İhanetin İzinde (Orta Dünya - Ortak Öykü)
On dakikanın ardından Aragorn, yanına aldığı çuvala doldurduğu athelas otlarıyla buluşma yerine geldi. Diğerlerinin topladığı otlara bakarak: “En azından doğru otlardan toplamışsınız.” dedi ve ardından gülümsedi samimiyetle. Ayrıkvadi’nin dışında ciddi ve soğuk olurdu genelde, ama burada çocukluğunun geçtiği topraklarda daha bir güler yüzlü ve samimi oluyordu.
Korunun ilerisinden gelen düşme ve bağırış sesiyle irkildiler. Aragorn, yavaşça sesin olduğu yere ilerledi ve yaralı bir ayı ile karşılaştı. Ağır yaralanmış ayının yarasına şüpheyle baktıktan sonra ayağa kalktı ve kırık kılıcını çıkarttı.
Aragorn, Numenor insanlarının kanını taşıyan son insanlardandı. Elflere, düşman ile olan savaşlarında ilk çağda yardım eden bu insanlara Orta Dünya ile ölümsüz diyarlar arasında yer alan bir adaya bir şehir inşa edilmişti ödül olarak. Numenor insanlarının atası aynı zamanda Elrond’un da kardeşi Elros’tu. İnsan olarak yaşamayı seçmişti Elros. Ama Numenor insanları, sıradan insanlardan daha uzun süre yaşıyorlardı ki her ne kadar elfler kadar da uzun olmasa da ve elflere neredeyse denk düzeyde ariftiler, bilimde ve sanatta da çok ilerlemişlerdi.
Sauron’un Orta Dünya’daki insanların yarısını kölesi ettiği o karanlık geçen ikinci çağda Numenor, yardım elini uzatmıştı. Ama sonunda Numenorların yaşadığı ada şehir, Sauron’un üstün zekâsı sonunda yıkılsa da Numenor kanını taşıyan insanların bir kısmı Orta Dünya’ya kaçmayı başarmıştı. Onlara liderlik eden de Elendil’di ve kılıcı Narsil’ini yanına alıp Son İttifak Savaşında, Elf Beyi Gil-Galad ile beraber Sauron’u alt etmişti. Hem kendisi hem de Gil-Galad ölmüş, Narsil de kırılmıştı. Yine de Elendil’in oğlu İsildur kırık kılıcın keskin tarafıyla Sauron’u kıymetli yüzüğünden ayırıp defedebilmişti bu diyardan.
Dunedain, uzun yıllardan beridir bu mirasa sahip çıkıyordu. şimdi de kırık kılıç, Aragorn tarafından korunuyordu. Elrond, Aragorn’a yirmi yaşına geldiğinde kılıcı vermiş ve ona gerçek kimliğini açıklamıştı. O zamandan beri Aragorn, Narsil’i hiç yanından eksik etmemişti.
Herkes, efsanelerde bahsi geçen kırılmış kılıcı yakından görmenin heyecanını yaşarken, Aragorn’un yüzündeki endişeyi fark ettiler. Onlara dönerek: “Bu ayıyı bir warg yaralamış ve fazla da uzaklarda değil. Dahası bunun bir tuzak olduğunu düşünüyorum, bizi buraya çekmek için yapılmış bir tuzak.” diye açıkladı.
Warglar, kurtlara benzerdi. Ã?oğu kişi onları, kurtlarla akraba zannederdi. Ama gerçekte warglar, Sauron’un yaratmış olduğu çarpık yaratıklardan en çok bilinenlerinden biriydi. Hile onların en çok kullandıkları av taktiklerindendi. Kurtlar gibi sürüyle dolaşırlar ve liderlerinin sözünden çıkmazlardı. Orklarla çoğu zaman anlaşmalı hareket ederlerdi, hatta en zeki olanlarının Sauron’un kara lisanını da anladığı biliniyordu, birkaç sözcük de olsa konuşabildiği.
“Daha yoldan yeni geldiğiniz için yanınızda kılıcınızın olduğunu varsayıyorum. Warglar, kurtlar kadar vahşi olsalar da korkaktırlar, birkaç kılıç darbesinden sonra ölüm korkusuyla kaçışmaya başlarlar. Ancak hilebazdırlar, dikkatli olmalısınız. Kılıçlarınıza güvenin yeter ki.” diye güven veren bir konuşma yaptı Aragorn.
Warglar, ortaya çıktığında sayılarının on civarında olduğunu anlamış oldular. Liderleri başlarında yok gibiydi, belki de uzaktan emirlerini veriyordu. İki warg, en önde olan Aragorn’a saldırdı. Kırık kılıcın keskin tarafını ustalıkla kullanan Aragorn, kendini ustalıkla savundu ve iki wargın ölü bedenlerinin yere düşmesi bir dakikayı bulmadı.
Diğer warglar da bunun üzerine saldırıya geçtiler, ama sadece Aragorn’a değil herkese saldırmaya başladılar. Yorgun konukların kendilerini savunmaları gerekiyordu, bakalım savaş becerilerini unutmuşlar mıydı?
Not: Mantıklı bir şekilde herkesin en az bir ya da iki warg ile olan dövüşünü yazmasını bekliyorum. Bu sefer bir iki cümle ile geçiştirmezseniz sevinirim, bu aynı zamanda bir sınav haberiniz olsun. Kim gerçekten de ortak öyküye yazmak istiyor, karakterlerinizi dövüşürken tasvir etmeyi unutmayın. En güzel yazana Aragorn öyküde bir ödül verecektir…
Korunun ilerisinden gelen düşme ve bağırış sesiyle irkildiler. Aragorn, yavaşça sesin olduğu yere ilerledi ve yaralı bir ayı ile karşılaştı. Ağır yaralanmış ayının yarasına şüpheyle baktıktan sonra ayağa kalktı ve kırık kılıcını çıkarttı.
Aragorn, Numenor insanlarının kanını taşıyan son insanlardandı. Elflere, düşman ile olan savaşlarında ilk çağda yardım eden bu insanlara Orta Dünya ile ölümsüz diyarlar arasında yer alan bir adaya bir şehir inşa edilmişti ödül olarak. Numenor insanlarının atası aynı zamanda Elrond’un da kardeşi Elros’tu. İnsan olarak yaşamayı seçmişti Elros. Ama Numenor insanları, sıradan insanlardan daha uzun süre yaşıyorlardı ki her ne kadar elfler kadar da uzun olmasa da ve elflere neredeyse denk düzeyde ariftiler, bilimde ve sanatta da çok ilerlemişlerdi.
Sauron’un Orta Dünya’daki insanların yarısını kölesi ettiği o karanlık geçen ikinci çağda Numenor, yardım elini uzatmıştı. Ama sonunda Numenorların yaşadığı ada şehir, Sauron’un üstün zekâsı sonunda yıkılsa da Numenor kanını taşıyan insanların bir kısmı Orta Dünya’ya kaçmayı başarmıştı. Onlara liderlik eden de Elendil’di ve kılıcı Narsil’ini yanına alıp Son İttifak Savaşında, Elf Beyi Gil-Galad ile beraber Sauron’u alt etmişti. Hem kendisi hem de Gil-Galad ölmüş, Narsil de kırılmıştı. Yine de Elendil’in oğlu İsildur kırık kılıcın keskin tarafıyla Sauron’u kıymetli yüzüğünden ayırıp defedebilmişti bu diyardan.
Dunedain, uzun yıllardan beridir bu mirasa sahip çıkıyordu. şimdi de kırık kılıç, Aragorn tarafından korunuyordu. Elrond, Aragorn’a yirmi yaşına geldiğinde kılıcı vermiş ve ona gerçek kimliğini açıklamıştı. O zamandan beri Aragorn, Narsil’i hiç yanından eksik etmemişti.
Herkes, efsanelerde bahsi geçen kırılmış kılıcı yakından görmenin heyecanını yaşarken, Aragorn’un yüzündeki endişeyi fark ettiler. Onlara dönerek: “Bu ayıyı bir warg yaralamış ve fazla da uzaklarda değil. Dahası bunun bir tuzak olduğunu düşünüyorum, bizi buraya çekmek için yapılmış bir tuzak.” diye açıkladı.
Warglar, kurtlara benzerdi. Ã?oğu kişi onları, kurtlarla akraba zannederdi. Ama gerçekte warglar, Sauron’un yaratmış olduğu çarpık yaratıklardan en çok bilinenlerinden biriydi. Hile onların en çok kullandıkları av taktiklerindendi. Kurtlar gibi sürüyle dolaşırlar ve liderlerinin sözünden çıkmazlardı. Orklarla çoğu zaman anlaşmalı hareket ederlerdi, hatta en zeki olanlarının Sauron’un kara lisanını da anladığı biliniyordu, birkaç sözcük de olsa konuşabildiği.
“Daha yoldan yeni geldiğiniz için yanınızda kılıcınızın olduğunu varsayıyorum. Warglar, kurtlar kadar vahşi olsalar da korkaktırlar, birkaç kılıç darbesinden sonra ölüm korkusuyla kaçışmaya başlarlar. Ancak hilebazdırlar, dikkatli olmalısınız. Kılıçlarınıza güvenin yeter ki.” diye güven veren bir konuşma yaptı Aragorn.
Warglar, ortaya çıktığında sayılarının on civarında olduğunu anlamış oldular. Liderleri başlarında yok gibiydi, belki de uzaktan emirlerini veriyordu. İki warg, en önde olan Aragorn’a saldırdı. Kırık kılıcın keskin tarafını ustalıkla kullanan Aragorn, kendini ustalıkla savundu ve iki wargın ölü bedenlerinin yere düşmesi bir dakikayı bulmadı.
Diğer warglar da bunun üzerine saldırıya geçtiler, ama sadece Aragorn’a değil herkese saldırmaya başladılar. Yorgun konukların kendilerini savunmaları gerekiyordu, bakalım savaş becerilerini unutmuşlar mıydı?
Not: Mantıklı bir şekilde herkesin en az bir ya da iki warg ile olan dövüşünü yazmasını bekliyorum. Bu sefer bir iki cümle ile geçiştirmezseniz sevinirim, bu aynı zamanda bir sınav haberiniz olsun. Kim gerçekten de ortak öyküye yazmak istiyor, karakterlerinizi dövüşürken tasvir etmeyi unutmayın. En güzel yazana Aragorn öyküde bir ödül verecektir…
Last edited by catboy on Sun Jan 10, 2010 5:33 am, edited 1 time in total.
Aragorn yaralı ayıyla ilgilenirken, Reiwen'de göz ucuyla derin yaraya bakmıştı. Elf derin bir iç çekti. Yaralı bir hayvan görmek, kendisinin de acı hissetmesine yol açıyordu. Wargların sinsi yaratıklar olduğunu bilirdi, en azından onları yaratanın özelliklerinden sadece ufak bir kısmı bahsedilmişti bu yaratıklara. Kötülüğe karşı derin bir lanet okudu ve gözlerini kapatarak "Güçlü ol... Bir kaç karanlığın içinde ki aydınlığı yok etmesine izin verme... Sen bir ayısın ve bir ayı gibi güçlü ol!" dedi, hafif sesli bir şekilde çıkmıştı dudaklarından bu cümleler. Yolgezer'in söylediklerini dikkatle dinledikten sonra çektiği kırık kılıç, Reiwen'in ürpermesine yol açtı "Narsil" diye fısıldayabildi sadece...
Bir kaç uzun saniyeden sonra Wargların ortaya çıkmasıyla, sırtına takılı olan uzun mızrağını bir hamlede kavradı. Aragorn'un bir kaç adım gerisindeydi, biliyordu ki wargların Elrond'un oğlu olarak gördüğü bu insana zarar vermesi pek muhtemel değildi fakat warglarla olan bu savaşta kendisinden sonra mızrağını sallayacağı birisi varsa oda tam önünde durmuş, ve kırık kılıcıyla iki büyük wargı saniyeler içersinde öldürmüş olan Yolgezerdi. Reiwen şaşırmıştı fakat söylemeden edemedi "Kılıçlar ve baltaların yanında peki ya mızrak uygun mudur?" dedi ince gülümsemesiyle ve solunda duran warga keskin bir bakış fırlattı. Mızrağını sağ elinde hızlıca çevirerek yaratığa doğru koştu ve sağ alt köşeden hızla yukarıya doğru savurdu silahını. Mızrak zemini yalayarak geçerken, topraktaki bir kaç bitki ve ot parçaları mızrağıyla beraber parçalanmış ve havaya savrulmuştu. Warg bir hamleyle geriye kaçmıştı ama Reiwen çok hızlı davranarak, az önceki saldırısının tam aksine doğru iki eliyle kuvvetlice savurdu bu sefer. Yaratık sağ tarafa doğru hızlıca savruldu ve sol bacağından boynuna doğru derin bir yara aldı.
Gözleri etrafını taradı. Gördüğü kadarıyla herkes kendisini wargları defetmeye adamıştı. Yaralı ayının güvende olduğunu görünce rahatladı. Hızla başka bir hedef seçecekken, seçilen hedefin kendisinin olduğunu geç farketmesiyle birlikte bir başka yaratığın üzerine atlaması bir oldu. Mızrağını savunma amaçlı salladı fakat çok geç kalmıştı, warg dişlerini Reiwen'in sol bacağına geçirmişti. Acıyla dişlerini sıktı ve sol yumruğunu wargın leş kokan ağzına geçirdi. Kazandığı bu saniyeler icerisinde bir kac adım geriye tökezledi ve mızrağını tekrar kavradı. Wargın açtığı yara çok büyük bir önem taşımıyordu ve derin değildi. Saldırmak yerine savunma yapmayı tercih etmişti bu sefer. Ã?nünde hırlayan yaratığın hamlesini dikkatli gözlerle izledi. Warg sıçramak için doğru zamanı bekliyor gibiydi, en azından Reiwen böyle düşünüyordu. Ã?ünkü kendiside savunmak için doğru zamanı bekliyordu.
Simdi... dedi zihnindeki ses Reiwen'e (bu zaten Reiwen'in kendi sesiydi) ve warg hızla yaralı bacağına doğru atıldı fakat bu sefer hamleden kurtulmayı başaran Denizyolcusu, warg yere iner inmez yaydan çıkan süratli bir okun hedefine hızla belli bir çizgide gitmesi gibi mızrağını soktu. Warg derin bir inilti çıkarıp yere kapaklandı. "Bir elfi hafife almak pek mantıklı bir hareket değildir" dedi yaratığın ölü bedenine. Bir önceki rakibi ise bıraktığı yerde can çekişiyordu. Reiwen yaratığı acılar içerisinde bırakmaktansa öldürmenin daha iyi olacağını düşündü ve yaralı wargın kafatasını delerek yaşamına son verdi. Yaralı ayının hemen önüne giderek yere çömeldi. Mızragından destek alıyordu, "İyisin ya? dedi hayvana, bir yandan da az önceki aldığı yarayı kontrol ederek. Tekrar ayağa kalktığında, pek fazla avlayacak wargın kalmadığını farketti ve yardıma ihtiyacı olan birileri var mı diye keskin gözleriyle yoldaşlarına baktı. Mızrağını hazırda bekleterek gelecek tehlikelere karşı beklemeye başladı.
