittiysem yedigim yemegi degistiririm. O nedenle cogu lokantada tadina baktigim tek bir yemek belki bir de tatli vardir.
Eh Cin mahallesinde de bir lokanta ve bir yemek vardir, hadi yemegin adini da soyleyeyim, findikli, aci biberli Tavuk, ne diyeyim Karadeniz ile Urfa Sentezi gibi bir sey..
Birkac gundur farkli lokantalar ve yetmezmis gibi farkli yemekler deneyeyim diyorum. Isin kotu yani da su, Cin dev gibi bir ulke oldugu yetmezmis gibi her bolgesinde de apari bir yemek kulturune sahip bir ulke... Iste o dev ulkenin aralarinda kilometreler bulunan farkli yemek kulturleri New Yorkta ( muhtemelen Cinin buyuk sehirlerinde de oyledir ) bir sokak mesafede.. Ama alistiginiz lokantadan baska bir lokantaya gidince eger farkli bir yorenin lokantasi ise bambaska bir mutfagin yemegini yiyiyorsunuz.
Bugun mesela, bir borek ve manti benzeri bir sey vardi, her birinden zaten cok ufak bir miktar verdikleri icin hadi ucuncu bir sey alayim dedim. Tavuk Ayagi almisim. Dogrusu Tavuk un Ayaginin yenebilir oldugunu tahmin etmezdim. Neyse fazla kemikli de olsa bir sekilde yedim. Lokantadan ciktiktan sonra ancak yahu ben ne yedim Allahim tavuk ayagi yedim diye dusunebildim. Icerideyken bir sekilde yedigimin normal bir yemek oldugu duygusunu korudum ki bu da zaten size tuhaf gelen bir yemegi yiyebilmenin sarti...
Neyse bu vesile ile su ozelligimle de ovuneyim. Cubuk kullanmayi da iyice ogrendim. Uc sene once Turk Japon Dostluk Toplulugundan bir arkadas bir saat ugrasmis ve bana ogretememisti. Burada da ilk yil cubukla yemege calistigimda garsonlar dayanamayip catal getiriyordu, ben de goturun bunu ogrenecem lan cubukla yemegi deyince, bir garson kizcagiz bana cubuku nasil kullanacagimi anlatmaya calismisti.
Ustelik burada Cin Yemegi Kebap Lahmacun Doner gibi bir sey oldugundan ortalama ABDli ve New Yorklu biliyor cubuk kullanmayi.
Neyse ben de ogrendim. asil mesele bir cubugu digerinin ustunden hareket ettirmekmis. Oyle yapinca cubuklarin arasindaki boslugu istediginiz gibi azaltip kapatabiliyorsunuz. Bunu yaptiginiz zaman her turlu yemegi belki son lokmalar haric hizla yemek mumkun oluyor. Pilav bile, cunku pilav busbutun yapis yapis degil, yenebilecek kivamda, ama bizim tam manasi ile tane tane dedigimiz sekilde de degil, dolayisi ile cubukla yeniyor. Eger yemegin suyu pilava karisirsa o zamanda eger ustasaniz yine hizla yiyebiliyorsunuz pilavi ama ben bu durumda zorlaniyorum dolayisi ile de kasik kullanip oyle yiyiyorum.
Neyse iste.. Iyi kotu en yiyemem dedigim yemek turunu yemegi ogrendim. En rahat da Meksika Yemeklerini yerim diyordum ( onlar da Lahmacun Pizza gibi burada ) ama ne zaman yemege calissam olmadi... Neyse arkadaslar frpworld New York muhabiri olarak artik yine de denemeye devam ederim. : ) ) ) )
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Yahu kardeş bir yerlerde bir haberler oluyor ama tamamen ihmal ediyorum. Hele bu aralar yapacak o kadar çok şey var ki.... Ama haberlerini ve elbette New York söz konusu olduğunda esprilerini zaman zaman görüyorum.
Sanırım Türkiyede mesele çok daha ciddi bir hal almış. Neyse ben şimdilik sağlıklı gibiyim.
Sanırım Türkiyede mesele çok daha ciddi bir hal almış. Neyse ben şimdilik sağlıklı gibiyim.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Kolombiya Ã?niversitesi ve ODTÃ?
Kolombiya Ã?niversitesi hakkında daha önce yazmıştım. Ama dün ve bugün üniversitedeki doktora programına başvurmak için yine bu üniversiteye gittim ve fırsat bu fırsat üniversiteyi iyice gezdim.
Ã?ncelikle Kolombiya bir IVY Lig okulu. IVY Lig ABDde bazı üniversitelerin kurduğu Amerikan Futbolu Ligi.... Bu üniversiteler ABDnin akademik olarak en başarılı üniversiteleri imiş. Dolayısı ile spor faaliyetlerinde başarısızlarmış. Sonuç olarak mızıkçılık yapıp biz sizle oynayınca hep yeniliyoruz artık kendi kendimize oynıycaz demişler. O nedenle IVY Lig Ã?niverisiteleri ABDde en üst düzey üniversiteleri anlatmak için kullanılıyor. Tabii belirtmek gerekir ki üstte yer aldığı halde devlet okulu olduğu için IVY Ligde yer almayan üniversiteler de var.
Normal şartlarda benim bir IVY Ligi Ã?niversitesine doktoraya kabul edilmem çok zor. Ama üniversite New Yorkta olduğu için Kolombiyada öğretim üyeleri ile görüşme şansım oldu. Bir de şu anda bizim okulda olan, daha önce Kolombiyada çalışmış hocalardan da referans aldım. Yine şansım çok az ama şansımı deneyeyim dedim. Artık kabul alırsam aynı şehirde buluşabildiğim FRPworld üyelerine bir şeyler ısmarlarım.
Sonuç olarak Kolombiya Ã?niversitesi oldukça iyi bir akademik kadroya, birçok üniversiteden çok daha geniş kaynaklara ulaşma olanağına, etkileyici binalara sahip. Burada okuma ve çalışma olanağı yakalayan kişilere kesinlikle bu fırsatı değerlendirmelerini tavsiye edeceğim bir üniversite.
Bunları yazdım. Ã?ünkü tüm bunlara rağmen ben yine de ODTÃ?de var olan bir şeyin burada olmadığını hissettim. Bunun ne olduğunu ifade etmek kolay değil ama yine de beceriksizce bir deneme yapayım....
Bana öyle geliyor ki ODTÃ?de geçirdiğim uzuuuuun zaman boyunca binbir farklı şekilde var olduğunu hissettiğim bir ruh burada yok. Buna belki bir tür kendine inanmak denebilir, ya da olanaklar çok az olduğu zaman bile bu olanakları zorlayarak daha fazlasını başarabileceğine inanmak. Kolombiyadaki öğrenciler de elbette başarabileceklerine inanıyorlar. Ama onların bu inançları bana öyle geliyor ki sahip oldukları olanakların boyutlarına çok daha bağlı....
Ã?yle ki ODTÃ? ile Kolombiya arasında kalırsam, sanırım aklım Kolombiya der ama içimde çok güçlü başka bir yan ODTÃ? der. Aslında yapabilirsem yılın yarısında ODTÃ?de yarısında burada çalışmak isterim. Bazı ülkelerden gelen öğretim üyeleri bunu yapıyor, bilmiyorum benim öyle bir olanağım olur mu?
Sonuç olarak içinde yaşadığım onca olaya rağmen mezun olduğum üniversitemi ne kadar sevdiğimi bir defa daha hissettim. Umarım siz de okuduğunuz okulları benim sevdiğim kadar seversiniz.
Kolombiya Ã?niversitesi hakkında daha önce yazmıştım. Ama dün ve bugün üniversitedeki doktora programına başvurmak için yine bu üniversiteye gittim ve fırsat bu fırsat üniversiteyi iyice gezdim.
Ã?ncelikle Kolombiya bir IVY Lig okulu. IVY Lig ABDde bazı üniversitelerin kurduğu Amerikan Futbolu Ligi.... Bu üniversiteler ABDnin akademik olarak en başarılı üniversiteleri imiş. Dolayısı ile spor faaliyetlerinde başarısızlarmış. Sonuç olarak mızıkçılık yapıp biz sizle oynayınca hep yeniliyoruz artık kendi kendimize oynıycaz demişler. O nedenle IVY Lig Ã?niverisiteleri ABDde en üst düzey üniversiteleri anlatmak için kullanılıyor. Tabii belirtmek gerekir ki üstte yer aldığı halde devlet okulu olduğu için IVY Ligde yer almayan üniversiteler de var.
Normal şartlarda benim bir IVY Ligi Ã?niversitesine doktoraya kabul edilmem çok zor. Ama üniversite New Yorkta olduğu için Kolombiyada öğretim üyeleri ile görüşme şansım oldu. Bir de şu anda bizim okulda olan, daha önce Kolombiyada çalışmış hocalardan da referans aldım. Yine şansım çok az ama şansımı deneyeyim dedim. Artık kabul alırsam aynı şehirde buluşabildiğim FRPworld üyelerine bir şeyler ısmarlarım.
Sonuç olarak Kolombiya Ã?niversitesi oldukça iyi bir akademik kadroya, birçok üniversiteden çok daha geniş kaynaklara ulaşma olanağına, etkileyici binalara sahip. Burada okuma ve çalışma olanağı yakalayan kişilere kesinlikle bu fırsatı değerlendirmelerini tavsiye edeceğim bir üniversite.
Bunları yazdım. Ã?ünkü tüm bunlara rağmen ben yine de ODTÃ?de var olan bir şeyin burada olmadığını hissettim. Bunun ne olduğunu ifade etmek kolay değil ama yine de beceriksizce bir deneme yapayım....
Bana öyle geliyor ki ODTÃ?de geçirdiğim uzuuuuun zaman boyunca binbir farklı şekilde var olduğunu hissettiğim bir ruh burada yok. Buna belki bir tür kendine inanmak denebilir, ya da olanaklar çok az olduğu zaman bile bu olanakları zorlayarak daha fazlasını başarabileceğine inanmak. Kolombiyadaki öğrenciler de elbette başarabileceklerine inanıyorlar. Ama onların bu inançları bana öyle geliyor ki sahip oldukları olanakların boyutlarına çok daha bağlı....
Ã?yle ki ODTÃ? ile Kolombiya arasında kalırsam, sanırım aklım Kolombiya der ama içimde çok güçlü başka bir yan ODTÃ? der. Aslında yapabilirsem yılın yarısında ODTÃ?de yarısında burada çalışmak isterim. Bazı ülkelerden gelen öğretim üyeleri bunu yapıyor, bilmiyorum benim öyle bir olanağım olur mu?