Bir kaç uzun saniyeden sonra Wargların ortaya çıkmasıyla, sırtına takılı olan uzun mızrağını bir hamlede kavradı. Aragorn'un bir kaç adım gerisindeydi, biliyordu ki wargların Elrond'un oğlu olarak gördüğü bu insana zarar vermesi pek muhtemel değildi fakat warglarla olan bu savaşta kendisinden sonra mızrağını sallayacağı birisi varsa oda tam önünde durmuş, ve kırık kılıcıyla iki büyük wargı saniyeler içersinde öldürmüş olan Yolgezerdi. Reiwen şaşırmıştı fakat söylemeden edemedi "Kılıçlar ve baltaların yanında peki ya mızrak uygun mudur?" dedi ince gülümsemesiyle ve solunda duran warga keskin bir bakış fırlattı. Mızrağını sağ elinde hızlıca çevirerek yaratığa doğru koştu ve sağ alt köşeden hızla yukarıya doğru savurdu silahını. Mızrak zemini yalayarak geçerken, topraktaki bir kaç bitki ve ot parçaları mızrağıyla beraber parçalanmış ve havaya savrulmuştu. Warg bir hamleyle geriye kaçmıştı ama Reiwen çok hızlı davranarak, az önceki saldırısının tam aksine doğru iki eliyle kuvvetlice savurdu bu sefer. Yaratık sağ tarafa doğru hızlıca savruldu ve sol bacağından boynuna doğru derin bir yara aldı.
Gözleri etrafını taradı. Gördüğü kadarıyla herkes kendisini wargları defetmeye adamıştı. Yaralı ayının güvende olduğunu görünce rahatladı. Hızla başka bir hedef seçecekken, seçilen hedefin kendisinin olduğunu geç farketmesiyle birlikte bir başka yaratığın üzerine atlaması bir oldu. Mızrağını savunma amaçlı salladı fakat çok geç kalmıştı, warg dişlerini Reiwen'in sol bacağına geçirmişti. Acıyla dişlerini sıktı ve sol yumruğunu wargın leş kokan ağzına geçirdi. Kazandığı bu saniyeler icerisinde bir kac adım geriye tökezledi ve mızrağını tekrar kavradı. Wargın açtığı yara çok büyük bir önem taşımıyordu ve derin değildi. Saldırmak yerine savunma yapmayı tercih etmişti bu sefer. Ã?nünde hırlayan yaratığın hamlesini dikkatli gözlerle izledi. Warg sıçramak için doğru zamanı bekliyor gibiydi, en azından Reiwen böyle düşünüyordu. Ã?ünkü kendiside savunmak için doğru zamanı bekliyordu.
Simdi... dedi zihnindeki ses Reiwen'e (bu zaten Reiwen'in kendi sesiydi) ve warg hızla yaralı bacağına doğru atıldı fakat bu sefer hamleden kurtulmayı başaran Denizyolcusu, warg yere iner inmez yaydan çıkan süratli bir okun hedefine hızla belli bir çizgide gitmesi gibi mızrağını soktu. Warg derin bir inilti çıkarıp yere kapaklandı. "Bir elfi hafife almak pek mantıklı bir hareket değildir" dedi yaratığın ölü bedenine. Bir önceki rakibi ise bıraktığı yerde can çekişiyordu. Reiwen yaratığı acılar içerisinde bırakmaktansa öldürmenin daha iyi olacağını düşündü ve yaralı wargın kafatasını delerek yaşamına son verdi. Yaralı ayının hemen önüne giderek yere çömeldi. Mızragından destek alıyordu, "İyisin ya? dedi hayvana, bir yandan da az önceki aldığı yarayı kontrol ederek. Tekrar ayağa kalktığında, pek fazla avlayacak wargın kalmadığını farketti ve yardıma ihtiyacı olan birileri var mı diye keskin gözleriyle yoldaşlarına baktı. Mızrağını hazırda bekleterek gelecek tehlikelere karşı beklemeye başladı.
Just because you were born a noble, you can act like God? - Griffith (the White Hawk)
Bizi deniyorlar, diye düşündü Tumar Kuzeylinin sesini duyunca, geriye doğru çekilip kılıcını çekti. Gözleri etrafı tarıyordu. Kuzeyli kırık kılıcı çektiğinde, öfkeyle tısladı. İsildur'un Varisi bu muydu ? Yıllarca korkarak saklanmış bu halkın Gondor tahtında hakkı yoktu. O kadar iyi yöneticler olsalardı Arnor'u ayakta tutabilirlerdi.
Warglar ortaya çıktığında İsildur'un varisi uikisini yere indirmişti bile. Tumar o kırık kılıçın bu kadar keskin olduğunu düşünemezdi ama bu zamanda efsaneler ile gerçekler iç içe karışmıştı.
"Kulağın duyduğu kurt yüreğin korktuğu orktan daha kötüdür." dedi, kalkanını sırtından çözüp önüne koydu. şimdi sırtını birisine vermesi gerekiyordu, sırt sırta kumandanı ona öyle öğretmişti. Yoksa arkadan hain bir saldırıyla kurban gitmesi içten bile değildi ve burada güveneceği tek insan vardı.
"Rohanlı, sırt sırta" dedi Tumar sırtını Rohanlının sırtına yapıştırarak, bir elinde kalkan bir elinde kılıçla Wargı bekliyordu. Yaratık ağzından salyalar akarak ona hızla saldırdı. Tumar çelik kalkanını hızla öne doğru savurarak yaratığın suratına geçirdi. Darbenin şiddetiyle kalkanı tutan sol kolu uyuşan Gondorlu, boştaki diğer eliyle kılıcını wargın boğazına sapladı. Wargın şah damarını parçalayan bu darbe kurdun kan kusarak yığılmasını sağladı.
Etrafa baktığında bir elfin mızrağıyla akrobatik heraketler yaptığını fark etti, o uzun mızragı kırılmadan, çok zor kullanırdı. Anlaşılan bu sefer elfin şansı yağver gitmişti.
Diğerlerine baktığında herkes kendi kurduyla uğraşıyor gibiydi. Dövüşlerine karışmak istemezdi, yoksa bu onur kırıcı olurdu. Tam altından hırıltı, duyduğunda boğazına sapladığı wargın can çekiştiğini fark etti. Mordor'un kara uşaklarının acınmaya ihtiyacı yoktu.
"Kendi kanında boğularak geber, kötülüğün dölü." diye mırıldandı, ölmrkte olan warga bakarak...
Warglar ortaya çıktığında İsildur'un varisi uikisini yere indirmişti bile. Tumar o kırık kılıçın bu kadar keskin olduğunu düşünemezdi ama bu zamanda efsaneler ile gerçekler iç içe karışmıştı.
"Kulağın duyduğu kurt yüreğin korktuğu orktan daha kötüdür." dedi, kalkanını sırtından çözüp önüne koydu. şimdi sırtını birisine vermesi gerekiyordu, sırt sırta kumandanı ona öyle öğretmişti. Yoksa arkadan hain bir saldırıyla kurban gitmesi içten bile değildi ve burada güveneceği tek insan vardı.
"Rohanlı, sırt sırta" dedi Tumar sırtını Rohanlının sırtına yapıştırarak, bir elinde kalkan bir elinde kılıçla Wargı bekliyordu. Yaratık ağzından salyalar akarak ona hızla saldırdı. Tumar çelik kalkanını hızla öne doğru savurarak yaratığın suratına geçirdi. Darbenin şiddetiyle kalkanı tutan sol kolu uyuşan Gondorlu, boştaki diğer eliyle kılıcını wargın boğazına sapladı. Wargın şah damarını parçalayan bu darbe kurdun kan kusarak yığılmasını sağladı.
Etrafa baktığında bir elfin mızrağıyla akrobatik heraketler yaptığını fark etti, o uzun mızragı kırılmadan, çok zor kullanırdı. Anlaşılan bu sefer elfin şansı yağver gitmişti.
Diğerlerine baktığında herkes kendi kurduyla uğraşıyor gibiydi. Dövüşlerine karışmak istemezdi, yoksa bu onur kırıcı olurdu. Tam altından hırıltı, duyduğunda boğazına sapladığı wargın can çekiştiğini fark etti. Mordor'un kara uşaklarının acınmaya ihtiyacı yoktu.
"Kendi kanında boğularak geber, kötülüğün dölü." diye mırıldandı, ölmrkte olan warga bakarak...
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
Ayrıkvadi'nin bu kadar yakınında bu canavarları gördüğüne şaşırmıştı.. çünkü çevre orman Elfler tarafından gözleniyordu, "bu işte bir terslik var" diye düşündüyse de ihtiyatla belindeki kılıcı çıkardı kınından..
etrafındakiler çoktan havaya girmiş ve bu kurtsu canavarlara karşılık vermeye başlamışlardı bile.. o ise Dúnedain'i izledi kısa bir an.. bu izleyişten Gondor'lunun arkasını kollama çağrısı ile sıyrıldı ve önlerindeki hayvanlara odaklanmış olan adamlara bağırdı..
"BİRLİKTE KALIN..!! AYRILMAYIN, ARKANIZA GEÃ?MESİNLER..!!"
daha cümlesini yeni bitirmişti ki bir arbede başladı.. hayvanlar bir bir düşerken etrafı inceledi, fakat sürü liderini görememişti.. bu hayvanlarla yabanda çok karşılaşmıştı ve liderin bir sürünün tüm saldırı inisiyatifini elinde tuttuğunu biliyordu.. gözleri sonuçsuzca boşluğu taradı..
"Bu hiç normal değil.."
diye tısladı.. Gondor'lunun ve Elf'in gayet becerikli bir şekilde avlarını hakladıklarını görünce biraz rahatladı ve
"Tumar, arkanı kolla..!!"
diyerek Gondor'lunun omzuna vurdu ve tamamen içgüdülerine güvenerek hayvanların arkasında bir noktaya doğru sol taraftan açılarak ilerledi.. bu ilerleyiş wargların kafasını karıştırmıştı.. iki tanesi ona doğru döndü ve huzursuzca hırladılar.. sonra aklına başka bir şey geldi.. çünkü ona doğru dönen hayvanlar Tumar'a korunmasız sağ yanlarını Reiwen'e ise sağ arkalarını dönmüş oluyorlardı..
"YAYILIN, ETRAFLARINI SARIN..!!"
diye haykırdı.. tam o anda üstüne atılan wargdan çevik bir hamleyle yana çekilerek sıyrıldı.. hayvan solundan uçarak arkasına geçti..
"Ava giderken avlanmak.."
diye mırıldandı gülümseyerek.. şimdi bir önünde bir de arkasında iki warg vardı.. sıyrıldığı hayvan henüz yere inmemişken, yani daha toprağa basıp ona dönecek zamanı bulmadan çok kısa bir an önce, karşısında durana doğru hızla atıldı ve iki eliyle kavradığı geniş süvari kılıcını hayvanın korunmasız kafasına indirdi..
"AAAAAARRRHH..!!"
burnu yukarı kalkmış, korkunç dişlerinden akan salyaları ona gösteren hayvanın önce burnu ve üst çene kemiği, sonra da kafatası iki kaşının arasından korkunç bir kütürdemeyle kırıldı.. hayvan ceset gibi olduğu yere yığılırken zarif bir sol ayak hareketiyle arkasını dönüp az önce kendisine doğru atlayanla yüz yüze geldi.. şimdi tüm gruba arkasını döndüğünün farkındaydı.. o yüzden hızlı 3 adımla sağa doğru kayarak, geniş bir daire çizip kurdun etrafında yarım tur döndü.. aralarında 3-4 adım mesafe vardı ve bu sefer atak sırası Eolin'deydi..
(aşağıdaki sahne 4 sn içinde olup bitmiştir)
Eolin: önce sola doğru sıçrar gibi geniş ve yüksek bir adım,
Warg: bir adım geriledi ve sola geçti,
Eolin: sağa doğru kısa bir adım,
Warg: olduğu yerde kalıp boynunu yere eğdi, zıplamak üzere arka ayaklarını gerdi,
Eolin: sola bir uzun sıçrayış daha
Warg: Eolin'in üstüne doğru çılgın bir hırsla zıpladı (kendi sağına, Eolin'in tam üzerine doğru)
Eolin: bu hareketi bekliyordu, sağ tarafa kısa bir adım daha ve durduğu noktada sola doğru hızla tam tur dönerek havadaki wargdan sıyrılıp arkasına geçti ve dönerken kılıcını savurdu.. önünde, arkası dönük kalan uçmakta olan kurtun ensesine gelen darbe hayvanın başını o havadayken koparmıştı.. kafası kopan beden yere yığıldı.. kafa ise tam sürünün ortasına doğru dönerek düştü..
etrafındakiler çoktan havaya girmiş ve bu kurtsu canavarlara karşılık vermeye başlamışlardı bile.. o ise Dúnedain'i izledi kısa bir an.. bu izleyişten Gondor'lunun arkasını kollama çağrısı ile sıyrıldı ve önlerindeki hayvanlara odaklanmış olan adamlara bağırdı..
"BİRLİKTE KALIN..!! AYRILMAYIN, ARKANIZA GEÃ?MESİNLER..!!"
daha cümlesini yeni bitirmişti ki bir arbede başladı.. hayvanlar bir bir düşerken etrafı inceledi, fakat sürü liderini görememişti.. bu hayvanlarla yabanda çok karşılaşmıştı ve liderin bir sürünün tüm saldırı inisiyatifini elinde tuttuğunu biliyordu.. gözleri sonuçsuzca boşluğu taradı..
"Bu hiç normal değil.."
diye tısladı.. Gondor'lunun ve Elf'in gayet becerikli bir şekilde avlarını hakladıklarını görünce biraz rahatladı ve
"Tumar, arkanı kolla..!!"
diyerek Gondor'lunun omzuna vurdu ve tamamen içgüdülerine güvenerek hayvanların arkasında bir noktaya doğru sol taraftan açılarak ilerledi.. bu ilerleyiş wargların kafasını karıştırmıştı.. iki tanesi ona doğru döndü ve huzursuzca hırladılar.. sonra aklına başka bir şey geldi.. çünkü ona doğru dönen hayvanlar Tumar'a korunmasız sağ yanlarını Reiwen'e ise sağ arkalarını dönmüş oluyorlardı..
"YAYILIN, ETRAFLARINI SARIN..!!"
diye haykırdı.. tam o anda üstüne atılan wargdan çevik bir hamleyle yana çekilerek sıyrıldı.. hayvan solundan uçarak arkasına geçti..
"Ava giderken avlanmak.."
diye mırıldandı gülümseyerek.. şimdi bir önünde bir de arkasında iki warg vardı.. sıyrıldığı hayvan henüz yere inmemişken, yani daha toprağa basıp ona dönecek zamanı bulmadan çok kısa bir an önce, karşısında durana doğru hızla atıldı ve iki eliyle kavradığı geniş süvari kılıcını hayvanın korunmasız kafasına indirdi..
"AAAAAARRRHH..!!"
burnu yukarı kalkmış, korkunç dişlerinden akan salyaları ona gösteren hayvanın önce burnu ve üst çene kemiği, sonra da kafatası iki kaşının arasından korkunç bir kütürdemeyle kırıldı.. hayvan ceset gibi olduğu yere yığılırken zarif bir sol ayak hareketiyle arkasını dönüp az önce kendisine doğru atlayanla yüz yüze geldi.. şimdi tüm gruba arkasını döndüğünün farkındaydı.. o yüzden hızlı 3 adımla sağa doğru kayarak, geniş bir daire çizip kurdun etrafında yarım tur döndü.. aralarında 3-4 adım mesafe vardı ve bu sefer atak sırası Eolin'deydi..
(aşağıdaki sahne 4 sn içinde olup bitmiştir)
Eolin: önce sola doğru sıçrar gibi geniş ve yüksek bir adım,
Warg: bir adım geriledi ve sola geçti,
Eolin: sağa doğru kısa bir adım,
Warg: olduğu yerde kalıp boynunu yere eğdi, zıplamak üzere arka ayaklarını gerdi,
Eolin: sola bir uzun sıçrayış daha
Warg: Eolin'in üstüne doğru çılgın bir hırsla zıpladı (kendi sağına, Eolin'in tam üzerine doğru)
Eolin: bu hareketi bekliyordu, sağ tarafa kısa bir adım daha ve durduğu noktada sola doğru hızla tam tur dönerek havadaki wargdan sıyrılıp arkasına geçti ve dönerken kılıcını savurdu.. önünde, arkası dönük kalan uçmakta olan kurtun ensesine gelen darbe hayvanın başını o havadayken koparmıştı.. kafası kopan beden yere yığıldı.. kafa ise tam sürünün ortasına doğru dönerek düştü..
Aurë entuluva...!!
Wargların leşleri yeşil otların arasında mide bulandırıcı bir manzara oluşmasına neden olmuştu. Aragorn düşünceliydi: “Bu warglar vahşi doğada tek başlarına dolanırlar, ama Ayrıkvadi’ye bu kadar yakın olmaları, hele tuzak kurarak bize saldırmaları düşündürücü. Bunda orkların parmağı olabilir.”
Etrafı incelemeye başladı. Her detay önemliydi Aragorn için. Araştırmasına yaralı ayıdan başlamanın daha doğru olduğunu düşündü, hem hala ayıyı iyileştirebilme şansı olabilirdi.
Ayının ona bakan gözlerine odaklanınca bir gülümsemedir aldı Aragorn’u ve ayıya: “Artık güvendesin, saklanmana gerek yok.” diye belirtti.
Ayının başını kaldırıp Aragorn’un arkasındakileri göstermesiyle Aragorn’un gülümsemesi kahkahaya dönüştü ve arkasını dönüp: “En iyisi biraz mahremiyet hakkı tanıyalım.” dedi ve hepsi ayıyı yalnız bıraktı. Konukların şaşkın bakışlarına karşın Aragorn bir şey demeden bekledi ağaçların arkasında bir süre.
Sonra ayının bulunduğu yerde iri yarı, vücudunun çoğu yeri kıllı bir insan çıkageldi. İnsanlardan daha uzun boylu, hatta biraz dev de denilebilir biriydi gelen. Sağ kolundan yaralanmıştı aynen deminki ayı gibi.
“Uzun zamandır bu warg sürüsünden kaçıyordum. En sonunda Ayrıkvadi’ye varınca kurtuldum sandım ama yanılmışım. Meğersem beni takip ediyorlarmış, sanki onlara Ayrıkvadi’ye giden yolu göstermiş gibi hissetmedim değil.” diye anlattı yaralı adam.
Yaralı adam hobbitler gibi garip bir insan ırkındandı. Kendisi birer beorn idi. Dış dünyadan tamamen izole etmişlerdi beornlar kendilerini. Bal çiftlikleri kurarlar ve Carrock denilen bölgelerinden geçen gezginlerden ayakbastı parası toplayarak geçimlerini sağlarlardı. Hayvanlarla içgüdüsel bir şekilde uyum içinde yaşarlardı ve kendilerinin çok garip bir özelliği daha vardı: O da istedikleri zaman ayıya dönüşebilmeleriydi. Ama bunu etrafta kimse yokken yaparlardı, biraz mide bulandırıcı bir şekilde gerçekleşen bir dönüşümdü bu çünkü. Etyemezler, bal ve meyve yiyerek beslenirlerdi. Hatta binek olarak hiçbir zaman at gibi hayvanları kullanmazlar, yürüyerek her yere giderlerdi. Zaten gerekmedikçe yurtlarını terk etmezlerdi.
“Beni liderimiz Grimbeorn gönderdi. Ayrıkvadi’ye gidip Elrond ile görüşmeliyim. Bu çok önemli, bir haftadır yollardayım. Çok geç kalmış bile olabilirim.”
“Ã?nce bir yarana bakalım. Yanımızda taşıdığımız şu otları yaralarına koyarsan kendini daha iyi hissedeceksindir.” dedi Aragorn ve beornun yaralarına daha dikkatli baktı: “Wargların en iyi bildikleri şey dişleriyle nereyi ısırırlarsa daha çok acıtacak olmalarıdır. Bu konuda çok iyi olduklarını kendim deneyimlemiştim.”
Ayrıkvadi’ye dönüş yoluna doğru akşam iyice olmuştu. Gelen konukları da iyice yorgunluk sarmıştı. Sonuçta bütün gün boyunca dinlenmeden koşturmuşlardı. Aragorn, yaralı beornu tedavi görmesi için götürürken konuklara döndü: “İlginç bir gün oldu sanırım. Artık yarın sabaha kadar özgürsünüz. Beorn tedavisini gördükten sonra Elrond ile görüşür, sonra da Elrond size görevinizle ilgili son haberleri biri aracılığıyla getirir, şimdilik görüşmek üzere.”
Gelen konuklar isterlerse burada olan diğer yurttaşlarını göremeye gidebilir, birbirleriyle kaynaşabilir ya da dinlenmek için büyük salona geçebilirdi. Yemek hazırlıkları başlamıştı, bir saat sonra büyük salonda yemek verilecekti. O zamana kadar özgürlerdi. Artık Ayrıkvadi’yi kendileri keşfedebilirlerdi.
Not: Yemek vaktine kadar isteyen yazabilir, yemek vaktinde yeni katılımcı arkadaşlar da öyküye giriş yapmış olacaklar. Ondan sonraki yazımda da yeni görevimiz başlayacak ve Ayrıkvadi’den ayrılacağız.
Etrafı incelemeye başladı. Her detay önemliydi Aragorn için. Araştırmasına yaralı ayıdan başlamanın daha doğru olduğunu düşündü, hem hala ayıyı iyileştirebilme şansı olabilirdi.
Ayının ona bakan gözlerine odaklanınca bir gülümsemedir aldı Aragorn’u ve ayıya: “Artık güvendesin, saklanmana gerek yok.” diye belirtti.
Ayının başını kaldırıp Aragorn’un arkasındakileri göstermesiyle Aragorn’un gülümsemesi kahkahaya dönüştü ve arkasını dönüp: “En iyisi biraz mahremiyet hakkı tanıyalım.” dedi ve hepsi ayıyı yalnız bıraktı. Konukların şaşkın bakışlarına karşın Aragorn bir şey demeden bekledi ağaçların arkasında bir süre.
Sonra ayının bulunduğu yerde iri yarı, vücudunun çoğu yeri kıllı bir insan çıkageldi. İnsanlardan daha uzun boylu, hatta biraz dev de denilebilir biriydi gelen. Sağ kolundan yaralanmıştı aynen deminki ayı gibi.
“Uzun zamandır bu warg sürüsünden kaçıyordum. En sonunda Ayrıkvadi’ye varınca kurtuldum sandım ama yanılmışım. Meğersem beni takip ediyorlarmış, sanki onlara Ayrıkvadi’ye giden yolu göstermiş gibi hissetmedim değil.” diye anlattı yaralı adam.
Yaralı adam hobbitler gibi garip bir insan ırkındandı. Kendisi birer beorn idi. Dış dünyadan tamamen izole etmişlerdi beornlar kendilerini. Bal çiftlikleri kurarlar ve Carrock denilen bölgelerinden geçen gezginlerden ayakbastı parası toplayarak geçimlerini sağlarlardı. Hayvanlarla içgüdüsel bir şekilde uyum içinde yaşarlardı ve kendilerinin çok garip bir özelliği daha vardı: O da istedikleri zaman ayıya dönüşebilmeleriydi. Ama bunu etrafta kimse yokken yaparlardı, biraz mide bulandırıcı bir şekilde gerçekleşen bir dönüşümdü bu çünkü. Etyemezler, bal ve meyve yiyerek beslenirlerdi. Hatta binek olarak hiçbir zaman at gibi hayvanları kullanmazlar, yürüyerek her yere giderlerdi. Zaten gerekmedikçe yurtlarını terk etmezlerdi.
“Beni liderimiz Grimbeorn gönderdi. Ayrıkvadi’ye gidip Elrond ile görüşmeliyim. Bu çok önemli, bir haftadır yollardayım. Çok geç kalmış bile olabilirim.”
“Ã?nce bir yarana bakalım. Yanımızda taşıdığımız şu otları yaralarına koyarsan kendini daha iyi hissedeceksindir.” dedi Aragorn ve beornun yaralarına daha dikkatli baktı: “Wargların en iyi bildikleri şey dişleriyle nereyi ısırırlarsa daha çok acıtacak olmalarıdır. Bu konuda çok iyi olduklarını kendim deneyimlemiştim.”
Ayrıkvadi’ye dönüş yoluna doğru akşam iyice olmuştu. Gelen konukları da iyice yorgunluk sarmıştı. Sonuçta bütün gün boyunca dinlenmeden koşturmuşlardı. Aragorn, yaralı beornu tedavi görmesi için götürürken konuklara döndü: “İlginç bir gün oldu sanırım. Artık yarın sabaha kadar özgürsünüz. Beorn tedavisini gördükten sonra Elrond ile görüşür, sonra da Elrond size görevinizle ilgili son haberleri biri aracılığıyla getirir, şimdilik görüşmek üzere.”
Gelen konuklar isterlerse burada olan diğer yurttaşlarını göremeye gidebilir, birbirleriyle kaynaşabilir ya da dinlenmek için büyük salona geçebilirdi. Yemek hazırlıkları başlamıştı, bir saat sonra büyük salonda yemek verilecekti. O zamana kadar özgürlerdi. Artık Ayrıkvadi’yi kendileri keşfedebilirlerdi.
Not: Yemek vaktine kadar isteyen yazabilir, yemek vaktinde yeni katılımcı arkadaşlar da öyküye giriş yapmış olacaklar. Ondan sonraki yazımda da yeni görevimiz başlayacak ve Ayrıkvadi’den ayrılacağız.
Yaralı ayının bir beorn çıkmasına azda olsa şaşırmıştı elf. Warglarla olan arbede sırasında bunu farkedememesinin doğal olduğunu düşündü. Eğer ki sakin bir anına denk gelseydi, koca ayının bu büyüklükte bir beorn olduğunu anlayabilirdi, en azından Denizyolcusu'nun düşüncesi, anlayabileceğinden yanaydı. Kendisine tanınan bu bir saatlik zaman diliminde Ayrıkvadi'de küçük bir gezintiye çıkacaktı, önündeki uzun yolculuğun zorluklarını, getireceği tehlikeleri biliyordu ve yolculuk boyunca en azından ağzına güzel tatlar atabilmeyi umut ederek gruptan ayrıldı.
Bir süre sonra sakin bir ağaç kenarına oturarak, wargın sivri dişlerini geçirdiği yarayla ilgilendi. Athelas otlarını yarasına bastırdı ve ufak bir parça bez ile yarasını sardı. Bir bez daha çıkararak warg kanıyla bulanmış mızrağını temizledi ve düştü yollara, yürürken gördüğü bir kaç elf ile ufak sohbetler etti, bir yandan da yürüdüğü yolları aklında tutarak, çizeceği harita üzerinde düşündü. İki yanı çiçeklerle süslenmiş bir yola girdiğinde, çocukların söylediği şarkılar eşliğinde içinden mutlulukla dans etti. Küçük bir elf kızının kendisine dikkatlice baktığını gördü, yanına giderek gülümsedi. şaşıran kız pek de utanmış gibi görünmüyordu, tereddüt ederek sordu Reiwen'e;
"Ne isterdiniz efendim?" sesi biraz titrek de olsa, güzel bir melodi gibi geldi.
"Yakın bir süre içerisinde uzun bir yolculuğa çıkacağım leydim," duraksadı Reiwen "Yolculuk sırasında güzel tadlar edinmeyi amaçlıyorum." diyerek gülümsemesine devam ederken, küçük kız mavi, parlak gözlerini önce çiçeklere sonra Denizyolcusu'na çevirdi.
"Sizi güzel meyveler ve çiçekler satan, bir yere yönlendirebilirim."
"Özülerek söylemeliyim ki, fazla vaktim yok leydim. Hem buralar bana oldukça yabancı gelir, görevime geç kalmak istemem fakat eğer bu güzel bayan bana eşlik ederse çok mutlu olurum." dedi, Reiwen hem ihtiyacı olan erzakları almak hemde önündeki ufaklığı mutlu etmek istiyordu. Yapılan yardıma böylelikle karşılık verebilirdi ve bunu yaparken büyük bir mutluluk yaşardı.
Küçük elf kızını ikna ettiğine sevinerek yola çıkmışlardı. Yürüdükleri süre boyunca tanışmışlardı, ufaklığın isminin Eariel olduğunu öğrenmişti ve birbirlerine eğlenceli hikayeler anlatmışlardı. Eariel, Ayrıkvadi'nin ötesini merak ettiğinden dolayı Reiwen'in maceralarını, anlattıklarını merakla dinlemişti. Reiwen ise küçük kızdan Ayrıkvadi ve çevresi hakkında bilgiler almıştı.
Savaşın getirdiği en kötü sonucun, yeni nesile yansıdığını düşünüyordu. Ã?ünkü onların hiç bir suçu olmadan, savaşın kötü sonuçlarıyla karşılaşmaları hiç hemde hiç adil değildi. Reiwen kendi halkından çok insanların bu sonuçla yüz yüze geldiğini biliyordu. Bu karanlık zamanda ırk ayrımı yapılmaksızın, toplumların birbirlerine destek olması göz yaşartacak bir konuydu. Sonunda gelmişlerdi.
Reiwen kendisine bolca çeşit çeşit meyveler, kumaşlar aldı. Gezdikleri diğer tüccarlardan güzel bir hançer de almıştı. Küçük arkadaşına ve kendisine ise en seçkin elf şarkılarının okunduğu güzel kolyeler almayı da ihmal etmemişti. Yeterli sayıda parşömen ve mürekkep, birde büyük boy su matarası...
Dönüş yolunu beraber meyveler yiyerek, Eariel'in öğrettiği bir elf şarkısını mutlulukla söylerek geçirmişlerdi. Tanıştıkları noktaya geldiklerinde, ayrılma vakti de gelmişti, Eariel konuşmaya başladı, sesi artık titrek çıkmıyor ve doğaya güzellikler saçıyordu;
"Bu kısa süre içerisinde böyle eğlenceli vakit geçireceğim aklımın ucuna bile gelmezdi" dedi gülümseyerek ve ekledi "Her şey için sonsuz teşekkürlerimi sunarım Denizyolcusu... Sağ salim dönmenizi sabırsızlıkla bekleyeceğim." parlak mavi gözleri hüzünlenmişti sanki küçüğün.
"Bu karanlık zamanda, herkesin üstüne düşen görevler vardır Leydim. Merak etmeyin ve sakın üzüleyim demeyin. Efendi Elrond'un gözleri üstümüzde olduğu sürece, bizler iyi olacağız." Reiwen üzüntüsünü hiç bir şekilde belli etmemeye çalıştı, Eariel'in daha fazla üzülmesini istemezdi "Sağlıcakla kalın leydim, döndüğümde söz veriyorum ilk işim bu güzel gözleri görmek olacak." dedi ve vedalaşma bittiğinde büyük salonun yolunu tuttu. Bir kaç adım uzaklaşmıştı ki arkadan gelen ses ile yüzünde bir gülümseme oluştu.
"Döndüğünüzde maceralarınızı benimle paylaşmayı unutmayın. Bu günden sonra kalbim sizinle olacak efendim..."
Reiwen boynuna taktığı kolyeyi sıkıca tutarak uzaklaştı. Bu kolyeler aralarındaki bağı sağlayan tek düşünce olacaktı. O gün geldiğinde... görüşmek üzere leydim
Bir süre sonra sakin bir ağaç kenarına oturarak, wargın sivri dişlerini geçirdiği yarayla ilgilendi. Athelas otlarını yarasına bastırdı ve ufak bir parça bez ile yarasını sardı. Bir bez daha çıkararak warg kanıyla bulanmış mızrağını temizledi ve düştü yollara, yürürken gördüğü bir kaç elf ile ufak sohbetler etti, bir yandan da yürüdüğü yolları aklında tutarak, çizeceği harita üzerinde düşündü. İki yanı çiçeklerle süslenmiş bir yola girdiğinde, çocukların söylediği şarkılar eşliğinde içinden mutlulukla dans etti. Küçük bir elf kızının kendisine dikkatlice baktığını gördü, yanına giderek gülümsedi. şaşıran kız pek de utanmış gibi görünmüyordu, tereddüt ederek sordu Reiwen'e;
"Ne isterdiniz efendim?" sesi biraz titrek de olsa, güzel bir melodi gibi geldi.