Sonuç olarak içinde yaşadığım onca olaya rağmen mezun olduğum üniversitemi ne kadar sevdiğimi bir defa daha hissettim. Umarım siz de okuduğunuz okulları benim sevdiğim kadar seversiniz.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
New York ve Domuz Gribi
Hadi gece vakti uyuyamamışken ve vakit de varken bu konuya değineyim dedim. Domuz Gribi buralara geçen baharda ilk olarak gelmişti. O sırada Meksikanın başkentinde bine yakın kişinin iki üç hafta içinde hastalıktan öldüğü idda ediliyordu. Böylesi bir hastalık gerçekten tehlikeli ise New Yorkta mütiş hızla yayılabilirdi. Metrolar, alışveriş yerleri, tiyatrolar, müzeler, maçlar, Times Meydanı, Ã?in Mahallesi ve sayılabilecek daha birçok yerde hastalık bir anda binlerce kişiye bulaşabilir.
Dolayısı ile konuyu çok ciddiye aldım. Ki Dünya Sağlık Ã?rgütü de aynı sırada alarm seviyesini en üst düzeye çıkarmıştı, ABD sağlık bakanlığı da en kötü senaryoya hazırlanıyoruz diyordu.
İki hafta içinde New Yorkta hasta olanların olduğu ortaya çıktı, hastalıktan vefat eden insanlar da oldu... Ama hastalık yayılmadı... Sonuç olarak ben şöyle bir izlenim edindim. Hastalık bir defa sanırım çok bulaşıcı değil. Ya da büyük çoğunlukta belirtiye bile yol açmıyor.
Kalan insanlarda belirtileri oluyor ama çok ender olarak ölümcül düzeyde tehlikeli... Sonuç olarak İstanbul, New York gibi şehirlerde hastalık ancak yaşamı durdurarak engellenebilir. Ki bu şehirler buna ancak tehlike gözle görünür hale geldiğinde izin verebilecek kadar ülkelerinin iktisadi yapısında rol oynayan şehirler.
Bu durumda bizim yapacağımız bağışıklık sistemimizi güçlü tutmaktır. Güçlü bir bağışıklık sistemi ile zannediyorum hastalığın pek fazla şansı olmuyor. Kışın elbette hastalığın daha güçlü olma ihtimali var.... Ama sonuç olarak kendimizi koruduğumuz sürece bu sınırlı olur.
Son olarak burası New York burada her şeyin esprisi yapılır. Domuz Gribinin de karikatürleri resimleri, hatta cadılar günü kostümü bile satılıyor. Yılın da en kötü kostümü seçilmiş. : ) ) )
Ahanda burada
http://images.buycostumes.com/mgen/merc ... /65777.jpg
Hadi gece vakti uyuyamamışken ve vakit de varken bu konuya değineyim dedim. Domuz Gribi buralara geçen baharda ilk olarak gelmişti. O sırada Meksikanın başkentinde bine yakın kişinin iki üç hafta içinde hastalıktan öldüğü idda ediliyordu. Böylesi bir hastalık gerçekten tehlikeli ise New Yorkta mütiş hızla yayılabilirdi. Metrolar, alışveriş yerleri, tiyatrolar, müzeler, maçlar, Times Meydanı, Ã?in Mahallesi ve sayılabilecek daha birçok yerde hastalık bir anda binlerce kişiye bulaşabilir.
Dolayısı ile konuyu çok ciddiye aldım. Ki Dünya Sağlık Ã?rgütü de aynı sırada alarm seviyesini en üst düzeye çıkarmıştı, ABD sağlık bakanlığı da en kötü senaryoya hazırlanıyoruz diyordu.
İki hafta içinde New Yorkta hasta olanların olduğu ortaya çıktı, hastalıktan vefat eden insanlar da oldu... Ama hastalık yayılmadı... Sonuç olarak ben şöyle bir izlenim edindim. Hastalık bir defa sanırım çok bulaşıcı değil. Ya da büyük çoğunlukta belirtiye bile yol açmıyor.
Kalan insanlarda belirtileri oluyor ama çok ender olarak ölümcül düzeyde tehlikeli... Sonuç olarak İstanbul, New York gibi şehirlerde hastalık ancak yaşamı durdurarak engellenebilir. Ki bu şehirler buna ancak tehlike gözle görünür hale geldiğinde izin verebilecek kadar ülkelerinin iktisadi yapısında rol oynayan şehirler.
Bu durumda bizim yapacağımız bağışıklık sistemimizi güçlü tutmaktır. Güçlü bir bağışıklık sistemi ile zannediyorum hastalığın pek fazla şansı olmuyor. Kışın elbette hastalığın daha güçlü olma ihtimali var.... Ama sonuç olarak kendimizi koruduğumuz sürece bu sınırlı olur.
Son olarak burası New York burada her şeyin esprisi yapılır. Domuz Gribinin de karikatürleri resimleri, hatta cadılar günü kostümü bile satılıyor. Yılın da en kötü kostümü seçilmiş. : ) ) )
Ahanda burada
http://images.buycostumes.com/mgen/merc ... /65777.jpg
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Gerçekten de kötü bir giysiymiş. Daha güzellerini bulabilirlermiş bence
Onun dışında burada da hastalık yayılmadı. Belki de bize tehlikeli gibi gelmemesinin yanında, devletlerin bu derece kırmızı alarma geçmesinin büyük etkisi vardır? Baksanıza sıradan bir grip salgını bile her yeri kavururken Domuz Gribi'ni Ã?anakkale'de hiç duymadım.Demek ki devletler alarma geçince hiç sorun olmuyormuş?
Onun dışında burada da hastalık yayılmadı. Belki de bize tehlikeli gibi gelmemesinin yanında, devletlerin bu derece kırmızı alarma geçmesinin büyük etkisi vardır? Baksanıza sıradan bir grip salgını bile her yeri kavururken Domuz Gribi'ni Ã?anakkale'de hiç duymadım.Demek ki devletler alarma geçince hiç sorun olmuyormuş?
I always knew I was a star And now, the rest of the world seems to agree with me.
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
The reason we're successful, darling? My overall charisma, of course.
I never thought of myself as the leader. The most important person, perhaps.
-Freddie Mercury
yahu bizim ülkede normalde belki de hiç sorun olmayacaktı ama o özel okula giden öğrenciler yüzünden Ankara ve İstanbul'da yayıldı ve okullar tatil ilan edildi. Yabancı ülkelere tatile gidiyorlar sonra da ne yapıyorlarsa oralarda neyse artık kötü konuşmayayım burada da. Bu konuda herkese yeteri kadar konuştum, ilk defa bu derece ağzımı bozmuşluğum vardır o derece.
Neyse ki İzmir'de ve ege bölgesinde sorun yok, sebebi de virüslerin yaşayabilmesi için soğuk havaya ihtiyaçları olması. İzmir güneşlik, 30 derece mis gibi havası var. Yağmur filan yok, güneş tepede gülümseyor.
Virüsler zaten canlı değillerdir, RNA'ya sahip karbon türevidir, bir nevi kristalin genetik materyal üretmiş halidir. Ama sıcakta, asidik ortamda yaşayamazlar. Bir canlının besin dolu o güzelim dolaşım sistemine yani kanlarına ihtiyacı vardır işte o kana geçti mi virüsün kristal yapısı bozulur ve RNA'sı aktif hale geçer. Sonra da ürer de ürer, tüm amacı üremek ve oradaki besini bitirmektir. Yani gördüğünüz gibi hiç bir canlı türünün amacı yok etmek değildir, ama virüslerin yegane amacı vardır: O da yok etmek!
İnsanlarla karşılaştırma yapacaksak virüsleri kullanabiliriz mesela! İki tür yaşadığı yeri yok etmeye endeksli bir şekilde ürer...
Neyse ki İzmir'de ve ege bölgesinde sorun yok, sebebi de virüslerin yaşayabilmesi için soğuk havaya ihtiyaçları olması. İzmir güneşlik, 30 derece mis gibi havası var. Yağmur filan yok, güneş tepede gülümseyor.
Virüsler zaten canlı değillerdir, RNA'ya sahip karbon türevidir, bir nevi kristalin genetik materyal üretmiş halidir. Ama sıcakta, asidik ortamda yaşayamazlar. Bir canlının besin dolu o güzelim dolaşım sistemine yani kanlarına ihtiyacı vardır işte o kana geçti mi virüsün kristal yapısı bozulur ve RNA'sı aktif hale geçer. Sonra da ürer de ürer, tüm amacı üremek ve oradaki besini bitirmektir. Yani gördüğünüz gibi hiç bir canlı türünün amacı yok etmek değildir, ama virüslerin yegane amacı vardır: O da yok etmek!
İnsanlarla karşılaştırma yapacaksak virüsleri kullanabiliriz mesela! İki tür yaşadığı yeri yok etmeye endeksli bir şekilde ürer...
New Yorkta Bahşiş Sorunu
Bundan da daha önce bahsetmiş olabilirim. Aslında bir ara yazdıklarımı bir araya toplasam sanırım güzel bir şey yapmış olacağım.
Neyse yine de bu sorundan da biraz daha ayrıntılı bahsedeyim. Ã?ncelikle New Yorkta bir garsonun size yemek getirdiği her tür lokantada mutlaka bahşiş vermeniz gerekir. Bahşiş bir kibarlık değil adeta resmi olmayan bir zorunluluktur. Bu zorunluluk en ucuz lokantalarda bile geçerlidir. Ki tahmin ederseniz ki bu tür lokantalarda pahalılara oranla daha fazla bulundum.
Bahşiş vermezseniz ne olur? şu olur, öncelikle eğer şanslıysanız sadece size hizmet eden garson, şanssızsanız bahşiş vermediğinizi fark eden tüm garsonlar, lokantadaki görevliler, hatta eğer bu durumu fark ettiyse müşteriler size tuhaf tuhaf bakmaya başlarlar. Eh siz hiç umursamadan lokantadan çıkıp gidebilirsiniz tabii. Ama eğer yakın zamanda bir daha gelirseniz muhtemelen asık suratlı bir garson ahalisinin tavrına katlanmanız gerekir.
Ne kadar bahşiş vereceğiniz neredeyse tüm New York kitaplarında yazar. Eğer bunlara bakamadıysanız, eh pahalı lokantalar da bir işe yarıyor, bu tür lokantalarda tavsiye edilen bahşiş miktarları yazdığı için bir fikir edinirsiniz. Tavisiye edilen en düşük miktar 15%tir. yani 100 liralık yemeğin üstüne 15 lira, 10 liralık yemeğin üzerine 1.5 lira bahşiş vermeniz gerekir. Bu miktar, garson rutin, zaten yapması gereken işini gayet normal şekilde yaptığında verilmesi gereken bahşiştir. Eğer daha iyi ise bu paranın üstünde mesela yüzde 20 25 civarında bahşiş verilir. Ki bu durumda yemeğin fiyatının dörtte biri kadarını da garsona vermiş olursunuz. Eğer garsondan memnun değilseniz, mümkünse hiç para vermemek yerine yine de yüzde 10 ya da 5 dolayında bir bahşiş vermek iyidir. Ne zaman hangi lokantaya muhtaç kalacağınızı bilemezsiniz. Hiç para vermemek dolaylı yoldan ben bu lokantanın kapısının önünden zor geçerim demektir.