"Yakın bir süre içerisinde uzun bir yolculuğa çıkacağım leydim," duraksadı Reiwen "Yolculuk sırasında güzel tadlar edinmeyi amaçlıyorum." diyerek gülümsemesine devam ederken, küçük kız mavi, parlak gözlerini önce çiçeklere sonra Denizyolcusu'na çevirdi.
"Sizi güzel meyveler ve çiçekler satan, bir yere yönlendirebilirim."
"Özülerek söylemeliyim ki, fazla vaktim yok leydim. Hem buralar bana oldukça yabancı gelir, görevime geç kalmak istemem fakat eğer bu güzel bayan bana eşlik ederse çok mutlu olurum." dedi, Reiwen hem ihtiyacı olan erzakları almak hemde önündeki ufaklığı mutlu etmek istiyordu. Yapılan yardıma böylelikle karşılık verebilirdi ve bunu yaparken büyük bir mutluluk yaşardı.
Küçük elf kızını ikna ettiğine sevinerek yola çıkmışlardı. Yürüdükleri süre boyunca tanışmışlardı, ufaklığın isminin Eariel olduğunu öğrenmişti ve birbirlerine eğlenceli hikayeler anlatmışlardı. Eariel, Ayrıkvadi'nin ötesini merak ettiğinden dolayı Reiwen'in maceralarını, anlattıklarını merakla dinlemişti. Reiwen ise küçük kızdan Ayrıkvadi ve çevresi hakkında bilgiler almıştı.
Savaşın getirdiği en kötü sonucun, yeni nesile yansıdığını düşünüyordu. Ã?ünkü onların hiç bir suçu olmadan, savaşın kötü sonuçlarıyla karşılaşmaları hiç hemde hiç adil değildi. Reiwen kendi halkından çok insanların bu sonuçla yüz yüze geldiğini biliyordu. Bu karanlık zamanda ırk ayrımı yapılmaksızın, toplumların birbirlerine destek olması göz yaşartacak bir konuydu. Sonunda gelmişlerdi.
Reiwen kendisine bolca çeşit çeşit meyveler, kumaşlar aldı. Gezdikleri diğer tüccarlardan güzel bir hançer de almıştı. Küçük arkadaşına ve kendisine ise en seçkin elf şarkılarının okunduğu güzel kolyeler almayı da ihmal etmemişti. Yeterli sayıda parşömen ve mürekkep, birde büyük boy su matarası...
Dönüş yolunu beraber meyveler yiyerek, Eariel'in öğrettiği bir elf şarkısını mutlulukla söylerek geçirmişlerdi. Tanıştıkları noktaya geldiklerinde, ayrılma vakti de gelmişti, Eariel konuşmaya başladı, sesi artık titrek çıkmıyor ve doğaya güzellikler saçıyordu;
"Bu kısa süre içerisinde böyle eğlenceli vakit geçireceğim aklımın ucuna bile gelmezdi" dedi gülümseyerek ve ekledi "Her şey için sonsuz teşekkürlerimi sunarım Denizyolcusu... Sağ salim dönmenizi sabırsızlıkla bekleyeceğim." parlak mavi gözleri hüzünlenmişti sanki küçüğün.
"Bu karanlık zamanda, herkesin üstüne düşen görevler vardır Leydim. Merak etmeyin ve sakın üzüleyim demeyin. Efendi Elrond'un gözleri üstümüzde olduğu sürece, bizler iyi olacağız." Reiwen üzüntüsünü hiç bir şekilde belli etmemeye çalıştı, Eariel'in daha fazla üzülmesini istemezdi "Sağlıcakla kalın leydim, döndüğümde söz veriyorum ilk işim bu güzel gözleri görmek olacak." dedi ve vedalaşma bittiğinde büyük salonun yolunu tuttu. Bir kaç adım uzaklaşmıştı ki arkadan gelen ses ile yüzünde bir gülümseme oluştu.
"Döndüğünüzde maceralarınızı benimle paylaşmayı unutmayın. Bu günden sonra kalbim sizinle olacak efendim..."
Reiwen boynuna taktığı kolyeyi sıkıca tutarak uzaklaştı. Bu kolyeler aralarındaki bağı sağlayan tek düşünce olacaktı. O gün geldiğinde... görüşmek üzere leydim
Just because you were born a noble, you can act like God? - Griffith (the White Hawk)
-
Moonwhisper
- Kullanıcı

- Posts: 64
- Joined: Thu Apr 02, 2009 10:00 am
- Contact:
Gorimac Brandybuck şafak söktüğünden beri yürüyordu. Nefes alış verişi iyice düzensizleşmiş, bacakları daha şimdiden ağrımaya başlamıştı.Biraz dinlenmeden daha fazla ilerleyemeyeceğini anlayarak bir ağacın dibine çöküverdi.Sık ağaçların arasından gökyüzüne baktı. “En azından iki saattir ilerliyor olmalıyım” dedi kendi kendine “ve henüz kahvaltı bile yapmadım”.İşin aslı Trolbüküne girdiğinden beri çok az uyur ve çok az yer olmuştu. Bu tekinsiz yerden bir an önce kurtulmak istiyordu…
Yolculuk için hazırlanırken fazlasıyla oyalandığını düşünüyordu kızıl saçlı hobbit. Yeğeni Meriadoc ve arkadaşları çoktan Ayrıkvadiye varmış olmalıydılar. Daha fazla zaman kaybetmemek için Trolbükünün çevresinden dolanmak yerine içinden geçmek cesaretini göstermişti Gorimac. Bu ürkütücü ortama girdiğinden beri de sinirleri çok bozuktu. Hala bir trole yem olmadığı için kendini çok şanslı sayıyordu.
Ã?ıkınından sertleşmeye başlamış bir ekmek ve içi bal dolu kilden bir kap çıkardı. Büyük bir iştahla, geciktiği kahvaltısını yapmaya koyuldu. Kısa bir süre için neredeyse tüm gerginliğinden kurtulmuştu. Karnının doyması Gorimac’in moralini bir nebze olsun düzeltmişti.Hatta kısa bir süre için aklına bir pipo yakmak fikri bile gelmişti fakat bu düşünceyi zihninden hemen uzaklaştırdı.Bir an önce Trolbükünden çıkmak istiyordu ve pipo içmekle zaman kaybedemezdi.
Yolun geri kalan kısmında düşünceler içinde ilerledi Gorimac. Meriadoc’un güç yüzükleri hakkında söylediklerini düşündü, Bree yakınlarında gördüğü kara süvarileri düşündü(ki onların yüzük tayfları olduğuna neredeyse emindi) ama en çok Erdiyarını ve sevdiklerini düşündü. Orta Dünya’ya karanlığın çökmesini istemiyordu Gorimac. Hiçbir sevdiğinin zarar görmesini istemiyordu ve yaklaşan tehdit her ne idiyse bunu önlemek için elinden geleni yapacaktı.
Kafasında pek çok karamsar düşünce ile ilerledi saatler boyunca. O ilerledikçe yükselen su sesiyle tüm düşüncelerinden sıyrıldı. Gürültülüsu nehrine varmış olmalıydı. Adımları gittikçe hızlandı. Nehre vardığında üzerindeki karamsar hava hızla yerini coşkuya bıraktı. Diz kapaklarına kadar suya girdi ve nehrin buz gibi suyunu kana kana içti. Karşı kıyıya geçtiğinde saatlerdir yürümesine rağmen hiç yorulmamış gibiydi. Trolbükünün kasvetli havası yerini muazzam bir güneşe bırakmıştı. Neşeyle dolan Gorimac çayırların üzerine oturdu. Hızlıca bir şeyler atıştırdı ve çantasından favori piposunu çıkardı. Orman gülü bitkisinin kökünden yapılmış bu parça onun en nadide işçiliklerinden biriydi. Piposuna tütünü özenle doldurdu.Bir kaç dakika sonra en sevdiği harmanlardan birini zevkle tüttürüyordu. “Bekle beni kuzen.” dedi içinden “Paylaşacak pek çok anı biriktirdik”. Gözünde Bilbo’nun hatıralarının canlanmasıyla onun sohbetini ne kadar özlediğini fark etti…
Gorimac Ayrıkvadiye varana kadar vaktin nasıl geçtiğini anlayamadı bile. Batmaya yaklaşan güneş tüm vadiyi tatlı bir kızıla boyamıştı.Vadiyi çevreleyen dağların yamaçlarındaki heybetli ağaçları bir süre hayranlıkla seyrettikten sonra Son Sıcak Yuva’ya doğru yola koyuldu.Gördüğü birkaç elfe başıyla nazikçe selam verdi. Etraftaki koşuşturmacaya ve etrafı saran nefis kokulara bakılırsa akşam yemeği için hazırlık yapılıyordu. Gorimac akrabalarını bir an önce görmek için sabırsızlanıyordu. Kucağında düzgünce katlanmış bembeyaz birkaç masa örtüsü bulunan genç bir elfe seslendi; Güzel kız sana bir soru sorabilir miyim? Kız cevap vermek için dönünce onun gençliğinin baharında, sarışın, narin bir kız olduğunu fark etti. Görüntü itibariyle Gorimac’in kızı olacak yaştaydı fakat kızıl saçlı hobbit onun kendisinden yüzlerce yıl fazla yaşamış olabileceğini düşündüğünde onunla bir kız çocuğu gibi konuştuğu için kendisinden utandı.
“Bilbo Baggins’i nerede bulabilirim?” diye sormak gelmişti ilk olarak aklına fakat onu nerede bulacağını zaten bildiğini fark ederek sorusunu değiştirdi; Yemek salonu ne tarafta acaba?
Yolculuk için hazırlanırken fazlasıyla oyalandığını düşünüyordu kızıl saçlı hobbit. Yeğeni Meriadoc ve arkadaşları çoktan Ayrıkvadiye varmış olmalıydılar. Daha fazla zaman kaybetmemek için Trolbükünün çevresinden dolanmak yerine içinden geçmek cesaretini göstermişti Gorimac. Bu ürkütücü ortama girdiğinden beri de sinirleri çok bozuktu. Hala bir trole yem olmadığı için kendini çok şanslı sayıyordu.
Ã?ıkınından sertleşmeye başlamış bir ekmek ve içi bal dolu kilden bir kap çıkardı. Büyük bir iştahla, geciktiği kahvaltısını yapmaya koyuldu. Kısa bir süre için neredeyse tüm gerginliğinden kurtulmuştu. Karnının doyması Gorimac’in moralini bir nebze olsun düzeltmişti.Hatta kısa bir süre için aklına bir pipo yakmak fikri bile gelmişti fakat bu düşünceyi zihninden hemen uzaklaştırdı.Bir an önce Trolbükünden çıkmak istiyordu ve pipo içmekle zaman kaybedemezdi.
Yolun geri kalan kısmında düşünceler içinde ilerledi Gorimac. Meriadoc’un güç yüzükleri hakkında söylediklerini düşündü, Bree yakınlarında gördüğü kara süvarileri düşündü(ki onların yüzük tayfları olduğuna neredeyse emindi) ama en çok Erdiyarını ve sevdiklerini düşündü. Orta Dünya’ya karanlığın çökmesini istemiyordu Gorimac. Hiçbir sevdiğinin zarar görmesini istemiyordu ve yaklaşan tehdit her ne idiyse bunu önlemek için elinden geleni yapacaktı.
Kafasında pek çok karamsar düşünce ile ilerledi saatler boyunca. O ilerledikçe yükselen su sesiyle tüm düşüncelerinden sıyrıldı. Gürültülüsu nehrine varmış olmalıydı. Adımları gittikçe hızlandı. Nehre vardığında üzerindeki karamsar hava hızla yerini coşkuya bıraktı. Diz kapaklarına kadar suya girdi ve nehrin buz gibi suyunu kana kana içti. Karşı kıyıya geçtiğinde saatlerdir yürümesine rağmen hiç yorulmamış gibiydi. Trolbükünün kasvetli havası yerini muazzam bir güneşe bırakmıştı. Neşeyle dolan Gorimac çayırların üzerine oturdu. Hızlıca bir şeyler atıştırdı ve çantasından favori piposunu çıkardı. Orman gülü bitkisinin kökünden yapılmış bu parça onun en nadide işçiliklerinden biriydi. Piposuna tütünü özenle doldurdu.Bir kaç dakika sonra en sevdiği harmanlardan birini zevkle tüttürüyordu. “Bekle beni kuzen.” dedi içinden “Paylaşacak pek çok anı biriktirdik”. Gözünde Bilbo’nun hatıralarının canlanmasıyla onun sohbetini ne kadar özlediğini fark etti…
Gorimac Ayrıkvadiye varana kadar vaktin nasıl geçtiğini anlayamadı bile. Batmaya yaklaşan güneş tüm vadiyi tatlı bir kızıla boyamıştı.Vadiyi çevreleyen dağların yamaçlarındaki heybetli ağaçları bir süre hayranlıkla seyrettikten sonra Son Sıcak Yuva’ya doğru yola koyuldu.Gördüğü birkaç elfe başıyla nazikçe selam verdi. Etraftaki koşuşturmacaya ve etrafı saran nefis kokulara bakılırsa akşam yemeği için hazırlık yapılıyordu. Gorimac akrabalarını bir an önce görmek için sabırsızlanıyordu. Kucağında düzgünce katlanmış bembeyaz birkaç masa örtüsü bulunan genç bir elfe seslendi; Güzel kız sana bir soru sorabilir miyim? Kız cevap vermek için dönünce onun gençliğinin baharında, sarışın, narin bir kız olduğunu fark etti. Görüntü itibariyle Gorimac’in kızı olacak yaştaydı fakat kızıl saçlı hobbit onun kendisinden yüzlerce yıl fazla yaşamış olabileceğini düşündüğünde onunla bir kız çocuğu gibi konuştuğu için kendisinden utandı.
“Bilbo Baggins’i nerede bulabilirim?” diye sormak gelmişti ilk olarak aklına fakat onu nerede bulacağını zaten bildiğini fark ederek sorusunu değiştirdi; Yemek salonu ne tarafta acaba?
Last edited by Moonwhisper on Mon Jan 11, 2010 7:47 am, edited 2 times in total.
Urithviel nihayet Ekim'in 26'sında pırıl pırıl bir sonbahar güneşinin altında Bruinen Geçidi'ne varıp Dumanlı Dağlar'ın karlarından eriyip gelen sulara baktığında kendisini evine dönmüş saydı, zira bu geçidin ilerisi Imladris topraklarıydı ve insanlar arasında Ayrıkvadi diye bilinirdi. Ancak yine de nehrin gücünu yitirdiği yayvan ve taşlık geçitte tuhaf bir şeyler vardı. Nehir sanki burada daha birkaç gün önce taşmış ve taşlık yatağını daha da ilerilere doğru genişletmişti. Sonra da muhtemelen geldiği gibi çekilmişti. Avcı Elf buraları avcunun içi gibi iyi biliyordu ve nehrin bu denli taşmasının sadece tek bir anlamının olduğunun farkındaydı. Imladris'in efendisi Elrond'un geçidi kapatması lazım gelmiş olmalıydı.