Ben asıl sorunu, tek başıma olduğum için bar şeklinde bir yerdeki masalara oturduğumda yaşadım. Sonuç olarak klasik lokantadaki yemek servisine benzeyen bir işi garsondan çok barmeni andıran kişiler yapıyordu. Hesabı da git kasaya öde diyorlardı. Peki o zaman bahşişide kasaya mı verecektim.
Ã?yle yaptım önce. Sonra baktım adamlar ters ters bakıyorlar, masaya bırakmaya başladım parayı, ama sanırım hepsi bıraktığımı görmüyordu, ki zaten de ilk günlerden bana gıcık olmuşlardı. İki gün sonra birisi, bahşiş bırakman lazım Amerikan tarzı böyledir deyince ondan sonra her parayı bırakışım da garsonların önemli bir bölümünün bıraktığımı görmesine dikkat ettim özellikle.
Eh masaya tek bir garsonun servis yaptığı durumlarda iş daha kolay oluyor. Ama efsane diyor ki, barmenler New Yorkta topladıkları bahşişlerle muaazam bir gelir elde ediyorlarmış ki doğrusu ben buna şaşırmam.
Bu arada her zaman değil ama bazen bahşişi doğrudan da hesaba ekliyorlar. Eğer eklenirse zaten menüdeki fiyata dahil edilmemiş olan vergi yani yüzde 7.5 ek masrafın yanısıra bir de yüzde 15 masraf direk ekleniyor. Dolayısı ile menuye bakıp 10 lira olduğunu düşündüğünüz yemek için 12.3 lira civarında bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bir de bunun üstüne kendiniz bahiş eklerseniz tabii, 14-15 lira ödemiş olursunuz. Verdiğiniz bahşiş de o daha kaliteli lokantaların beklediği en büyük bahşiş miktarı olan yüzde 25in bile üzerine çıkarak yüzde 30 olur. Eh tabii bir daha geldiğiniz de lokantanın garsonunun da yüzü güler. Ama beklentisini de yükseltmiş olursunuz.
Size tavsiyem, Ayda bir ya da üç haftada bir gittiğiniz ve de yüzde 20-25 arası bahşiş verdiğiniz bir yer olsun, eğer New Yorkta yaşarsanız... Buralara ağırlamak istediğiniz birisi olursa götürürsünüz, merak etmeyin adamlar kendilerine yüzde 25 bahşiş veren kişiyi de unutmazlar.
Neyse bu da New Yorkun başka bir yanı.... Eğer Amerikalı olsam, hem okuyup hem de garsonluk yapabilirdim belki ama işte vizem izin vermiyor. : ) ) ) )
Bundan da daha önce bahsetmiş olabilirim. Aslında bir ara yazdıklarımı bir araya toplasam sanırım güzel bir şey yapmış olacağım.
Neyse yine de bu sorundan da biraz daha ayrıntılı bahsedeyim. Ã?ncelikle New Yorkta bir garsonun size yemek getirdiği her tür lokantada mutlaka bahşiş vermeniz gerekir. Bahşiş bir kibarlık değil adeta resmi olmayan bir zorunluluktur. Bu zorunluluk en ucuz lokantalarda bile geçerlidir. Ki tahmin ederseniz ki bu tür lokantalarda pahalılara oranla daha fazla bulundum.
Bahşiş vermezseniz ne olur? şu olur, öncelikle eğer şanslıysanız sadece size hizmet eden garson, şanssızsanız bahşiş vermediğinizi fark eden tüm garsonlar, lokantadaki görevliler, hatta eğer bu durumu fark ettiyse müşteriler size tuhaf tuhaf bakmaya başlarlar. Eh siz hiç umursamadan lokantadan çıkıp gidebilirsiniz tabii. Ama eğer yakın zamanda bir daha gelirseniz muhtemelen asık suratlı bir garson ahalisinin tavrına katlanmanız gerekir.
Ne kadar bahşiş vereceğiniz neredeyse tüm New York kitaplarında yazar. Eğer bunlara bakamadıysanız, eh pahalı lokantalar da bir işe yarıyor, bu tür lokantalarda tavsiye edilen bahşiş miktarları yazdığı için bir fikir edinirsiniz. Tavisiye edilen en düşük miktar 15%tir. yani 100 liralık yemeğin üstüne 15 lira, 10 liralık yemeğin üzerine 1.5 lira bahşiş vermeniz gerekir. Bu miktar, garson rutin, zaten yapması gereken işini gayet normal şekilde yaptığında verilmesi gereken bahşiştir. Eğer daha iyi ise bu paranın üstünde mesela yüzde 20 25 civarında bahşiş verilir. Ki bu durumda yemeğin fiyatının dörtte biri kadarını da garsona vermiş olursunuz. Eğer garsondan memnun değilseniz, mümkünse hiç para vermemek yerine yine de yüzde 10 ya da 5 dolayında bir bahşiş vermek iyidir. Ne zaman hangi lokantaya muhtaç kalacağınızı bilemezsiniz. Hiç para vermemek dolaylı yoldan ben bu lokantanın kapısının önünden zor geçerim demektir.
Ben asıl sorunu, tek başıma olduğum için bar şeklinde bir yerdeki masalara oturduğumda yaşadım. Sonuç olarak klasik lokantadaki yemek servisine benzeyen bir işi garsondan çok barmeni andıran kişiler yapıyordu. Hesabı da git kasaya öde diyorlardı. Peki o zaman bahşişide kasaya mı verecektim.