Güz Yaprağı'nın kalbi bir anda korkuyla büzüldü. Üç haftadan uzun bir süredir yalnız başına yolculuk ediyordu ve yalnızlıktan ölesiye korkardı ancak sevdiği Elf Claeryan 4 Ekim gecesi Fırtına Tepesinde mağlup olup Kara Süveriler'in karşısında düştüğünde kalbine çöreklenen üzüntü zamanla önce öfkeye, ardından da kavruk bir intikam yeminine dönüşmüştü. Ayrıkvadiye geri dönecek ve Elrond'un uygun gördüğü şekilde Orta Dünya'da yeniden peydahlanan bu şerre karşı savaşacaktı. Bu yüzden kafileyi terk etmiş, Batı'daki limanların ötesinde ona bahşedilmiş huzurlu hayata sırtını dönmüştü lakin ya tek tutanağı Ayrıkvadi'de ondan alındıysa? Ya düşman bu geçidi geçmişse ve yuvasını ele geçirmişse? Ya terk edilmek, yalnızlık ve tüm sevdiklerinin ondan alınması tek yazgısı olmuşsa?
Imladris'e giden yol geçidin berisinde kıvrılarak vadiye doğru uzanıyordu. Genç elf korkunun kalbini fethetmesine izin vermedi. Bunu bir kez yapmış ve yeterince pahalı bir şekilde ödemişti. Bu geçide gelene kadar hiçbir düşmanla karşılaşmamıştı, üstelik yolda yeni bırakılmış Beril taşlarından bulmuştu. Elfler bu taşları haberleşmek için kullanırlardı ve taşlar yolun açık olduğunu söylüyordu ama elbette bu aynı zamanda büyük bir tehlikenin yakın bir geçmişte yolu ele geçirmiş olduğunu da gösterirdi... Urithviel her ihtimale karşı yeşil pelerininin başlığı ile omuzlarından dökülen uzun kızıl saçlarını örttü ve temkinli bir şekilde Bruinen'in serin sularından nehrin karşı kıyısına geçti. Buradan sonrası onun yurduydu ve burada o aksini istemediği sürece onu belki en yetenekli olan yurtdaşlarından başka hiç kimse göremezdi. Ormanda ezbere bildiği patikalardan ve gölgelerden geçerek elinden geldiği kadar hızlı Ayrıkvadi'nin yolunu tuttu.
Urithviel güneş batıp da ardında alacakaranlığı bıraktığında nihayet Imladris'in yakınlarındaki koruluğa varmıştı ancak burada onu hiç beklemediği bir şey karşıladı. Warg cesetleri ve bir çatışmanın kalıntıları... Genç avcı Warg'ların kendi geldiği taraftan gelmediklerinden emindi, öyle olsa onların izini daha önce fark etmiş olurdu. Üstelik yerde Warg'larınkinden başka izler de vardı. Topraktaki derin topuk izleri çok kısa süre önce ağır bir zırhla savaşan insanların varlığına işaret ediyordu. Kan ise henüz kurumamıştı bile... Üstelik hepsi bu da değildi. Bir ayının ayak izleri de vardı toprakta ve Urithviel bu korulukta ayıların olmadığını çok iyi biliyordu. Hatta geçide kadar olan bu topraklardaki bütün yırtıcı hayvanları neredeyse simaen bile tanırdı. Urith ayının izlerini bir süre takip ettikten sonra tuhaf bir şekilde ortadan kaybolup yerlerini bir insanın ayak izlerine bıraktığını fark etti. Beorn'ları duymuştu ama onları yurtlarından çıkmayacaklarını bilecek kadar da iyi tanıyordu. Böylece onun ve Warg'ların doğudan geldiğine hükmetti. İnsanların ayak izleri ise Ayrıkvadi'ye doğru devam ediyordu. Tüm sorularının cevabı biraz daha sabrederse mutlaka ona Ayrıkvadi'de sunulacaktı.
Genç kız rüzgarın fundaların arasından ıslık çalarak çıktığı yüksek kırlara geldiğinde ayaklarının altında uzanan Vadi'nin huzurlu ışıklarını gördü ve içinde biriken son korku kalıntıları da rüzgar ile birlikte savrulup gitti. şehir herzaman olduğu gibi güvendeydi ama sanki her zamankinden de biraz daha hareketliydi. Urithiel defalarca inip çıktığı dik patikadan dolana dolana indi ve yuvası ile arasında kalan son köprüyü de geçip Imladris'e vardı.
şehirde akşam yemeği başlamak üzereydi. Kapıdaki nöbetçiler akşamın bu saatinde genç Urith'i görünce şaşrmışlardı. Urith'i tanıyorlardı çünkü onu daha birkaç hafta önce Gri Limanlar'a uğurlamışlardı. Kafileden ayrılıp gelen bir elf hayra işaret değildi ve bir tanesi hemen haberi Elrond'a yetiştirmek için izin isteyip kızın ve diğer nöbetçinin yanından ayrıldı.
Urithviel ise kendi sorularına cevap almadan hiçbir soruyu cevaplamaya niyetli değildi. Kalan nöbetçiden şehirde önemli misafirler olduğunu öğrendi, bu misafirlerin kimler olduğunu bilmek istiyordu ama önce Elrond'u bulmalı, kafilenin başına gelenleri, batıdaki tehlikeyi ve Kara Süvarileri anlatmalıydı. Oysa Urithviel sandığından çok daha az şey biliyordu.
Nasıl olsa Elrond'a geldiğinin haberi iletilecekti ve bilge elf onu görmek isteyeceği zamana kendisi karar verecekti. Bu gerçekleşene kadar en iyisi arkasında bıraktığı yolun yorgunluğunu atabilmek için dinlenmek ve özlediği yurdunun eşsiz yemekleriyle güzel bir ziyafet çekmekti. Bu sırada şehirdeki yabancıları da tanımak istiyordu. Ayrıkvadi son sıcak yuvaydı ama burası daha önce hiçbir zaman bu kadar çok yabancıya ev sahipliği yapmamıştı. Urithviel bir yandan büyük salona doğru yürürken diğer yandan da gözünün ucuyla dış dünyanın haberleri ile birlikte gelmiş yabancıları arıyordu.
Güz Yaprağı'nın kalbi bir anda korkuyla büzüldü. Üç haftadan uzun bir süredir yalnız başına yolculuk ediyordu ve yalnızlıktan ölesiye korkardı ancak sevdiği Elf Claeryan 4 Ekim gecesi Fırtına Tepesinde mağlup olup Kara Süveriler'in karşısında düştüğünde kalbine çöreklenen üzüntü zamanla önce öfkeye, ardından da kavruk bir intikam yeminine dönüşmüştü. Ayrıkvadiye geri dönecek ve Elrond'un uygun gördüğü şekilde Orta Dünya'da yeniden peydahlanan bu şerre karşı savaşacaktı. Bu yüzden kafileyi terk etmiş, Batı'daki limanların ötesinde ona bahşedilmiş huzurlu hayata sırtını dönmüştü lakin ya tek tutanağı Ayrıkvadi'de ondan alındıysa? Ya düşman bu geçidi geçmişse ve yuvasını ele geçirmişse? Ya terk edilmek, yalnızlık ve tüm sevdiklerinin ondan alınması tek yazgısı olmuşsa?
Imladris'e giden yol geçidin berisinde kıvrılarak vadiye doğru uzanıyordu. Genç elf korkunun kalbini fethetmesine izin vermedi. Bunu bir kez yapmış ve yeterince pahalı bir şekilde ödemişti. Bu geçide gelene kadar hiçbir düşmanla karşılaşmamıştı, üstelik yolda yeni bırakılmış Beril taşlarından bulmuştu. Elfler bu taşları haberleşmek için kullanırlardı ve taşlar yolun açık olduğunu söylüyordu ama elbette bu aynı zamanda büyük bir tehlikenin yakın bir geçmişte yolu ele geçirmiş olduğunu da gösterirdi... Urithviel her ihtimale karşı yeşil pelerininin başlığı ile omuzlarından dökülen uzun kızıl saçlarını örttü ve temkinli bir şekilde Bruinen'in serin sularından nehrin karşı kıyısına geçti. Buradan sonrası onun yurduydu ve burada o aksini istemediği sürece onu belki en yetenekli olan yurtdaşlarından başka hiç kimse göremezdi. Ormanda ezbere bildiği patikalardan ve gölgelerden geçerek elinden geldiği kadar hızlı Ayrıkvadi'nin yolunu tuttu.
Urithviel güneş batıp da ardında alacakaranlığı bıraktığında nihayet Imladris'in yakınlarındaki koruluğa varmıştı ancak burada onu hiç beklemediği bir şey karşıladı. Warg cesetleri ve bir çatışmanın kalıntıları... Genç avcı Warg'ların kendi geldiği taraftan gelmediklerinden emindi, öyle olsa onların izini daha önce fark etmiş olurdu. Üstelik yerde Warg'larınkinden başka izler de vardı. Topraktaki derin topuk izleri çok kısa süre önce ağır bir zırhla savaşan insanların varlığına işaret ediyordu. Kan ise henüz kurumamıştı bile... Üstelik hepsi bu da değildi. Bir ayının ayak izleri de vardı toprakta ve Urithviel bu korulukta ayıların olmadığını çok iyi biliyordu. Hatta geçide kadar olan bu topraklardaki bütün yırtıcı hayvanları neredeyse simaen bile tanırdı. Urith ayının izlerini bir süre takip ettikten sonra tuhaf bir şekilde ortadan kaybolup yerlerini bir insanın ayak izlerine bıraktığını fark etti. Beorn'ları duymuştu ama onları yurtlarından çıkmayacaklarını bilecek kadar da iyi tanıyordu. Böylece onun ve Warg'ların doğudan geldiğine hükmetti. İnsanların ayak izleri ise Ayrıkvadi'ye doğru devam ediyordu. Tüm sorularının cevabı biraz daha sabrederse mutlaka ona Ayrıkvadi'de sunulacaktı.
Genç kız rüzgarın fundaların arasından ıslık çalarak çıktığı yüksek kırlara geldiğinde ayaklarının altında uzanan Vadi'nin huzurlu ışıklarını gördü ve içinde biriken son korku kalıntıları da rüzgar ile birlikte savrulup gitti. şehir herzaman olduğu gibi güvendeydi ama sanki her zamankinden de biraz daha hareketliydi. Urithiel defalarca inip çıktığı dik patikadan dolana dolana indi ve yuvası ile arasında kalan son köprüyü de geçip Imladris'e vardı.
şehirde akşam yemeği başlamak üzereydi. Kapıdaki nöbetçiler akşamın bu saatinde genç Urith'i görünce şaşrmışlardı. Urith'i tanıyorlardı çünkü onu daha birkaç hafta önce Gri Limanlar'a uğurlamışlardı. Kafileden ayrılıp gelen bir elf hayra işaret değildi ve bir tanesi hemen haberi Elrond'a yetiştirmek için izin isteyip kızın ve diğer nöbetçinin yanından ayrıldı.
Urithviel ise kendi sorularına cevap almadan hiçbir soruyu cevaplamaya niyetli değildi. Kalan nöbetçiden şehirde önemli misafirler olduğunu öğrendi, bu misafirlerin kimler olduğunu bilmek istiyordu ama önce Elrond'u bulmalı, kafilenin başına gelenleri, batıdaki tehlikeyi ve Kara Süvarileri anlatmalıydı. Oysa Urithviel sandığından çok daha az şey biliyordu.
Nasıl olsa Elrond'a geldiğinin haberi iletilecekti ve bilge elf onu görmek isteyeceği zamana kendisi karar verecekti. Bu gerçekleşene kadar en iyisi arkasında bıraktığı yolun yorgunluğunu atabilmek için dinlenmek ve özlediği yurdunun eşsiz yemekleriyle güzel bir ziyafet çekmekti. Bu sırada şehirdeki yabancıları da tanımak istiyordu. Ayrıkvadi son sıcak yuvaydı ama burası daha önce hiçbir zaman bu kadar çok yabancıya ev sahipliği yapmamıştı. Urithviel bir yandan büyük salona doğru yürürken diğer yandan da gözünün ucuyla dış dünyanın haberleri ile birlikte gelmiş yabancıları arıyordu.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
Reiwen büyük salonun yolunu tutmuştu ve bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemişti. Wargın ısırdığı yara sancımaya başlamış ve düşüncelerini dağıtmıştı. Yüzüne takındığı buruşuk ifadeyle yürümeye devam etti, hızını biraz düşürerek. Tanımadığı kişilerle çıkacağı bu uzun yolculuk içinin sıkılmasına neden oluyordu. İnsanlarla hızlı bir şekilde, kaynaşamayacağını biliyordu ve kendisi dışındaki tek elf olan Lothlorien'li, korudan ayrıldıklarından beri ortalıkta gözükmüyordu. Elflerin diyarındaydı yine her zaman olduğu gibi fakat yabancıydı buraların kokusuna, toprağına. Ã?nünde uzanan yol güneşin kaybolmasıyla beraber boşalmış ve kendisini iyice yalnız hissetmesine yol açmıştı Reiwen'in. Yolda birisine rastlarsa, büyük salona giden en kısa yolu soracaktı ki, yolun karşısında bir silüet görmesiyle beraber, yarasına aldırmadan hızını arttırdı. İyice yaklaştığında o güzel sesiyle sordu yeşil pelerinli elfe;
"...Bir dakikanızı ayırmanız mümkün müdür?..." dedi duraksayarak, karşısındaki kişinin atletik yapıya sahip, dişi bir elf olduğunu görünce ekledi "Leydim... buraların yabancısıyım ve büyük salona giden en kısa yolu arıyorum. Geç kalmam pek uygun kaçmayacak..."
"...Bir dakikanızı ayırmanız mümkün müdür?..." dedi duraksayarak, karşısındaki kişinin atletik yapıya sahip, dişi bir elf olduğunu görünce ekledi "Leydim... buraların yabancısıyım ve büyük salona giden en kısa yolu arıyorum. Geç kalmam pek uygun kaçmayacak..."
Just because you were born a noble, you can act like God? - Griffith (the White Hawk)
Urithviel tanımadığı sesi ilk duyduğunda sorunun kendisine yöneltildiğini fark etmedi bile ama sonra bu yabancı sesin salona giden en kısa yolu sorduğunu duyduğunda olduğu yerde durdu ve kafasını sesin geldiği yöne doğru çevirdi.
İlk fark ettiği şey her nedense yabancının taşıdığı uzun mızrak oldu. Karşısındaki bir elfdi ama buralardan olmadığı da her halinden belli oluyordu. Sonrasında Urith'in bakışları adamın sol bacağına doğru kaydı. Elf yaralıydı ve acı çekiyora benziyordu. Yarası yeni gibi gözüküyordu ve bütük ihtimalle koruda kalıntılarını gördüğü savaşta bulunmuştu.
"Imladris'e hoş geldiniz. Urithviel Peredhil'dir ismim. Size salona kadar eşlik etmekten memnuniyet duyarım ancak bacağınız kötü gözüküyor. Ehil kişilerin bakmasını istemez miydiniz?"
Urith sonunda Imladris'deki yabancılardan birisi ile karşlılaşmayı başarmıştı ve nihayet yuvasının dışındaki korulukta neler olup bittiğini öğrenebilecekti.
İlk fark ettiği şey her nedense yabancının taşıdığı uzun mızrak oldu. Karşısındaki bir elfdi ama buralardan olmadığı da her halinden belli oluyordu. Sonrasında Urith'in bakışları adamın sol bacağına doğru kaydı. Elf yaralıydı ve acı çekiyora benziyordu. Yarası yeni gibi gözüküyordu ve bütük ihtimalle koruda kalıntılarını gördüğü savaşta bulunmuştu.
"Imladris'e hoş geldiniz. Urithviel Peredhil'dir ismim. Size salona kadar eşlik etmekten memnuniyet duyarım ancak bacağınız kötü gözüküyor. Ehil kişilerin bakmasını istemez miydiniz?"