Ã?yle yaptım önce. Sonra baktım adamlar ters ters bakıyorlar, masaya bırakmaya başladım parayı, ama sanırım hepsi bıraktığımı görmüyordu, ki zaten de ilk günlerden bana gıcık olmuşlardı. İki gün sonra birisi, bahşiş bırakman lazım Amerikan tarzı böyledir deyince ondan sonra her parayı bırakışım da garsonların önemli bir bölümünün bıraktığımı görmesine dikkat ettim özellikle.
Eh masaya tek bir garsonun servis yaptığı durumlarda iş daha kolay oluyor. Ama efsane diyor ki, barmenler New Yorkta topladıkları bahşişlerle muaazam bir gelir elde ediyorlarmış ki doğrusu ben buna şaşırmam.
Bu arada her zaman değil ama bazen bahşişi doğrudan da hesaba ekliyorlar. Eğer eklenirse zaten menüdeki fiyata dahil edilmemiş olan vergi yani yüzde 7.5 ek masrafın yanısıra bir de yüzde 15 masraf direk ekleniyor. Dolayısı ile menuye bakıp 10 lira olduğunu düşündüğünüz yemek için 12.3 lira civarında bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bir de bunun üstüne kendiniz bahiş eklerseniz tabii, 14-15 lira ödemiş olursunuz. Verdiğiniz bahşiş de o daha kaliteli lokantaların beklediği en büyük bahşiş miktarı olan yüzde 25in bile üzerine çıkarak yüzde 30 olur. Eh tabii bir daha geldiğiniz de lokantanın garsonunun da yüzü güler. Ama beklentisini de yükseltmiş olursunuz.
Size tavsiyem, Ayda bir ya da üç haftada bir gittiğiniz ve de yüzde 20-25 arası bahşiş verdiğiniz bir yer olsun, eğer New Yorkta yaşarsanız... Buralara ağırlamak istediğiniz birisi olursa götürürsünüz, merak etmeyin adamlar kendilerine yüzde 25 bahşiş veren kişiyi de unutmazlar.
Neyse bu da New Yorkun başka bir yanı.... Eğer Amerikalı olsam, hem okuyup hem de garsonluk yapabilirdim belki ama işte vizem izin vermiyor. : ) ) ) )
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
New Yorkun Gecesi
Aslında tek bir başlık altına sokulur mu böyle bir şey... Belki aklıma geldikçe ikinci üçüncüsünü yazarım. Ama şimdi gece, ben uykuluyum. Arka planda New Yorkun gecesi kendini hissettiriyor dolayısı ile bu konu güzel bir konu gibi.
Ã?ncelikle New Yorkun gecesi söz konusu olduğunda akla gelebilecek ( sıradan New York imajı düşünüldüğünde ) eğlence ve harekettir sanırım. Benim aklıma ilk gelen ıssızlık ve ışıklar....
Issızlık belki sokaklarında onca insanın gezdiği bir kent için çok da mantıklı bir kavram gibi gözükmüyor. Ama işte bir şekilde onca insan bir şekilde ıssızlığı engellemiyor. O insanların iki adım ötesine gidildiğinde, hala etrafında kayda değer sayıda insan varken bile, insan kendini ıssız bir yerde hissedebiliyor, ve korkabilliyor. Aslına bakarsanız binlerce insanın arasına sıkıştığınız Times Meydanında bile ben bazen ıssız bir yerde gibi hissediyorum kendimi... Ve gece ilerledikçe evet hareket devam ediyor ama ıssızlık artıyor.
Sonuç olarak İstanbul, Ankara ve Erzurum ve bir de Ã?orumda bir geceyi sokakta geçirmiş ( Ankarada iki ) olarak New Yorkta da bir geceyi sokakta geçirmeden olmazdı, ben de öyle yaptım. Dolayısı ile sabaha kadar ki halini de biliyorum şehrin.
İşin en ilginç yanı ıssızlığın nisbeten azaldığı yerler daha çok göçmenlerin yaşadığı, arada bir pencereden hiç olmazsa bir çocuk sesinin ya da bir karı kocanın konuşmasının duyulabildiği yerler...
Eeee göçmenlerin olmadığı yerlerde insanlar yaşamıyor mu? Yaşıyor... Eee konuşmuyorlar mı? Konuşuyorlar her hande ama vallahi sesleri çıkmıyor.
Gece ıssızlıktan kaçmak istediğinizde bir sığınak sabaha kadar açık dükkanlardır. Uykusuzluk tuttuğunda da gidebileceğiniz güzel yerlerdir aslında... Tabii özellikle 11-12 sonrası bomboş sandalyelerin arasında oralarda da bazen kendinizi bir garip hissedersiniz. Bazılarına arada giren çıkanlar olur, ama o gelenlerin de üzerinde bir tür, nasıl dersiniz gece havası vardır ve bu hava da sanki o anda orada sadece siz varmışsınız gibi hissetmenizi sağlar adeta...
şehrin akla gelen ikinci yanı gece ışıklardır. New York, tahmin edersiniz, gece ışığa boğulur. Başka ülkelerde belki benzerleri vardır ama sanırım Türkiyede New York kadar ışığa boğulan başka bir kent yok. Ve aslında bu ışığın ortasında kendinizi kaybederseniz ıssızlık hissinin de kaybolması söz konusu değildir. Ama eğer bir an o koskocaman parlak şehirde kendiniz neredesiniz ne yapıyorsunuz diye düşünmeye başladığınızda şehir her zamankinden de ürkütücü olabilir.
Açıkçası belki de onu bu kadar ıssız bulduğum için ben şehrin sokaklarından geçen arabaların, yeri sallayan ( cidden sallıyorlar, hadi ev binası çürük diyelim, okulun binası bile sallanıyor yahu, hem de 7. kattan ) metro trenlerin geçişi, hatta sokakta bağıranlar benim hoşuma gidiyor. Ã?oğu insan gürültülü bir ortamda uyuyamaz, bense sanırım sessiz bir New York gecesinde uyuyamazdım, en azından Manhattanın bildiğim yerlerinde....
Neyse tuhaf bir yazı oldu sanırım, İşte gece 12 ye yaklaşırken, aklımda bir şekilde oluşan New York izlenimleri.
Aslında tek bir başlık altına sokulur mu böyle bir şey... Belki aklıma geldikçe ikinci üçüncüsünü yazarım. Ama şimdi gece, ben uykuluyum. Arka planda New Yorkun gecesi kendini hissettiriyor dolayısı ile bu konu güzel bir konu gibi.
Ã?ncelikle New Yorkun gecesi söz konusu olduğunda akla gelebilecek ( sıradan New York imajı düşünüldüğünde ) eğlence ve harekettir sanırım. Benim aklıma ilk gelen ıssızlık ve ışıklar....
Issızlık belki sokaklarında onca insanın gezdiği bir kent için çok da mantıklı bir kavram gibi gözükmüyor. Ama işte bir şekilde onca insan bir şekilde ıssızlığı engellemiyor. O insanların iki adım ötesine gidildiğinde, hala etrafında kayda değer sayıda insan varken bile, insan kendini ıssız bir yerde hissedebiliyor, ve korkabilliyor. Aslına bakarsanız binlerce insanın arasına sıkıştığınız Times Meydanında bile ben bazen ıssız bir yerde gibi hissediyorum kendimi... Ve gece ilerledikçe evet hareket devam ediyor ama ıssızlık artıyor.
Sonuç olarak İstanbul, Ankara ve Erzurum ve bir de Ã?orumda bir geceyi sokakta geçirmiş ( Ankarada iki ) olarak New Yorkta da bir geceyi sokakta geçirmeden olmazdı, ben de öyle yaptım. Dolayısı ile sabaha kadar ki halini de biliyorum şehrin.
İşin en ilginç yanı ıssızlığın nisbeten azaldığı yerler daha çok göçmenlerin yaşadığı, arada bir pencereden hiç olmazsa bir çocuk sesinin ya da bir karı kocanın konuşmasının duyulabildiği yerler...
Eeee göçmenlerin olmadığı yerlerde insanlar yaşamıyor mu? Yaşıyor... Eee konuşmuyorlar mı? Konuşuyorlar her hande ama vallahi sesleri çıkmıyor.
Gece ıssızlıktan kaçmak istediğinizde bir sığınak sabaha kadar açık dükkanlardır. Uykusuzluk tuttuğunda da gidebileceğiniz güzel yerlerdir aslında... Tabii özellikle 11-12 sonrası bomboş sandalyelerin arasında oralarda da bazen kendinizi bir garip hissedersiniz. Bazılarına arada giren çıkanlar olur, ama o gelenlerin de üzerinde bir tür, nasıl dersiniz gece havası vardır ve bu hava da sanki o anda orada sadece siz varmışsınız gibi hissetmenizi sağlar adeta...
şehrin akla gelen ikinci yanı gece ışıklardır. New York, tahmin edersiniz, gece ışığa boğulur. Başka ülkelerde belki benzerleri vardır ama sanırım Türkiyede New York kadar ışığa boğulan başka bir kent yok. Ve aslında bu ışığın ortasında kendinizi kaybederseniz ıssızlık hissinin de kaybolması söz konusu değildir. Ama eğer bir an o koskocaman parlak şehirde kendiniz neredesiniz ne yapıyorsunuz diye düşünmeye başladığınızda şehir her zamankinden de ürkütücü olabilir.
Açıkçası belki de onu bu kadar ıssız bulduğum için ben şehrin sokaklarından geçen arabaların, yeri sallayan ( cidden sallıyorlar, hadi ev binası çürük diyelim, okulun binası bile sallanıyor yahu, hem de 7. kattan ) metro trenlerin geçişi, hatta sokakta bağıranlar benim hoşuma gidiyor. Ã?oğu insan gürültülü bir ortamda uyuyamaz, bense sanırım sessiz bir New York gecesinde uyuyamazdım, en azından Manhattanın bildiğim yerlerinde....
Neyse tuhaf bir yazı oldu sanırım, İşte gece 12 ye yaklaşırken, aklımda bir şekilde oluşan New York izlenimleri.
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Metro İle Hergün Yolculuk
Aslında Türkiyede de bunu yapan vardır sanırım, ama ne Ankarada ne İstanbulda metro bir türlü benim yaşadığım yerlere ulaşmadığı için metro de sık kullandığım bir araç haline gelmedi. Geçen sene ise evim okula çok yakındı. Ama bu sene artık metro, kesin ve çok cazip bir araç haline geldi. Dolayısı ile aylardır benim için artık metroya binmek günlük bir olay. Eee madem öyle hissettirdiklerini de bir anlatayım.