Urith sonunda Imladris'deki yabancılardan birisi ile karşlılaşmayı başarmıştı ve nihayet yuvasının dışındaki korulukta neler olup bittiğini öğrenebilecekti.
<div><strong>Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı bir tükenişin ifadesidir.</strong></div>
"Çok aptalca." diye mırıldandı, Elrond'un evine doğru giderken Tumar, bir ayı insan peşinde kurtlarla geliyor sözde etrafta olan, kolcular ve elf korumaların hiç biri bunu görmüyor, Ayı adam ise çok önemli bir bilgiyle geliyor ilginç çok ilginç.
Kısa dövüşte olanlar ise, rohanlının yerde olan dövüşten bir halt anlamadığını anlatmaya etmişti, böyle hepsi salak gibi, düşmanın üzerine atlamaya devam ederlerse çok yaşamazlardı. Bir yığın elf, ve ondan beter elfleşmiş insanların için de bulunmaktan sıkılmıştı, şu atik rohanlı da hiç faydalı olmuyordu doğrusu. Bu düşüncelerini her zamanki gibi not aldı, bu eski bir alışkanlıktı. Geçmiş düşüncelerine göz atmayı severdi Tumar.
Kimseyle konuşmadan, ayrıldı yanlarından. Efendi Denethor, ona önemli bir görev vermişti. Onu nerede bulacağını da buraya ilk geldiğinde onları, çocukmuş gibi karşılayan elften öğrenmişti. Komutan Boromir ile konuşmak için hızla onun ve bir kaç cüceyle paylaştığı odasına doğru ilerlerdi. Kafasında bir çok karmaşık düşünce yığın yığın olmuştu. En sonunda odaya gediğinde, kapıyı ritmik bir şekilde üç kez tıklatarak içeriye yavaşça girdi.
İçeride, Boromirin oturmakta olduğunu gördü, pencereden dışarı o mağrur tavrıyla bakıyordu. Kumandanı siyah saçlarını arkaya doğru taramıştı, gözlerinde vakur bir ifade vardı. İçeriye girdiğinde ona bakmadı bile, gondor'un o asıl şövalye ruhunu canlandıran bir heykelmiş gibi bakıyordu, Gondor'un başkumandanı. Nasıl da Osgilath'ın batı yakasını geriye almışlardı. Boromir ve Faramir, belki de geleceği bu iki kardeş kurtaracaktı. Tumar ise bundan nerdeyse emin gibiydi, o iki kardeşin yüz tane orku aynı anda indirdiğini görmüştü.
"Çok dalgınsınız, Boromir..." dedi gülümseyerek.
Genç Kumandan Tumar'a doğru döndü, şaşkınlıkla ayağa kalkan Boromir, hızla tumarın elini sıkıp kendine çekip sarıldı. Yüzü gülüyordu, Tumar ise, kumandanı tarafından çekilip sarılmasının şaşkınlığı içerisindeydi.
"Sen Beregir'in, mantıklı, parlak fikirli yardımcısı değil misin ?" dedi gülümseyerek. "Buraya neden geldin ?"
Tumar'ın yüzü asıldı, "Buraya sizinle konuşabilmek için, geldim. Sizi kaçıracağım diye çok korktum zira size önemli bir haber getirebilmem gerekiyordu, görevimi başaramazsam kendimi asla affetmezdim. Neyseki umutsuzluğum beyhudeymiş, sonunda sizi buldum."
"Seni babam mı gönderdi?" dedi Boromir, onunda kaşları çatılmıştı, sandalyesine tekrar oturdu. "Hadi Aylakadam, otur da anlat."
"Morgul, sıçanları gerçekten bu sefer uyandı," dedi Beregir, tedirginlikle otururken. " İsimsiz bir korku yükseliyor, karanlık, çığlıkları duyup da ayakta kalabilen bir adam dahi yok. Belki burada size anlatmışlardır efendim, bu karanlığın uşakları ulu nehri henüz geçmediler. Eğer geçerlerse Osgiliath'ı koruyabileceğimizi artık sanmıyorum."
"Köprüleri uçurmadık mı ?" dedi Boromir yumruğunu ahşap masaya vurdu. " Bunu sen söylemiştin, çok adamımızı kaybettik ama bağlantıyı kestik. Nehri kayıkla geçmeye kalkarlarsa, çok adam kaybederler, indikleri anda ise biz onları temizleriz. Boşuna mıydı bunlar ?"
"Efendim, Karanlığın uşaklarının çığlıkları, en cesur adamların bile yüreğine korku düşürüyor, şer büyüsüne sadece insan gücüyle karşı koyamayız. Ã?abuk ve hızlı olmalısınız efendim, bir an önce, gelmelisiniz büyülü silahlar ve güçlerle. Yoksa korkarım ki gondor'un günleri sayılıdır."
"Bir çaresi vardı." dedi Boromir, gözleri Tumar'ın anlattıklarıyla içten bir kızgınlıkla parlıyordu. " Başka yönde bir karar verdiler ama çok az da olsa ümidimiz kırılan kılıcın yeniden yapılmasıyla doğabilir."
"Belki de efendim gerçekten efsanevi olaylara ihtiyacımız var artık. Buyrun, babanızın mektubu." dedi Boromire, sarı bir zarf verdi, ardından selam vererek çıkmak için kapıya davrandı. " Yemeğe inmeyecek misiniz ?"
"Hayır." dedi Boromir dalgınlıkla mektuba bakarak. " Daha sonra geleceğim."
"Size güveniyoruz," dedi Tumar çıkmadan önce, "Hepimiz güveniyoruz, Komutan Faramir' de söyledi bunu. Gondor'un son ışığı sizsiniz, umalım ki o ışık ak ağaca çiçek açtırsın yeniden."
Boromir, gülümsedi. "Halkımı koruyacağım, her zaman ve her şekilde."
Tumar sert bir baş selamı verdikten sonra, hızlıca dışarıya çıktı. Efendi Denethor'un ilk görevini başarıyla tamalamıştı. şimdi sıra diğer görevindeydi, gülümseyerek aşağıya inerken, kahverengi pelerini arkasında savruluyor. Kafasında binbir tane düşünce geçiyordu.
Kısa dövüşte olanlar ise, rohanlının yerde olan dövüşten bir halt anlamadığını anlatmaya etmişti, böyle hepsi salak gibi, düşmanın üzerine atlamaya devam ederlerse çok yaşamazlardı. Bir yığın elf, ve ondan beter elfleşmiş insanların için de bulunmaktan sıkılmıştı, şu atik rohanlı da hiç faydalı olmuyordu doğrusu. Bu düşüncelerini her zamanki gibi not aldı, bu eski bir alışkanlıktı. Geçmiş düşüncelerine göz atmayı severdi Tumar.
Kimseyle konuşmadan, ayrıldı yanlarından. Efendi Denethor, ona önemli bir görev vermişti. Onu nerede bulacağını da buraya ilk geldiğinde onları, çocukmuş gibi karşılayan elften öğrenmişti. Komutan Boromir ile konuşmak için hızla onun ve bir kaç cüceyle paylaştığı odasına doğru ilerlerdi. Kafasında bir çok karmaşık düşünce yığın yığın olmuştu. En sonunda odaya gediğinde, kapıyı ritmik bir şekilde üç kez tıklatarak içeriye yavaşça girdi.
İçeride, Boromirin oturmakta olduğunu gördü, pencereden dışarı o mağrur tavrıyla bakıyordu. Kumandanı siyah saçlarını arkaya doğru taramıştı, gözlerinde vakur bir ifade vardı. İçeriye girdiğinde ona bakmadı bile, gondor'un o asıl şövalye ruhunu canlandıran bir heykelmiş gibi bakıyordu, Gondor'un başkumandanı. Nasıl da Osgilath'ın batı yakasını geriye almışlardı. Boromir ve Faramir, belki de geleceği bu iki kardeş kurtaracaktı. Tumar ise bundan nerdeyse emin gibiydi, o iki kardeşin yüz tane orku aynı anda indirdiğini görmüştü.
"Çok dalgınsınız, Boromir..." dedi gülümseyerek.
Genç Kumandan Tumar'a doğru döndü, şaşkınlıkla ayağa kalkan Boromir, hızla tumarın elini sıkıp kendine çekip sarıldı. Yüzü gülüyordu, Tumar ise, kumandanı tarafından çekilip sarılmasının şaşkınlığı içerisindeydi.
"Sen Beregir'in, mantıklı, parlak fikirli yardımcısı değil misin ?" dedi gülümseyerek. "Buraya neden geldin ?"
Tumar'ın yüzü asıldı, "Buraya sizinle konuşabilmek için, geldim. Sizi kaçıracağım diye çok korktum zira size önemli bir haber getirebilmem gerekiyordu, görevimi başaramazsam kendimi asla affetmezdim. Neyseki umutsuzluğum beyhudeymiş, sonunda sizi buldum."
"Seni babam mı gönderdi?" dedi Boromir, onunda kaşları çatılmıştı, sandalyesine tekrar oturdu. "Hadi Aylakadam, otur da anlat."
"Morgul, sıçanları gerçekten bu sefer uyandı," dedi Beregir, tedirginlikle otururken. " İsimsiz bir korku yükseliyor, karanlık, çığlıkları duyup da ayakta kalabilen bir adam dahi yok. Belki burada size anlatmışlardır efendim, bu karanlığın uşakları ulu nehri henüz geçmediler. Eğer geçerlerse Osgiliath'ı koruyabileceğimizi artık sanmıyorum."
"Köprüleri uçurmadık mı ?" dedi Boromir yumruğunu ahşap masaya vurdu. " Bunu sen söylemiştin, çok adamımızı kaybettik ama bağlantıyı kestik. Nehri kayıkla geçmeye kalkarlarsa, çok adam kaybederler, indikleri anda ise biz onları temizleriz. Boşuna mıydı bunlar ?"
"Efendim, Karanlığın uşaklarının çığlıkları, en cesur adamların bile yüreğine korku düşürüyor, şer büyüsüne sadece insan gücüyle karşı koyamayız. Ã?abuk ve hızlı olmalısınız efendim, bir an önce, gelmelisiniz büyülü silahlar ve güçlerle. Yoksa korkarım ki gondor'un günleri sayılıdır."
"Bir çaresi vardı." dedi Boromir, gözleri Tumar'ın anlattıklarıyla içten bir kızgınlıkla parlıyordu. " Başka yönde bir karar verdiler ama çok az da olsa ümidimiz kırılan kılıcın yeniden yapılmasıyla doğabilir."
"Belki de efendim gerçekten efsanevi olaylara ihtiyacımız var artık. Buyrun, babanızın mektubu." dedi Boromire, sarı bir zarf verdi, ardından selam vererek çıkmak için kapıya davrandı. " Yemeğe inmeyecek misiniz ?"
"Hayır." dedi Boromir dalgınlıkla mektuba bakarak. " Daha sonra geleceğim."
"Size güveniyoruz," dedi Tumar çıkmadan önce, "Hepimiz güveniyoruz, Komutan Faramir' de söyledi bunu. Gondor'un son ışığı sizsiniz, umalım ki o ışık ak ağaca çiçek açtırsın yeniden."
Boromir, gülümsedi. "Halkımı koruyacağım, her zaman ve her şekilde."
Tumar sert bir baş selamı verdikten sonra, hızlıca dışarıya çıktı. Efendi Denethor'un ilk görevini başarıyla tamalamıştı. şimdi sıra diğer görevindeydi, gülümseyerek aşağıya inerken, kahverengi pelerini arkasında savruluyor. Kafasında binbir tane düşünce geçiyordu.
Beş dakika süren savaşlar binlerce yıl süren efsaneler yaratır. O yüzden savaşta korkuyla değil tatmin hissi duyarak ölmelisin. O zaman arkandan ağlayacak insan kalmış olur.
-
Possessed
- Site Çizeri
- Posts: 958
- Joined: Mon Mar 13, 2006 10:00 am
- Location: Tanrilarin Unuttugu Yerden...
- Contact:
Korudan dönüşte şehre girildiğinde kafileden ayrılıp hemen bir demirciye gitmişti Ekiel. Warglar ile olan çatışmada bilekliği yamulmuştu ve yamulan bileklik kolunu sıkıyordu. Ayrıkvadi'ye daha önce gelmiş olduğu için demirciyi bulmakta zorlanmadı. Demirci bilekliği düzeltmek için döverken o da kılıcına bulaşmış warg kanını silmekle meşgul oldu. Ot toplamaktan pek anlamadığı için kafilenin biraz gerisinde aylak aylak geziniyordu. Wargların saldırısını görerek kafileye doğru koştu ama bir warg ona yandan saldırmıştı. Ekiel'in şansı varmış, karnını deşerek kurtuldu o saldırıdan; yalnız bilekliği yamuldu boğuşmada. Kafilenin de organize bir biçimde warg saldırısını rahatça püskürtmesi Ekiel'in hoşuna gitmişti. Demek sağlam adamlarla beraberdi.
"Tamamdır, bilekliğini bir tak bakalım." dedi demirci. Demircinin ona seslenmesiyle dumanlı düşüncelerinden çıktı Ekiel. Temiz kılıcı kınında, düzeltilmiş bilekliğiyle kafilesinin nereye gittiğini aramaya başladı. Neyse ki çok zor olmadı, bir koridor nöbetçisinden akşam yemeğinde toplanılacağını öğrendi ve bu sefer de nöbetçinin tarif ettiği yemek salonunu aramaya koyuldu.
"Tamamdır, bilekliğini bir tak bakalım." dedi demirci. Demircinin ona seslenmesiyle dumanlı düşüncelerinden çıktı Ekiel. Temiz kılıcı kınında, düzeltilmiş bilekliğiyle kafilesinin nereye gittiğini aramaya başladı. Neyse ki çok zor olmadı, bir koridor nöbetçisinden akşam yemeğinde toplanılacağını öğrendi ve bu sefer de nöbetçinin tarif ettiği yemek salonunu aramaya koyuldu.
I am Lord Amean, The King of North, Leader of Zederus..
Reiwen sonunda kendisine yolu gösterecek ve hatta kendisine eşlik edecek birisini bulduğundan dolayı minnettardı. Müteşekkir bir şekilde gülümsedi "İsmim Reiwen Denizyolcusu leydim. Bacağımda ki yara henüz bugün yer aldı bedenimde, warglarla olan beklenmedik bir arbede yaşandı koruda..." duraksadı ve derin bir iç çekti yürümeye devam ederlerken, "Mithlond benim doğup büyüdüğüm yegane yerdir. Tahmin ediyorum Efendi Cirdan, Galdor'a divan ile ilgili haberi saldı, Galdor ise bir şekilde bana haber verdi ve tahmin edebileceğiniz gibi buralara düştü yollarım. Efendi Elrond ile yüz yüze konuşma fırsatı yakaladığım için mutluluğumu ne kadar anlatsam azdır leydim..." dedi Reiwen ve ekledi "Bacağımı dert etmeyin Athelas otları yarama derman olmaya başladılar bile, çok derin bir yara almadığım için şanslıyım. Siz nerelerden geliyorsunuz Leydim. Buralara göz kamaştıracak kadar uyum sağlıyorsunuz, Elrond'un Evi sanki sizinde evinizmiş gibi..." gülümsedi, her nedense karşısındaki elfe güvenebileceğini biliyordu.