Ã?ncelikle New Yorkun metrosu çok gürültülü. Sanki özel olarak trenler ses çıkamaya çalışıyorlarmış gibi geliyor bazen. Trene bindiğinizde ise trenler durmadan sağa sola sallanıyor, yolun ortasında duruyor, kısaca heyecan yaşamak için luna parkta hızlı trene falan binmeye gerek kalmıyor.
Bu arada metroda son derece şirin yaklaşık yavru kedi boyutlarında sıçanlar var, bunlar çok seyrek de olsa bekleme bölümlerine de çıkıyorlar, ama bunun dışında rayların arasında sıkça onları görmek mümkün.
Duvarlar yaratıcı, özellikle merkez Manhattan istasyonları, küçük şirin metalden heykeller ve de ilginç duvar resimleri var. Duvarlara asılan ilanlar da ilginç olabiliyor. Tabii arada, merkez Manhattan dışında özellikle grafiti ile de yapılmış resimler oluyor.
Metro, otobüs gibi tek bir alan olmadığı için, hangi vagona bineceğini belirlemek yolculuk standartını etkileyebiliyor. İnsanlar genel olarak istasyonların boş bölgelerine gitmeme eğilimine sahipler. En azından kalabalık iyice artmadıkça...
Metro istasyonlarında, yine özellikle merkez Manhattanda oldukça hoş müzik gösterileri de oluyor. Piyanosunu getiren bile gördüm. Bazen durup dinliyorum adamları... Hakkaten bazıları benim oldukça hoşuma gidiyor. Arada metroya binip müzik çaldıkları da oluyor.
Eh kurallar burada da çiğneniyor. Acil durum kapılarından içeri girenler bolca mevcud. Girişte duran görevliler de bir yere kadar dikkat ediyor. Eh kısaca böyle... Ã?rneğin Berlindeki gibi her yere uzanan bir metro ağı değil, ama Manhattanın çoğu yerine ve diğer bölümlerin merkezi bölgelerine gidiyor.
Yine de herşey gibi metro konusunda da New Yorktan öyle çok ideal bir şey bekleyenler hayal kırıklığına uğrar bence... New Yorku işte sevdiğiniz zaman kusurları ile sevmeniz gerekiyor. Hatta zamanla eğer fanatikleşirseni o kusurlar da gözünüze aslında New Yorku güzelleştiren bir etken olarak görünebilir. Eh ama o kadar da fanatikleşmemek lazım bence.. : ) )
Aslında Türkiyede de bunu yapan vardır sanırım, ama ne Ankarada ne İstanbulda metro bir türlü benim yaşadığım yerlere ulaşmadığı için metro de sık kullandığım bir araç haline gelmedi. Geçen sene ise evim okula çok yakındı. Ama bu sene artık metro, kesin ve çok cazip bir araç haline geldi. Dolayısı ile aylardır benim için artık metroya binmek günlük bir olay. Eee madem öyle hissettirdiklerini de bir anlatayım.
Ã?ncelikle New Yorkun metrosu çok gürültülü. Sanki özel olarak trenler ses çıkamaya çalışıyorlarmış gibi geliyor bazen. Trene bindiğinizde ise trenler durmadan sağa sola sallanıyor, yolun ortasında duruyor, kısaca heyecan yaşamak için luna parkta hızlı trene falan binmeye gerek kalmıyor.
Bu arada metroda son derece şirin yaklaşık yavru kedi boyutlarında sıçanlar var, bunlar çok seyrek de olsa bekleme bölümlerine de çıkıyorlar, ama bunun dışında rayların arasında sıkça onları görmek mümkün.
Duvarlar yaratıcı, özellikle merkez Manhattan istasyonları, küçük şirin metalden heykeller ve de ilginç duvar resimleri var. Duvarlara asılan ilanlar da ilginç olabiliyor. Tabii arada, merkez Manhattan dışında özellikle grafiti ile de yapılmış resimler oluyor.
Metro, otobüs gibi tek bir alan olmadığı için, hangi vagona bineceğini belirlemek yolculuk standartını etkileyebiliyor. İnsanlar genel olarak istasyonların boş bölgelerine gitmeme eğilimine sahipler. En azından kalabalık iyice artmadıkça...
Metro istasyonlarında, yine özellikle merkez Manhattanda oldukça hoş müzik gösterileri de oluyor. Piyanosunu getiren bile gördüm. Bazen durup dinliyorum adamları... Hakkaten bazıları benim oldukça hoşuma gidiyor. Arada metroya binip müzik çaldıkları da oluyor.
Eh kurallar burada da çiğneniyor. Acil durum kapılarından içeri girenler bolca mevcud. Girişte duran görevliler de bir yere kadar dikkat ediyor. Eh kısaca böyle... Ã?rneğin Berlindeki gibi her yere uzanan bir metro ağı değil, ama Manhattanın çoğu yerine ve diğer bölümlerin merkezi bölgelerine gidiyor.
Yine de herşey gibi metro konusunda da New Yorktan öyle çok ideal bir şey bekleyenler hayal kırıklığına uğrar bence... New Yorku işte sevdiğiniz zaman kusurları ile sevmeniz gerekiyor. Hatta zamanla eğer fanatikleşirseni o kusurlar da gözünüze aslında New Yorku güzelleştiren bir etken olarak görünebilir. Eh ama o kadar da fanatikleşmemek lazım bence.. : ) )
HARBE GİDEN
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>Gene böyle güzel dön; <br>Dudaklarında deniz kokusu, <br>Kirpiklerinde tuz; <br>Harbe giden sarı saçlı çocuk! <br>
Who is online
Users browsing this forum: Amazon [Bot] and 2 guests