Just because you were born a noble, you can act like God? - Griffith (the White Hawk)
sıkı mücadeleden yara almadan çıkmıştı.. ancak bir "takım" olmaları için daha çok yol almaları gerektiğini görmek biraz canını sıkmıştı.. yola çıkmadan önce bunu istişare etmeliydi takımın geri kalanıyla.. yemek bunun için doğru bir zamanlama olabilirdi..
dönüş yolunda, kurt bozması yaratıkların Ayrıkvadi'nin bu kadar yakınına nasıl girebildiklerini düşündü.. çevre ormanı gözetleyen elf nöbetçileri olduğunu biliyordu.. aklı, gayrı ihtiyarî, bir ihanet fikri üzerinde dolaştıysa da, bu fikri hızla zihninden uzaklaştırdı.. elf gözcülerin dikkatinden böyle bir sürünün kaçma olasılığı yok denecek kadar azdı çünkü.. ancak yine de Yolgezer'i bu konuyla sıkmak istemedi.. sessizce Ayrıkvadi'nin zarif konaklarına doğru yürüdü grupla birlikte.. yolda, bu çevrede son 6 aydır hiç kurt binici aktivitesinin rapor edilmemiş olduğunu anımsadı.. haber kaynaklarında bir aksama olmuş olabilir miydi..? yo.. bunu düşünmek bile istemezdi.. yine de bunu not etmeli ve bu çevrede dolaşan dev kurtların bir yerlerde binicileri de olabileceğini göz önünde bulundurmalıydı..
"herşey ne kadar hızlı değişiyor...." diye sayıkladı kendi kendine..
"buyurun, bir şey mi dediniz..?" sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı..
etrafına baktığında gruptan ayrı bir istikamete gittiğini geç de olsa farketti.. grup aşağıdaki çeşmeden sağa, ana binaların o tarafa doğru hayli ilerlemişti.. o ise sol tarafa doğru gitmiş ve düşünceler içinde bunu farketmemişti.. şimdi ise karşısında bir elf hanım vardı.. kucağında kocaman bir buket, yolun kenarındaki kasımpatlarını deriyordu.. su gibi duru güzelliğin karşısında bir an kalakaldı Eolin.. hanımın gözleri sonsuz denizler gibi engin ve su gibi yumuşak bir ahenkle ona bakarken nutkunun tutulduğunu hissetti.. ne kadar öyle kaldı bilemiyordu ama kendini o bakışlardan kurtarabildiği an gözlerini utangaç bir eda ile yere çevirerek zarif bir reveransla ve biraz da heyecandan beceriksizce selamladı bu hanımı.. tek dizinin üstünde
"hanımım, lütfen bağışlayın.. rahatsız etmek istemezdim sizi, fakat dalgınlıkla yolumu yitirdim, umarım uygunsuz bir şekilde girmedim buraya.. adım Eolin, Efendi Elrond'un misafiriyim.."
elf hanım yavaşça doğruldu, başını yana eğerek sevgiyle gülümsedi..
"rahatsız olmadım küheylanların efendisi.. bilakis, hoş gelmişsiniz hanemize güzellik getirmişsiniz.. arkdaşlarınız şu yönde olmalı.. ancak yemeğe katılmadan önce temizlenmelisiniz.. üzerinize ölümün kokusu sinmiş, beni takip edin.."
neler olduğunu anlayamadı ama takip etti huzurlu bir itaatle.. hanımın yaşını tahmin etmesi olanaksızdı, ancak gençliğinin sonbaharında, ortayaşlarının ise çok başında biri gibi görünüyordu.. elf hanım onu özenle hazırlanmış bir meyve bahçesinin içindeki bir konağa getirdi.. buradaki nedimelere elfçe birşeyler söyledi.. bunun üzerine kendisine bir takım kırık beyaz renkte uzun gömlek, aynı renk bir pantolon ve üzerine akasya yaprağı işlenmiş bir gri hırka getirildi.. elini yüzünü yıkadıktan sonra giyindi kendisine verilenleri.. ve bunlar sanki üstüne dikilmiş gibi tam oldu Rohan'lıya..
çıkardığı kanlı ve çamurlu zırhı ve kılıcı temizlenmek ve bakım yapılmak üzere alındı.. Eolin nasıl teşekkür edeceğini bilemeden akıcı elfçesi ile bir şeyler geveledi beceriksizce..elf hanım kendisine yemek salonuna kadar rehberlik etti..
adını bile bilmediği bu hanım, yemek salonunun içinde bulunduğu konağın kapısına geldiklerinde, topladığı kasımpatlarından bir tanesini vererek gülümsedi ve başıyla hafifçe selamlayıp geldiği yoldan geri döndü..
hanım gözden yitinceye kadar arkasından bakakalan Eolin hayatında ilk defa bu denli etkilenmişti bir hanımdan.. yutkundu, elindeki sarı kasımpatını kokladı ve sessizce konağa girdi.. zihnini akşam konuşulacaklar üzerine yormaya karar verdiyse de Ayrıkvadi'nin harikulade şelalesine bakarak düşüncelere dalıp o harikulade gözleri düşündü yemek vaktine kadar..
dönüş yolunda, kurt bozması yaratıkların Ayrıkvadi'nin bu kadar yakınına nasıl girebildiklerini düşündü.. çevre ormanı gözetleyen elf nöbetçileri olduğunu biliyordu.. aklı, gayrı ihtiyarî, bir ihanet fikri üzerinde dolaştıysa da, bu fikri hızla zihninden uzaklaştırdı.. elf gözcülerin dikkatinden böyle bir sürünün kaçma olasılığı yok denecek kadar azdı çünkü.. ancak yine de Yolgezer'i bu konuyla sıkmak istemedi.. sessizce Ayrıkvadi'nin zarif konaklarına doğru yürüdü grupla birlikte.. yolda, bu çevrede son 6 aydır hiç kurt binici aktivitesinin rapor edilmemiş olduğunu anımsadı.. haber kaynaklarında bir aksama olmuş olabilir miydi..? yo.. bunu düşünmek bile istemezdi.. yine de bunu not etmeli ve bu çevrede dolaşan dev kurtların bir yerlerde binicileri de olabileceğini göz önünde bulundurmalıydı..
"herşey ne kadar hızlı değişiyor...." diye sayıkladı kendi kendine..
"buyurun, bir şey mi dediniz..?" sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı..
etrafına baktığında gruptan ayrı bir istikamete gittiğini geç de olsa farketti.. grup aşağıdaki çeşmeden sağa, ana binaların o tarafa doğru hayli ilerlemişti.. o ise sol tarafa doğru gitmiş ve düşünceler içinde bunu farketmemişti.. şimdi ise karşısında bir elf hanım vardı.. kucağında kocaman bir buket, yolun kenarındaki kasımpatlarını deriyordu.. su gibi duru güzelliğin karşısında bir an kalakaldı Eolin.. hanımın gözleri sonsuz denizler gibi engin ve su gibi yumuşak bir ahenkle ona bakarken nutkunun tutulduğunu hissetti.. ne kadar öyle kaldı bilemiyordu ama kendini o bakışlardan kurtarabildiği an gözlerini utangaç bir eda ile yere çevirerek zarif bir reveransla ve biraz da heyecandan beceriksizce selamladı bu hanımı.. tek dizinin üstünde
"hanımım, lütfen bağışlayın.. rahatsız etmek istemezdim sizi, fakat dalgınlıkla yolumu yitirdim, umarım uygunsuz bir şekilde girmedim buraya.. adım Eolin, Efendi Elrond'un misafiriyim.."
elf hanım yavaşça doğruldu, başını yana eğerek sevgiyle gülümsedi..
"rahatsız olmadım küheylanların efendisi.. bilakis, hoş gelmişsiniz hanemize güzellik getirmişsiniz.. arkdaşlarınız şu yönde olmalı.. ancak yemeğe katılmadan önce temizlenmelisiniz.. üzerinize ölümün kokusu sinmiş, beni takip edin.."
neler olduğunu anlayamadı ama takip etti huzurlu bir itaatle.. hanımın yaşını tahmin etmesi olanaksızdı, ancak gençliğinin sonbaharında, ortayaşlarının ise çok başında biri gibi görünüyordu.. elf hanım onu özenle hazırlanmış bir meyve bahçesinin içindeki bir konağa getirdi.. buradaki nedimelere elfçe birşeyler söyledi.. bunun üzerine kendisine bir takım kırık beyaz renkte uzun gömlek, aynı renk bir pantolon ve üzerine akasya yaprağı işlenmiş bir gri hırka getirildi.. elini yüzünü yıkadıktan sonra giyindi kendisine verilenleri.. ve bunlar sanki üstüne dikilmiş gibi tam oldu Rohan'lıya..
çıkardığı kanlı ve çamurlu zırhı ve kılıcı temizlenmek ve bakım yapılmak üzere alındı.. Eolin nasıl teşekkür edeceğini bilemeden akıcı elfçesi ile bir şeyler geveledi beceriksizce..elf hanım kendisine yemek salonuna kadar rehberlik etti..
adını bile bilmediği bu hanım, yemek salonunun içinde bulunduğu konağın kapısına geldiklerinde, topladığı kasımpatlarından bir tanesini vererek gülümsedi ve başıyla hafifçe selamlayıp geldiği yoldan geri döndü..
hanım gözden yitinceye kadar arkasından bakakalan Eolin hayatında ilk defa bu denli etkilenmişti bir hanımdan.. yutkundu, elindeki sarı kasımpatını kokladı ve sessizce konağa girdi.. zihnini akşam konuşulacaklar üzerine yormaya karar verdiyse de Ayrıkvadi'nin harikulade şelalesine bakarak düşüncelere dalıp o harikulade gözleri düşündü yemek vaktine kadar..
Aurë entuluva...!!
Üç cüce yemek salonuna doğru ilerliyordu. Kral Dain, onları Yalnız Dağ’daki cüceleri temsil etmesi için göndermişti. Yakın zamanda Sauron, Nazgullerinden birini Erebor şehrine göndermiş ve cücelere bir anlaşma önermişti. Sauron, onlara güç yüzüklerini iade edecekti ve tek istediği hobbitlerle ilgili bildiklerini cücelerin paylaşmasıydı. Kral Dain, bu anlaşmaya soğuk baksa da reddedememişti ve Nazgulü geri göndermişti ama Nazgul birkaç defa Erebor’a gelmiş, anlaşmayı hatırlatmıştı.
Kral Dain de sonunda en güvendiği kişilerden biri olarak gördüğü Gloin’i Elrond’a danışması için Ayrıkvadi’ye göndermeye karar verdi. Gloin, oğlu Gimli ve hizmetkârı Gmoen ile Ayrıkvadi’ye tam divanın yapılacağı gün varmıştı. Gloin, cücelerin sorunlarını paylaşmıştı ve güç yüzüklerin tamamının akıbetini araştırmış olan Gandalf ilk defa divanda tüm bildiklerini anlatmış, cücelere de artık cücelere Sauron tarafından verilmiş olan ama sonra da ellerinden alınan güç yüzüklerinin çoktan yok edilmiş olduğunu öğrendiğini söylemişti. Yani Sauron cücelere güç yüzükleri konusunda yalan söylüyordu, artık cücelere geri vereceği bir güç yüzüğü kalmamıştı elinde.
Gloin, vakti zamanında Bilbo ile beraber Yalnız Dağ’ı ejderha Smaug’un gazabından geri almak için çıkılan yolculukta da var olan on üç cüceden bir tanesiydi. Mühendislik becerileri ve hele her zaman yanında taşıdığı çakmağıyla tanınırdı. Yalnız Dağ geri alındıktan sonra Erebor’u teknolojik olarak geliştiren bir sürü cihaz tasarlamıştı, oldukça zeki ve yaratıcı bir cüceydi.
Oğlu Gimli ise aşırı muhafazakârdı. Yaşlı cücelerden dinlediği hikâyelerle büyüdüğünden elflere karşı bir önyargı taşıyordu, hele orman elfleriyle karşı karşıya bile gelmekten rahatsız olurdu. Ama her cüce gibi Gimli de, Ayrıkvadi’de yaşayan elflere ve Elrond’a saygı duyardı ve Elrond’a sadıktı.
“Gandalf ve Elrond gibi ulu kişilerin görüşlerine karşı çıkmak haddime bile değil, bu yüzden Mordor’a gidilecek olan bu yolculukta cüceleri benim temsil etmek istememe izin verdiğin için teşekkür ederim baba ama neden tüm elfleri temsil etmesi için bir orman elfinin gönderilmesi düşünülüyor. Elf beyi Glorfindel dururken, hem kendisi bir balrog ile dövüşmüş zamanında, ona mı düştü bu göreve katılmak?” diye homurdanıyordu Gimli, babasının yanında.
Gloin artık yaşlanmıştı ve pek fazla homurdanmalara gelemiyordu, ama yine de oğlunu elinden geldiğince sakinleştirmeye çalıştı: “Homurdanma, oğlum. Ã?nyargını kendine sakla, sana olan güvenim tam ve Kral Dain’in de senin gönderilmenden memnun olacağına da eminim. Bu yüzden senin gitmeni bilhassa ben istiyorum. Elflere ie biz karışamayız, kimi isterlerse o gider. Hem Gandalf’ın dediğini de unutma, Mordor’a savaşmaya gitmiyoruz. Bin kişilik bir orduyla gitsek bile yeterli olmayabilir, yani Glorfindel’in savaş yeteneğinden ziyade gizlenmesini bilen bir orman elfinin yanınızda olması belki de en hayırlısıdır.”
Gimli ise önyargısını sürdürmekte kararlıydı: “O elflerden şer dışında bir şey gelmez bana ya neyse. Tüm asil insanları temsil etmesi için Komutan Boromir, Numenor insanlarını temsil etmesi için de Aragorn gibi bir beyin gelmesi aklıma yatsa da dört tane hobbitin gelmesini anlayamıyorum. Yüzüğü taşıyacak olan hobbit ile yardımcısı o tombul hobbit gelse yetmez mi? O tombul hobbit hele gelsin, öyle güzel patates yemeği yapıyor ki bir ara bize de ikram etmişti hani, damağımda kaldı tadı.”
Gloin daha fazla tartışmak istemiyordu, bu nedenle: “Daha vaktin varken Ayrıkvadi’nin güzel tatlarından mideni doldurmaya bakalım biz en iyisi, yemek salonuna geldik sonunda. Aziz dostum Bilbo’nun yanı boşsa onun yanına geçmek isterim ben, sen de istersen gençlerle takılabilirsin.” diye konuştu.
“Gençler derken, buradaki züppe elflerden bahsetmiyorsundur umarım. Ben senin yanında daha iyiyim baba, hem Bilbo’nun da sohbeti fena değil hani. Dört hobbite katlanabilmem için biraz da kendimi alıştırmış oluyorum böylece.” diye belirtti Gimli.
“İyi sen bilirsin.” dedi Gloin sadece, ardından etrafına bakınarak: “Bu Gmoen, nereden kaldı?” diye söylendi.
Genç cüce, kemerinin düşmemesi için zorlukla peşlerinden geliyordu. Gloin’in ona seslendiğini duyunca: “Buradayım beyim. Gmoen Borusuüflenen, yetişti size.” diye bağırdı etraftaki herkesin ona bakmasına neden olacak koca sesiyle.
“Bir de türkü söyleseydin madem, herkesin sana bakmasına neden oldun. Boşa göndermek olmaz milleti.” diye alay ederek konuştu Gimli.
“Benim sesim o kadar da hoş değildir, ama trampet eşliğinde pek hissedilmez. Dur, bir yanımda olacaktı. Ã?ıkartayım onu hele…” diyerek torbasını karıştırmaya başladı Gmoen.
“Cücelerin yüz karası, sakalımı yutup tükürsem senden daha akıllı bir cüce ortaya çıkmış olurdu.” diye azarladı Gloin.
Gmoen başını eğerek: “Gmoen Borusuüflenen’e seslenmiştiniz, ben de burada olduğumu belirtmek için uzaktan size seslenmek zorunda kaldım kusuruma bakmayın.” dedi.
Cüceler, büyük salonda kendilerine uygun bir yer beğenmeye başladılar sonunda, uzun süren araştırmalar sonunda orta masalardan birinde Bilbo’yu bulabildiler. Bilbo, birkaç tomar kâğıdı masanın üstüne yaymıştı. Aragorn söz vermişti, ama tek bir şiiri için söz vermişti. Bu kadar şiir getirdiğini bilse herhalde Bilbo’ya söz vermemiş olmayı tercih ederdi.
Daha yeni büyük salona giriş yapan Aragorn gerçekten de o anda Bilbo’nun masasının üstüne yaymış olduğu kâğıtları uzaktan fark etmesiyle, bir süre tereddütte kaldı. Ã?ünkü Elrond’un yanındaki masa ona ayrılmıştı ve oraya oturmayı daha çok istiyordu. Arwen de oradaydı hem.
Yıllar önce Lothlorien şehrine gidip Lorien Hanımı Galadriel’den ne yapması gerektiği ile ilgili tavsiyeler almak için yola çıkmıştı Aragorn, Elrond ona gerçek kimliğini anlattıktan sonra. O zamanlarda Arwen, annesinin doğduğu şehrin korunaklı ormanlarında çiçek toplamaktaydı. Aragorn ile tekrardan karşılaşacağını hiç tahmin etmemişti. Ã?nceden bir defa daha karşılaşmışlardı ama o zamanlar Aragorn, Elrond’un evlatlığı olarak biliniyordu.
Birbirlerinden hoşlansalar da Aragorn, onu büyüten kişinin kızına bu şekilde bakmaması gerektiğini düşünerek ilişkiyi yarıda kesmiş ve bir daha da Arwen ile karşılaşmamıştı. Artık kendisinin bir dunedain olduğunu öğrenen Aragorn ise Arwen’i tekrar görmenin sevinciyle ona evlenme teklif etmiş ve Arwen de tereddüt etmeden kabul etmişti. Böylece Lothlorien şehrinde sözlenmişlerdi.
Yanında geçen Boromir’i fark etmesiyle Aragorn kendine geldi ve ona seslendi: “Gondor’un komutanı, Ayrıkvadi’de dinlenebildiler mi?”
Dostane davranmaya çalışsa da Boromir, Aragorn’dan hoşlanmadığını hem yüz ifadesiyle hem de sözleriyle hep belli ediyordu ama yine de Aragorn, Boromir’i anlayışla karşılıyordu. Boromir, bu soruya şaşırmıştı ama yine de yanıt vermezlik etmedi: “Bu kutlu diyarda dinlenmemek olası mı?”
Daha fazla konuşmadı ve boş bir masaya yerleşti. Aragorn da sözünü tutmanın gerekliliğine uyarak Bilbo’nun masasına ilerledi ve o esnada bugün athelas otu toplarken ona eşlik eden yeni konukların da büyük salona gelmekte olduğunu gördü. Warglerle olan dövüşünden etkilendiği için Gondorlu Tumar ile tekrardan konuşmak istedi.
“Telandor oğlu Tumar, acaba bu değerli hediyemi kabul ederler mi?” diye sordu ve Tumar’ın kılıcına tam uyacak bir kın uzattı. Sağlam bir deriden yapılmış değerli bir kılıç kınıydı bu.
“Bunu küçükken ben yapmıştım. Sağlam deridendir. Sizin kılıcına benzer bir kılıcım vardı zamanında ve bu kını onun için kullanıyordum. Bunu size hediye etmek istedim. Kabul ederseniz sevinirim.” diye açıkladı.
Konukların tamamlandığını gören Elrond ise ayağa kalkmış ve konuşma yapmaya hazırlanıyordu. Bunu gören Aragorn ise: “Sizin de yorumunuzu almak isterim, yemekten sonra yanınıza gelmeye çalışacağım. Kusuruma bakmayın, şimdi gitmek zorundayım.” dedi ve Tumar’ın yanından ayrıldı kını ona bırakarak.
“Divanın yapıldığı ertesi günü, daha fazla konuğumuzun olması gerçekten de sevindirici ve umut verici. Yavaşça divanda kararlaştırılmış olan yolculuğa gidecek olanlar kesinlik kazanmaya başladı. Bu karanlık saatlerde burada bizimle olan herkese teşekkürlerimi sunarım ve şimdi yiyin, gülümsemenizi eksik etmeyin, şarkılar söyleyin ve karanlığı unutun. Ã?ünkü morale ilerde çok ihtiyacımız olacak, hem de tahmin bile edilenden fazla.” diye konuşmasını yaptı Elrond ve yerine oturdu ardından.
Bugün gelmiş olan yaraları daha tam iyileşmemiş beorn da Elrond’a yakın bir masada oturuyordu. Beorn’un anlattıklarını ilgiyle dinleyen ise büyücü Gandalf’tan başkası değildi. Konuklar yarına kadar beornun getirdiği haberlerin ne olduğunu öğrenemeyecekti, ama önemli değildi bu. Ã?ünkü şimdi görevi bir süreliğine unutma ve yiyip içip, şarkılar söyleme zamanıydı.
Kral Dain de sonunda en güvendiği kişilerden biri olarak gördüğü Gloin’i Elrond’a danışması için Ayrıkvadi’ye göndermeye karar verdi. Gloin, oğlu Gimli ve hizmetkârı Gmoen ile Ayrıkvadi’ye tam divanın yapılacağı gün varmıştı. Gloin, cücelerin sorunlarını paylaşmıştı ve güç yüzüklerin tamamının akıbetini araştırmış olan Gandalf ilk defa divanda tüm bildiklerini anlatmış, cücelere de artık cücelere Sauron tarafından verilmiş olan ama sonra da ellerinden alınan güç yüzüklerinin çoktan yok edilmiş olduğunu öğrendiğini söylemişti. Yani Sauron cücelere güç yüzükleri konusunda yalan söylüyordu, artık cücelere geri vereceği bir güç yüzüğü kalmamıştı elinde.
Gloin, vakti zamanında Bilbo ile beraber Yalnız Dağ’ı ejderha Smaug’un gazabından geri almak için çıkılan yolculukta da var olan on üç cüceden bir tanesiydi. Mühendislik becerileri ve hele her zaman yanında taşıdığı çakmağıyla tanınırdı. Yalnız Dağ geri alındıktan sonra Erebor’u teknolojik olarak geliştiren bir sürü cihaz tasarlamıştı, oldukça zeki ve yaratıcı bir cüceydi.
Oğlu Gimli ise aşırı muhafazakârdı. Yaşlı cücelerden dinlediği hikâyelerle büyüdüğünden elflere karşı bir önyargı taşıyordu, hele orman elfleriyle karşı karşıya bile gelmekten rahatsız olurdu. Ama her cüce gibi Gimli de, Ayrıkvadi’de yaşayan elflere ve Elrond’a saygı duyardı ve Elrond’a sadıktı.
“Gandalf ve Elrond gibi ulu kişilerin görüşlerine karşı çıkmak haddime bile değil, bu yüzden Mordor’a gidilecek olan bu yolculukta cüceleri benim temsil etmek istememe izin verdiğin için teşekkür ederim baba ama neden tüm elfleri temsil etmesi için bir orman elfinin gönderilmesi düşünülüyor. Elf beyi Glorfindel dururken, hem kendisi bir balrog ile dövüşmüş zamanında, ona mı düştü bu göreve katılmak?” diye homurdanıyordu Gimli, babasının yanında.
Gloin artık yaşlanmıştı ve pek fazla homurdanmalara gelemiyordu, ama yine de oğlunu elinden geldiğince sakinleştirmeye çalıştı: “Homurdanma, oğlum. Ã?nyargını kendine sakla, sana olan güvenim tam ve Kral Dain’in de senin gönderilmenden memnun olacağına da eminim. Bu yüzden senin gitmeni bilhassa ben istiyorum. Elflere ie biz karışamayız, kimi isterlerse o gider. Hem Gandalf’ın dediğini de unutma, Mordor’a savaşmaya gitmiyoruz. Bin kişilik bir orduyla gitsek bile yeterli olmayabilir, yani Glorfindel’in savaş yeteneğinden ziyade gizlenmesini bilen bir orman elfinin yanınızda olması belki de en hayırlısıdır.”
Gimli ise önyargısını sürdürmekte kararlıydı: “O elflerden şer dışında bir şey gelmez bana ya neyse. Tüm asil insanları temsil etmesi için Komutan Boromir, Numenor insanlarını temsil etmesi için de Aragorn gibi bir beyin gelmesi aklıma yatsa da dört tane hobbitin gelmesini anlayamıyorum. Yüzüğü taşıyacak olan hobbit ile yardımcısı o tombul hobbit gelse yetmez mi? O tombul hobbit hele gelsin, öyle güzel patates yemeği yapıyor ki bir ara bize de ikram etmişti hani, damağımda kaldı tadı.”
Gloin daha fazla tartışmak istemiyordu, bu nedenle: “Daha vaktin varken Ayrıkvadi’nin güzel tatlarından mideni doldurmaya bakalım biz en iyisi, yemek salonuna geldik sonunda. Aziz dostum Bilbo’nun yanı boşsa onun yanına geçmek isterim ben, sen de istersen gençlerle takılabilirsin.” diye konuştu.
“Gençler derken, buradaki züppe elflerden bahsetmiyorsundur umarım. Ben senin yanında daha iyiyim baba, hem Bilbo’nun da sohbeti fena değil hani. Dört hobbite katlanabilmem için biraz da kendimi alıştırmış oluyorum böylece.” diye belirtti Gimli.
“İyi sen bilirsin.” dedi Gloin sadece, ardından etrafına bakınarak: “Bu Gmoen, nereden kaldı?” diye söylendi.
Genç cüce, kemerinin düşmemesi için zorlukla peşlerinden geliyordu. Gloin’in ona seslendiğini duyunca: “Buradayım beyim. Gmoen Borusuüflenen, yetişti size.” diye bağırdı etraftaki herkesin ona bakmasına neden olacak koca sesiyle.
“Bir de türkü söyleseydin madem, herkesin sana bakmasına neden oldun. Boşa göndermek olmaz milleti.” diye alay ederek konuştu Gimli.
“Benim sesim o kadar da hoş değildir, ama trampet eşliğinde pek hissedilmez. Dur, bir yanımda olacaktı. Ã?ıkartayım onu hele…” diyerek torbasını karıştırmaya başladı Gmoen.
“Cücelerin yüz karası, sakalımı yutup tükürsem senden daha akıllı bir cüce ortaya çıkmış olurdu.” diye azarladı Gloin.
Gmoen başını eğerek: “Gmoen Borusuüflenen’e seslenmiştiniz, ben de burada olduğumu belirtmek için uzaktan size seslenmek zorunda kaldım kusuruma bakmayın.” dedi.
Cüceler, büyük salonda kendilerine uygun bir yer beğenmeye başladılar sonunda, uzun süren araştırmalar sonunda orta masalardan birinde Bilbo’yu bulabildiler. Bilbo, birkaç tomar kâğıdı masanın üstüne yaymıştı. Aragorn söz vermişti, ama tek bir şiiri için söz vermişti. Bu kadar şiir getirdiğini bilse herhalde Bilbo’ya söz vermemiş olmayı tercih ederdi.
Daha yeni büyük salona giriş yapan Aragorn gerçekten de o anda Bilbo’nun masasının üstüne yaymış olduğu kâğıtları uzaktan fark etmesiyle, bir süre tereddütte kaldı. Ã?ünkü Elrond’un yanındaki masa ona ayrılmıştı ve oraya oturmayı daha çok istiyordu. Arwen de oradaydı hem.
Yıllar önce Lothlorien şehrine gidip Lorien Hanımı Galadriel’den ne yapması gerektiği ile ilgili tavsiyeler almak için yola çıkmıştı Aragorn, Elrond ona gerçek kimliğini anlattıktan sonra. O zamanlarda Arwen, annesinin doğduğu şehrin korunaklı ormanlarında çiçek toplamaktaydı. Aragorn ile tekrardan karşılaşacağını hiç tahmin etmemişti. Ã?nceden bir defa daha karşılaşmışlardı ama o zamanlar Aragorn, Elrond’un evlatlığı olarak biliniyordu.
Birbirlerinden hoşlansalar da Aragorn, onu büyüten kişinin kızına bu şekilde bakmaması gerektiğini düşünerek ilişkiyi yarıda kesmiş ve bir daha da Arwen ile karşılaşmamıştı. Artık kendisinin bir dunedain olduğunu öğrenen Aragorn ise Arwen’i tekrar görmenin sevinciyle ona evlenme teklif etmiş ve Arwen de tereddüt etmeden kabul etmişti. Böylece Lothlorien şehrinde sözlenmişlerdi.
Yanında geçen Boromir’i fark etmesiyle Aragorn kendine geldi ve ona seslendi: “Gondor’un komutanı, Ayrıkvadi’de dinlenebildiler mi?”
Dostane davranmaya çalışsa da Boromir, Aragorn’dan hoşlanmadığını hem yüz ifadesiyle hem de sözleriyle hep belli ediyordu ama yine de Aragorn, Boromir’i anlayışla karşılıyordu. Boromir, bu soruya şaşırmıştı ama yine de yanıt vermezlik etmedi: “Bu kutlu diyarda dinlenmemek olası mı?”
Daha fazla konuşmadı ve boş bir masaya yerleşti. Aragorn da sözünü tutmanın gerekliliğine uyarak Bilbo’nun masasına ilerledi ve o esnada bugün athelas otu toplarken ona eşlik eden yeni konukların da büyük salona gelmekte olduğunu gördü. Warglerle olan dövüşünden etkilendiği için Gondorlu Tumar ile tekrardan konuşmak istedi.
“Telandor oğlu Tumar, acaba bu değerli hediyemi kabul ederler mi?” diye sordu ve Tumar’ın kılıcına tam uyacak bir kın uzattı. Sağlam bir deriden yapılmış değerli bir kılıç kınıydı bu.
“Bunu küçükken ben yapmıştım. Sağlam deridendir. Sizin kılıcına benzer bir kılıcım vardı zamanında ve bu kını onun için kullanıyordum. Bunu size hediye etmek istedim. Kabul ederseniz sevinirim.” diye açıkladı.
Konukların tamamlandığını gören Elrond ise ayağa kalkmış ve konuşma yapmaya hazırlanıyordu. Bunu gören Aragorn ise: “Sizin de yorumunuzu almak isterim, yemekten sonra yanınıza gelmeye çalışacağım. Kusuruma bakmayın, şimdi gitmek zorundayım.” dedi ve Tumar’ın yanından ayrıldı kını ona bırakarak.
“Divanın yapıldığı ertesi günü, daha fazla konuğumuzun olması gerçekten de sevindirici ve umut verici. Yavaşça divanda kararlaştırılmış olan yolculuğa gidecek olanlar kesinlik kazanmaya başladı. Bu karanlık saatlerde burada bizimle olan herkese teşekkürlerimi sunarım ve şimdi yiyin, gülümsemenizi eksik etmeyin, şarkılar söyleyin ve karanlığı unutun. Ã?ünkü morale ilerde çok ihtiyacımız olacak, hem de tahmin bile edilenden fazla.” diye konuşmasını yaptı Elrond ve yerine oturdu ardından.
Bugün gelmiş olan yaraları daha tam iyileşmemiş beorn da Elrond’a yakın bir masada oturuyordu. Beorn’un anlattıklarını ilgiyle dinleyen ise büyücü Gandalf’tan başkası değildi. Konuklar yarına kadar beornun getirdiği haberlerin ne olduğunu öğrenemeyecekti, ama önemli değildi bu. Ã?ünkü şimdi görevi bir süreliğine unutma ve yiyip içip, şarkılar söyleme zamanıydı.
Who is online
Users browsing this forum: No registered users and 2 guests
